Seçme Paradoksu - 2

Fırsat maliyeti: (opportunity cost)

Hiçbir fırsat, dışarıda bırakılan alternatifler dikkate alınmadan tam olarak değerlendirilemez. Yaptığımız her seçimin, reddettiğimiz alternatiflerine ilişkin bir maliyeti vardır. Fırsat maliyetlerinin en çok tercih ettiğimiz seçeneğin arzu edilirliğinden çaldığını düşünürsek, ve reddettiğimiz pek çok seçeneğin fırsat maliyetlerini hissedeceğimiz de düşünülürse, o halde arasından seçim yapabileceğimiz ne kadar çok alternatif varsa bunlara ilişkin de dikkate almamız gereken o kadar çok fırsat maliyeti olacaktır. Ne kadar çok fırsat maliyeti ile karşılaşırsak, seçtiğimiz alternatiften sağlayacağımız doyum da o kadar azalacaktır. Sonuç olarak, insanların tercihlerinin niteliğini belirleyen, seçimlerinin onlara sağladığı öznel yaşantıdır. Ve eğer belli bir noktadan sonra seçeneklerin artması tercihlerimize dair öznel yaşantımızdan aldığımız doyumu azaltıyorsa, daha çok seçeneğe sahip olmak durumu kötüleştirmektedir.

Araştırmacılar karar verme sürecinde trade-off'lar ile karşılaşmanın insanları kararsız ve mutsuz yaptığı sonucuna varmışlardır. Elde edilebilir alternatifler arttıkça, yapılacak seçimlerin gerektireceği trade-off'ların düzeyi de artacaktır. Zor trade-off hesaplamaları verilen kararların haklılığını zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla da kararlar ertelenmektedir. Kolay trade-offlar ise kararların haklılığının savunulmasını kolaylaştırmaktadır. Tek seçeneğe sahip olmak ise karar vermeyi zorlaştırma bakımından ortalama bir yerde durmaktadır. Çatışma, küçük ve önemsiz durumlarda bile insanları karar vermekten alıkoymaktadır. Araştırmalar, çatışma yaratan, trade-off gerektiren seçeneklerle karşılaşıldığında bütün seçeneklerin cazibesini yitirdiğini göstermektedir. Herkesten bizim yerimize karar verirken trade-offları dikkate almasını isteriz, doktorumuzun yatırım danışmanımızın v.s. Fakat fırsatları değerlendirirken bu trade-offları yapmak işi bize düşünce bundan hoşlanmayız. Çünkü trade-off lar beraberinde duygusal bir yük getirir. Fırsat maliyetleri ve onların gösterdiği kayıpları düşünmek duygusal olarak rahatsız edici bir şeydir. Potansiyel trade-offların varlığı sadece verdiğimiz karardan aldığımız doyumu azaltmakla kalmaz fakat verdiğimiz kararların niteliğini de olumsuz etkiler. Olumsuz duygusal yaşantıların karar verme süreçlerimizi olumsuz etkilediği bilinen bir şeydir. Olumlu ruh hali ise tam tersine karar verme süreçlerini olumlu yönde desteklemektedir. Bütün bunlar bir paradoksa işaret etmektedir. Çünkü en iyi kararlarımızı kendimizi iyi hissettiğimizde veriyoruz. Bizim için önemi olan, çok iyi düşünmemiz gereken daha karmaşık kararlar ve onlarla ilgili seçenekler ise tam tersine bizi huzursuz ediyor ve ruh halimizi olumsuz etkiliyor dolayısıyla da bu olumsuz ruh hali karar verme yetimizi baltalıyor.

Dikkate almamız gereken seçenekler arttıkça ve reddettiğimiz bu seçeneklerle ilgili çekici özellikler biriktikçe seçtiğimiz alternatiften sağladığımız doyum azalmaktadır. Bu, yaşantımıza sayısız yeni seçenek eklemenin genel iyi olma halimizi tehdit etmesinin nedenlerinden biridir. Seçmediğimiz alternatifleri ve onların olası getirilerini zihnimizden atamadığımız için, seçtiğimiz şeyle ilgili yaşayacağımız doyum seçmediklerimizin özlemiyle seyreltilmekte ve hayal kırıklığına yol açmaktadır. Bir tercihin değeri ancak alternatifleri göz önüne alındığında anlaşılabileceğine göre, fırsat maliyetinden bütünüyle kaçınmak mümkün değildir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken şey, olasılıkların, toplam fırsat maliyetinin var olan alternatiflerin çekiciliğini yok etmeyecek şekilde sınırlanabilmesidir. Tercihlerimizden aldığımız doyumu azaltması dışında pek çok seçeneğe sahip olmanın bizi tedirgin etmesinin bir nedeni de bu kadar çok seçenek için de tercihlerimizin artık tamamıyla bizim sorumluluğumuzda olmasıdır. Başarılar da başarısızlıklar da artık olanaklarla ilişkili değil bizim seçimlerimizle, kararlarımızla ilişkilidir ve dolayısıyla olası başarısızlıkların tek sorumlusu biz oluruz. Başarısızlıklarımız için öne süreceğimiz bahanelerimiz yoktur yani. Seçimlerimiz bütün bu zengin olasılıklar içinde artık tümüyle bizi, kendimizi yansıtmaktadır çünkü.

Kararlarımıza yaptığımız yatırım arttıkça, onlara bağladığımız kaynaklar arttıkça onların haklılığını savunma ihtiyacımızda o kadar artmaktadır. Neden belli bir tercihte karar kıldığımızla ilgili olarak, en azından kendimizi, bu tercihin uygunluğu konusunda ikna etme ihtiyacı duyarız. Tercihlerimizin nedenlerini bulma ihtiyacı, sanki daha doğru kararlar vermemize yardımcı olur gibi olsa da, aslında durum sıklıkla bu değildir. Aslında insanlar sıklıkla önce tercih yapar ve karar verirler, ardından bu tercihlerinin nedenlerini düşünürler, bir bakıma tercihlerini aklileştirmeye çalışırlar. İnsanlar, tercihlerinin nedenleri sorulduğunda seçimlerini belirleyen en önemli hisleri yerine, en kolay dile getirebildikleri, söze dökebildikleri gerekçeleri sunmaktadırlar. Oysa tercihlerin ardında yatan birincil nedenler söze gelemeyen farklı şeyler olabilir. Tercihler için neden bulma kaygısı, aslında çok önemli olmayan gerekçeleri geçici bir süre için, sırf sözelleştirilebiliyor olmaları nedeniyle, belirgin hale getirebilir. Denmek istenen düşünmeden karar vermemiz gerektiği değildir. Sadece olası seçenekler arttıkça artan fırsat maliyetleri ve trade-off lar arasında seçimimizi makul gösterebilmek için mantıklı nedenler bulma ihtiyacımız da artmaktadır. Ve bu ihtiyaç içinde dile gelebilir nedenler bularak, doğrulanabilir tercihler yapmanın, her zaman sonradan da hoşnut kalacağımız doğru tercihlere yol açmayacağıdır. Daha az seçenek ve daha çok sınırlama ile çok sayıda trade-off ortadan kaldırılmış olur. Dolayısıyla da daha az şüphe hissedilip, kararları doğrulama ile ilgili daha az çaba harcanacak, daha çok doyum sağlanılacak, verilmiş kararlarla ilgili yakınmalar ise azalacaktır. Pek çok seçeneğimiz olduğunda başımıza gelen şeylerden bizim sorumlu olduğumuz inancı daha da kuvvetlenir.

İyi ve kötüyü ayırt etmek; iyi, daha iyi ve en iyiyi ayırt etmekten çok daha kolaydır. Basit ayrımlara dayanan milyonlarca yıllık serüvenimize bakınca, belki modern dünyanın sunduğu bunca seçenek için belki de biyolojik olarak hazır değilizdir. Seçim yapmayı öğrenmek zordur, iyi seçim yapabilmeyi öğrenmek ise daha zordur. Hele sınırsız olasılıkla dolu bir dünyada iyi seçim yapabilmeyi öğrenmek şüphesiz çok daha zordur. Belki de önemli kararları, seçimleri yapmayı bu kadar zorlaştıran şeylerden biri de bunların geri döndürülemez olmasıdır. Dolayısıyla belki de tercihlerimizi geri dönülemez olarak düşünmemeyi tavsiye etmek yerindeymiş gibi görünebilir. Fakat bunun da bir bedeli vardır. Geri dönme ihtimali olduğunda seçtiğimiz şeylerden alacağımız doyum, onlara yapacağımız psikolojik yatırım da azalmaktadır. Örneğin evliliği geri dönülmez bir bağlılık olarak gören kişinin, bu seçimine yapacağı psikolojik yatırım ve alacağı doyum, bu konuda daha rahat düşünen kişiye göre daha çok olacaktır. Boşanan bir çift için, evliliğin geri dönüşü olabilir bir karar olması çok iyi bir şey gibi görünebilir, fakat belki de geri dönülebilir bir karar olarak ele alınması, evliliğin bu noktaya gelmesinde etkili olmuş olabilir. Yeterince iyi ile tatmin olabilen kişiler ile ancak en iyi ile tatmin olabilen kişiler arasındaki farklılık çok sayıda seçenek ve trade off 'ların varlığından nasıl etkilendiklerinde de göze çarpmaktadır. Yeterince iyi ile yetinebilen insanlar trade-offları anlamsız kılan, her istediklerini içeren mükemmel bir seçeneğin hipotetik varlığını düşünmedikleri için fırsat maliyetlerine karşı daha dayanıklıdırlar. Oysa ancak en iyi ile tatmin olan kişilerin daha mutsuz olmalarının sebeplerinden biri reddettikleri olasılıkları düşünmeleri nedeniyle, hali hazırdaki seçimlerinden memnun olamamalarıdır.

Her karar verişimizde ve kararımız iyi neticelenmediğinde veya daha iyi olabilecek bir alternatif ile karşılaştığımızda verdiğimiz karardan pişmanlık duyabiliriz. Umulan pişmanlık ise her bakımdan daha kötüdür. Sadece tatminsizlik değil, aynı zamanda bir tür felç yaşatır. Ya önümüzdeki günlerde daha iyi bir fırsatla karşılaşır da pişmanlık duyarsam endişesiyle kişiler tümüyle karar vermekten, seçim yapmaktan kaçınabilirler. Her iki tür pişmanlık da, karar verdikten sonra yaşanan ve daha vermeden önce yaşanan pişmanlık, kararların duygusal değerini artırmaktadır. Umulan pişmanlık karar vermeyi tümüyle zorlaştırırken, kararları takip eden pişmanlık ise onlardan haz almayı zorlaştırmaktadır. Dolayısıyla pişmanlık duygusu psikolojik olarak çok da lehimize çalışmamaktadır. Sahip olduğumuz seçenekler arttıkça kararlarımız öncesinde de sonrasında da pişmanlık yaşama olasılığımız da artacaktır. Ki bu da yaşantımıza yeni seçim olanakları eklemenin aslında bizi her zaman için daha mutlu etmeyeceğinin en önemli nedenlerinden bir diğeridir. Pişmanlık duygusunun bir diğer önemli belirleyicisi sorumluluktur. Yaşadığımız deneyimler bizim kendi seçimlerimizden ne kadar çok kaynaklanıyorsa ve bu seçimlerin iyi neticelenmiyorsa yaşayacağımız pişmanlık da daha fazla olacaktır. Dolayısıyla tam istediğimiz şeyi seçmemize olanak tanıyan seçeneklerin çoğalması, aynı zamanda, seçtiğimiz şey beklediğimiz ve istediğimiz sonuçları vermeyince pişmanlık duymamızı da kolaylaştırmaktadır.

1 - 2 - 3

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © 2007

    Back to TOP