Felsefe Öncesi Felsefe

ESKİ YUNAN'IN İLK DÜŞÜNÜRLERİNİN HİSTORİA'SI

"Felsefe öncesi felsefe". Philosophia ailesinden sözcükler ancak İÖ 5. yüzyıldan itibaren ortaya çıkmıştır ve sözcük felsefi anlamda ilk kez İÖ 4. yüzyılda Platon tarafından tanımlanmıştır. Oysa Aristoteles ve onunla birlikte tüm felsefe tarihi geleneği, İÖ 6. yüzyılın başında Yunan etki alanının çevresinde, Küçük Asya yerleşimlerinde, tam olarak Miletos kentinde ortaya çıkan ilk Yunan düşünürlerini filozof olarak görmüştür. Bunlar, İlkçağ'ın Yedi Bilgesi'nden biri olan, 28 Mayıs 585 tarihindeki güneş tutulmasını önceden hesaplamasıyla ünlü, matematikçi ve sanatçı Thales ve onun ardından gelen Anaksimandros ve Anaksimenes'tir. Bu düşünce hareketi Sicilya ve Güney İtalya gibi diğer Yunan yerleşimlerinede yayılacaktı. Böylece, İÖ 6. yüzyılda Kolophonlu Ksenophanes Elea'ya göç ederken, aslen Samoslu (Miletos'un karşısındaki ada) olan Pythagoras İÖ 6. yüzyılın sonunda önce Crotona'ya, sonra Metapontos'a yerleşir. İtalya'nın güneyi ve Sicilya yavaş yavaş Pannenides ve Empedokles gibi düşünürlerin yer aldığı son derece canlı entelektüel etkinliklerin merkezi haline gelecekti.

Bu düşünürlerin tümü de dünya hakkında akılcı açıklamalar öneriyorlardı ve bu durum düşünce tarihinin önemli bir dönüm noktasını oluşturmuştu. Saydığımız düşünürlerden önce de Ortadoğu'da ve Yunan Dünyası'nın arkaik dönemlerinde kimi kozmogonya'lar biliniyordu, ama bunlar efsane tarzındaydı ve dünya tarihini kişileştirilmiş kimi varlık öbekleri arasındaki bir dizi savaşım gibi aktarıyordu. Söz konusu efsaneler, Kutsal Kitap'ın "Yaratılış" bölümündeki anlamıyla birer "yaratılış" öyküsü, birer "kuşaklar kitabı"ydı ve derlenme amaçları belli bir halkı atalarının anısına eriştirmek, o halkın varlığını kozmik güçlere ve tanrı kuşaklarına bağlamaktı. Kozmogonyaların konusu dünyanın yaratılışı, insanın yaratı­lışı, halkın yaratılışıdır. G. Naddaf'ın da güzelce açıkladığı gibi, ilk Yunan düşünürleri bu efsane türü anlatıların yerine dünya hakkında akılcı bir kuram koymuş olsalar da, bu efsanevi kozmogonyaların üçlü yapı şemalarını korumayı tercih etmiş, dünyanın, insanın ve sitenin kaynağı konusunda bir kuram önermişlerdir. Önerilen kuram akılcıdır çünkü dünyayı kimi öbekler arasındaki bir savaşımla değil, "fiziksel" gerçeklikler arasındaki bir savaşımla ve bu gerçekliklerden birinin diğerine üstün gelmesiyle açıklamışlardır. Bu kökten dönüşüm Yunanca physis sözcüğüyle özetlenir; sözcük, bir nesnenin oluşum sürecinin hem başı, hem sürmesi, hem de sonucu anlamını taşır. İlk dü§ünürlerin "soruşturma", historia dedikleri
bu entelektüel girişimlerinin konusu evrensel physistir.

Yunan felsefe geleneğinin tümünde, akılcı kuramlar işte bu ilksel kozmogonya şemasından etkilenecektir. Biz burada yalnızca Platon örneğini vereceğiz. Platon, Timaios, Kritias ve Hennokratos [bu sonuncusu taslak halinde kalıp yerini Nomoi'ye (Yasalar) bırakacaktı] başlıklarını taşıyan diyaloglar dizisinde physis üzerine büyük bir çalışmayı kaleme almak istemişti: dünyanın ve insanın başlangıcından Atina'nın başlangıcına kadar en geniş anlamıyla. Bu noktada da karşımıza çıkan, Atinalılar'ı, evrensel düzenin ve yaratıcı Tanrı'nın kurucu eyleminin içerisinde kök salmaları için, içinden çıktıkları kaynağa ve atalarının anısına geri götüren bir "kuşaklar" kitabıdır. Platon işin bu yanını saklamıyordu. Timaios'ta, aslında İdealar'dan başka bir şey olmayan Ebedi Model'e bakıp Dünya'yı üreten mitolojik Demiurgos figürünü devreye sokarak, gerçek bir fabl adını verdiği şeyi önerir. Yasalar'ın X. Kitabı'nda, Platon, artık mitolojik bir anlatı önermeyi düşünmez; kendi kozmogonyasını, herkes tarafından kabul edilebilecek savlara dayanan sağlam bir tanıtlama üzerinde kurmak ister. Bu akılcı çabasıyla, Platon, ilk Yunan düşünürlerinin bir "doğa-süreç" olarak geliştirdikleri physis anlayışına açıkça geri döner ve bu sürecin ilksel ve başlangıç özelliği üzerinde durur. Fakat, Platon'a göre ilksel ve başlangıç olan şey, devinimle buna kendiliğinden katılan süreçtir, kendi kendine devinendir, yani ruhtur. Böylece evrimci şemanın yerini yaratıcı şema alır: Evren artık physisin otomatizminden değil, ruhun akılcılığından doğar. Ve bir ilk ilke olarak ruh her §eyden önce gelir ve böylece physis ile özdeşleşir.

PAİDEİA

Sokrates öncesi Yunan düşüncesinin bir başka akımı konusunda felsefe öncesi felsefeden de söz edebiliriz: Burada, Yunan mantığının temel bir gerekliliği olan insanı yetiştirme ve eğitme arzusundan, yani Yunanlar'ın paideia dedikleri kaygıyla ilgili uygulamalardan ve kuramlardan söz etmek istiyorum Homeros'un aktardığı Yunanistan'ın en eski çağlarından itibaren, arete'ye, yani fılozofların daha sonra erdem, yani ruhun soyluluğu diye adlandırdıkları kan soyluluğuyla elde edilmiş üstünlüğe sahip olan soylular sınıfının en büyük derdi genç insanların eğitimiydi. Theognis'in birer ahlaki öğüt sayılan şiirleri soylular sınıfının eğitimi hakkında bize biraz fikir verir. Söz konusu eğitim yetişkinler tarafından aynı toplumsal kümenin içerisinde verilirdi. Gençler, savaşçılara yakıştırılan ve tanrı­laşmış büyük ataların kişiliğinde ete kemiğe bürünen nitelikleri, yani fiziksel gücü, cesareti, görev bilincini ve onur bilincini edinmek üzere, o ataları örnek alarak çalışırlardı. İÖ 5. yüzyılda demokrasinin gelişmesiyle birlikte kentler de gelecekteki yurttaşlarını yetiştirme kaygısına kapılırlar ve gençleri bedensel (jimnastik) ve ruhsal (müzik) eğitime tabi tutarlar. Oysa demokratik yaşamın beraberinde iktidar mücadeleleri de başlamıştır. Halkın nasıl ikna edileceği, meclisin şu ya da bu kararı almasının nasıl sağlanacağı bilinmeliydi. Dolayısıyla, halkın liderliğine soyunan bir kişinin dili iyi kullanma yetisini kazanması gerekiyordu. İşte Bilgicilik (sophisme) hareketi tam da bu ihtiyacı karşılıyordu.

İÖ 5. YÜZYILDA SOFİSTLER

Demokrasinin İÖ 5. yüzyıldan itibaren Atina'da gelişmesiyle birlikte, İonia'daki, Küçük Asya'daki ve Güney İtalya'daki Yunan yerleşimlerine yayılan bu entelektüel etkinliğin tümü gelip Atina'ya kök salacaktı. Düşünürler, öğretmenler, bilginler bu kente akarken o çağda henüz iyi tanınmayan ve iyi olduğu kadar kötü de karşılanan düşünce biçimlerini de beraberlerinde getirdiler. Örneğin İonia'dan gelen Anaksagoras'ın tanrısızlıkla suçlanarak sürgün edilmesi, Atinalılar'ın Küçük Asya'daki Yunan yerleşimlerinde yeşeren araştırmacı düşünceye tümden yabancı olduklarını gösterir. İÖ 5. yüzyılın ünlü sofistlerine de yabancıydı bu dü­şünce. Protagoras ile Prodikos İonia'dan gelmişlerdi, Gorgias ise Güney İtalya'dan. Bu düşünürlerin temsil ettikleri düşünce akımı bir önceki akı­mın bir devamı gibi görünse de, aynı zamanda bambaşka bir nitelikteydi.

Parmenides'in, Elealı Zenon'un veya Melissos'un tanıtlama yöntemlerine sofist paradokslarda da rastlanmasından dolayı, ayrıca sofistlerin kendilerinden önceki düşünürlerce biriktirilmiş tüm bilimsel veya tarihsel bilgileri bir araya getirmeyi hedef edinmiş olmalarından dolayı sofızmle eski düşünce akımı arasında bir süreklilik vardır. Ama bunun tersi de söz konusudur. Çünkü sofistlerin her biri kendi yöntemince doğayla (physis) insan yasaları (nomoi) arasındaki çelişki üzerinde durarak bu eski bilgileri kökten eleştirir; ayrıca sofistlerin esas işleri, ileride siyasi yaşamlarında başarılı olmaları için gençleri yetiştirmektir. Sofistlerin verdikleri eğitim belli bir ihtiyacı karşılamaktadır. Demokratik yaşamın gelişmesi sonucu yurttaşlardan, özellikle de iktidara gelmek isteyenlerden kusursuz bir söz söyleme yeteneğine sahip olmaları bekleniyordu. Oysa o zamana kadar gençler, herhangi bir konuda uzmanlaşmaksızın, arete, yani üstünlük için eğitiliyorlardı ve bu eğitim sunousia yoluyla, yani yetişkinlerin dünyasıyla temas ederek yerine getiriliyordu. Oysa sofistler, tam tersine, günümüz uygarlığının başlıca özelliklerinden olan yapay ortamda eğitimi icat etmişlerdir. Sofistler profesyonel eğitmenlerdir, her şeyden önce birer pedagogdurlar ve aralarından Protagoras, Gorgias, Antiphon gibi eşsiz kişilikler çıkmıştır. Belli bir ücret karşılığında öğrencilerine dinleyicileri ikna etmelerini, bir şeyin yanında veya karşısında olmayı aynı beceriyle savunmalarını (antilogia) sağlayacak reçeteler öğretirlerdi. Platon ve Aristoteles sofistleri bilgi ticareti yapmakla, bilgi toptancısı ve perakendecisi olmakla suçlamışlardır. Gerçekten de sofistler ikna edici söylev tekniğini öğretmekle kalmayıp, bir dinleyici topluluğunu etkileyecek her şeyi, yani genel kültürü de öğretiyorlardı - ki bunun içine bilim, geometri, astronomi, tarih, sosyoloji, hukuk kuramı gibi dersler giriyordu. Sofistler süreklilik gösteren okullar kurmadılar; ücret karşılığında kimi dersler önerirlerdi ve müşteri çekmek amacıyla kendi reklamlarını yapmak için halka açık konferanslar vererek bilgi ve becerilerini sergilerlerdi. Bunlar, Atina'nın yanı sıra başka kentlerde de sanatlarını icra eden seyyar öğretmenlerdi.

Böylece, kentte belli bir rol oynamayı sağlayacak olan ve bu kez bir yeti olarak karşımıza çıkan arete, yani üstünlük bir öğrenim konusu olmuştur, öğrencinin kimi doğal yeteneklere sahip olması ve üzerinde yeterince çalışması koşuluyla.

Kaynak: Pierre Hadot - İlkçağ Felsefesi Nedir?




  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © 2007

    Back to TOP