HERAKLEİTOS: KOSMOS'TAN İNSAN'A

Prof. Dr. Hakan POYRAZ

Ölçüsüzlüğü söndürmek,yangın söndürmekten önemlidir.

(Herakleitos, fr. 43)


Belirli tarihsel dönemler, felsefî problemlerin de biçimlendiği dönemlerdir. Antik  çağın evreni kosmos olarak gören kozmolojik metafiziğinde, insan doğrudan doğruya felsefenin konusu değildir. İlk bildiriler, evren ve onun temel yapıtaşı yani arkhe üzerinedir. Bu manada, evrene ve onun yapısını çözmeye yönelmiş filozofun, yıldızların hareketlerini incelerken önündeki kuyuyu görememesi ironiktir. Daha da ironik olanı, evren muammasını çözmeye çalışan bir bilincin kendi muammasının farkında olamamasıdır.

Gerçekten böyle midir? Evren hakkında soru soran bilinç, "benim bu evrendeki yerim nedir?" sorusunu hesaba katmadan mı kendi sorusunu oluşturmuştur?Felsefî düşüncenin bilinen ilk döneminden itibaren, evrenin yapısı üzerine düşünmede, düşündüğümüz varlık ile düşünen varlığın varlık referansını veren temel öğe aynı olduğu için, insan problemi evren problemi çerçevesinde ele alınmakta ve bu ikisi arasındaki bir tür aynılık veya uyum düşünülmekteydi. Antik düşüncesinin temel yönelimi,bu uyumu kurma biçiminde olmuştur. Thaïes'deki yaratıcı ilkenin (suyun), yaratıcı (tanrılarla dolu) olması ve Anaximenes'te alemin ruhu olan hava ile bedenin ruhu olan hava arasında paralelliğin kurulması, bu uyumun göstergesi olarak okunabilir. Bunun sonucu olarak insan, ilk dönem felsefede kozmosun tüm öğe ve formlarını içinde barındıran bir mikrokozmos olarak algılanıyor; insan evrenin küçük bir modeli, evren de insanın büyük bir modeli olarak telakki ediliyordu.

Bu telakkiye göre kozmik düzenle uyum içindeki hayat,doğru ve iyi bir hayat demekti. Evrenin bir kosmos olduğuna bir kez inanıldı mı, kozmik düzenle uyum içinde yaşamak, ahlâkî gaye olarak kendiliğinden meydana geliyordu. İnsan, kendinde bir evren dokusu taşıyan varlık olunca, evren düzeni onun için aynı zamanda bir değer düzeni meydana getirmekte ve doğa yasası aynı zamanda bir ahlâk yasası olmakta idi.

Evren-insan ilişkisini makrokosmos/mikrokosmos kavramlarıyla açıklayan bu tarihsel düşünce çerçevesinde, insan felsefesi açısından Herakleitos, önemli bir uğrak yeridir. O, Ernst Cassirer'in İnsan Üzerine Bir Deneme adlı eserinin giriş kısmında belirttiği gibi, evrenbilimsel ve insanbilimsel düşünceler arasındaki smır çizgisi üzerinde durmaktadır.

Herakleitos'un tarzının özgünlüğü, hakikati kendi dışına yönelerek arayan insanın, bu dışı kendi içinde keşfetmesi özgünlüğüdür. Bu tarz, daha sonraları, St. Augustinus tarafından ifade edilen ve çağımızda Husserl tarafından yinelenen "hakikat dış dünyada bulunmaz, o insanın içselliğinde ikamet eder" diskurumuyla uyuşur; insani doğamızın bir öz-çözümlemeyle keşfedilmesi gereken gizli bir gerçeklik değil de, kim olduğumuza ilişkin kamusal tanımlar vermek yoluyla seçtiğimiz biçimlerin toplamı olarak gören ve insan doğası diye bir şeyin olamayacağını öne süren söylemlerden ayrılır .

Bu manada insanı 'insan' kılan 'öz'e, yahut insanın kendisi hakkındaki hakikate ulaşmasının yolu/yöntemi açısından, Herakleitos'un "kendimi aradım araştırdım"(fr.101)ifadesi, insan felsefesi için temel olabilecek bir ifadedir ve ifadenin bizi götüreceği yer, insana ilişkin hakikatin onun kendi tikelliğinde içerilmiş tümel-evrensel bir hakikat olduğudur.

Cassirer'in dile getirdiği gibi, felsefenin son tahlilde insanın kendini bilmesi olduğu şeklinde ortak bir kanaat vardır. Felsefî araştırmanın nihaî amacı da budur. Kendini aramak/araştırmak, insanın kendisi hakkındaki bilgiye ulaşmasının asırlardır yolu/yöntemi olmuş ve çoğu zaman 'kendini bilmek', kendisi hakkındaki gerçeği keşfederek 'kendini bulmak' olarak anlaşılmıştır. Kimine göre kendini bilmek, evrendeki yerini bilmesi/bulması ve bu yerdeki 'duruş'unu sorgulaması; kimine göre "kendi üzerine titizlenmesi", kendine yani öz-benliğine dikkat etmesi , kimine göre de insanı 'insan' kılan 'öz'ün, yahut kendisi hakkındaki hakikatin keşfedilmesidir. Böylece bir tür bilgelik araştırması olarak kendini soran, sorgulayan, soruşturan, araştıran bir adam da, 'kendini arayan adam'dır. Bütün bu çaba, insanın kendini niçin aradığı sorusunun cevabı olarak düşünülebilir. Peki, insan kendini nasıl arar/araştırır?

İnsan kendini, bir nesneyi aradığı ve araştırdığı -mesela kaybettiği anahtarını aradığı veya anahtar hakkındaki doğru bilgiye ulaşmak için onu araştırdığı gibi- aramaz. Nesneyi aramanın yeri, onu araştırmanın yolu/yöntemi, bellidir. İnsan sadece nesne bağlamındaki bir olgu dünyasının parçası olmadığı; aynı zamanda değer dünyasının da parçası hatta bu dünyanın yaratıcısı olduğu için, nesne düzleminde bir araştırma, insan araş-turnalarında tümüyle geçerli bir yöntem olamaz. Çünkü nesne hakkında, nesneden hareketle doğru bilgiye ulaşılabilir. Nesne, bilginin konusu olabilir ama bilmenin kendisi olamaz. Oysa insan, kendini bilme eylemi içinde, hem bilen, hem de bildiğini bilendir. Üstelik bu bilgi, yani insanın kendisi hakkındaki bilgisi, nesne bilgisinden farklı olarak değerle doludur; nesnenin kendinde bir değeri olmadığından, değeri ona biz atfederiz. Oysa insan değer atfettiği ve hatta onu yarattığı için, bu yaratmanın zemini olan 'insanlık (adamlık) bilgisi' de değer yüklü bilgidir ve ahlâkîdir. Öyle ki kendimiz ve başkaları için biçtiğimiz ölçüyü, bu insanlık değerine göre belirleriz. İnsanı kendini gerçekleştirdiği alan belki de burasıdır. Dolayısıyla insan, sadece olgusal bir araştırmanın sınırlan içine sokulamaz. Çünkü, 'insanlık' deyince, adına dünya dediğimiz gezegende yaşayan zeki bir canlı türünden daha çok, bu kavramının değer boyutu gelmektedir. "İnsan ol" "Adam ol" emir kipinde bu kavramın değere ilişkin kullanımı açıktır.

İnsan olmak asıl anlamıyla ahlâkî sahada gerçekleştiği ve insan özü itibarıyla ahlâkî bir varlık olduğu için, insanın kendisi hakkındaki bilgisi, yani kendini bulmak/bilmek ahlâkî olanda gerçekleşir. İnsanın kendisiyle ilgili bir gerçekliği keşfetmesi bağlamında,felsefenin, bilim ve dinin de amacı, bu noktada; insanın kendini tanımasıdır. "Alemin mihrakı insandır. Ham gerçekliğe katılmış ne varsa, insanın eserindir, onun içindir. İnsan ise her şeyden önce ve en mühim vasfıyla ahlâkî bir varlıktır. Ahlâkî varlık demek ferdin fiiliyle kamulaşması; parçanın kişilik halinde bütüne açılması demektir."

Kendini arayan insan, kendindeki ve varlıktaki bu gerçekliği bulmak isteyen insandır. Bu 'kendi gerçekliği'ni nerede bulur insan ve kendisini nerede arar? İnsanın kendisini aradığı yer, yine kendisidir. Bu yer; yukarıda zikrettiğimiz ve insanî doğamızın olmadığını varsayan, onu kim olduğumuza ilişkin kamusal tanımlar vermek yoluyla seçtiğimiz biçimlerin toplamı olarak gören anlayışın aksine, toplumun, ideolojinin, dinin oluşturduğu bir 'benlik' (superogo) değildir. Peki o zaman nedir?

Bu yer, "kendini araştırmak" ile ilgi fragmanından hareketle kendisi üzerine konuştuğumuz Herakleitos ve bir çok düşünür, şairler ve mistik eğilimli filozoflarca, insanın kendi içerisindeki yolculuğu ile kendini ve kendinde içerilmiş insanlık durumunu keşfettiği yer olarak gösterilmiştir.Bu, Yünus'un diliyle, "benden içeri olan Ben"in keşfidir. Kendini dışarıda arama, şeyleşme, nesneleşme, benlik açısından bir yitme, kaybolma halidir. İçteki bu beni aramak,(kendini-düşünme=self reflection) bir tür dalgıçlığa benzetilebilir. Derin bir nehirde, bu nehrin ya da akarsuyun üzerinde aktığı dibe dalmak... Bununla beraber, Herakleitos'un dediği gibi, "Tüm yolları denese de insan, ruhun sınırlarına ulaşamaz yolculuğunda; öylesine derindir ondaki logos " (fr.45).

Nefiir ve dalgıçlık, kavramlarını, Herakleitos felsefesindeki akış öğretisi ile onun hakkında Sokrates'in "anlamak için dalgıç olmak gerekir" ifadesiyle ilişkili olduğu, böylece bu felsefenin bağlamında yerli yerinde oturduğu ve buradan çıkacak bir insan felsefesine zemin sağlayacağını düşündüğümüz için yineliyoruz. Bu felsefenin imgelem dünyası çerçevesinde konuşacak olursak, 'nehir' ve 'dalmak' terimlerinden ilki, kendini araştırma zemininin, ikincisi yönteminin simgesel ifadesidir ve bundan murat, gerçekliğin araştırılmasıdır. Her ne kadar insan, ruhdaki logosun derinliği nedeniyle -filozofa göre "yaratılış (füzis), derinlerdedir ve gizlenmeyi sever" (fr.123)- onun sınırlarına ulaşılamasa da, bu gerçekliği keşfetmek isteyen onun derinliklerine dalmak durumundadır.

Yaratılışın özü hakkındaki böyle bir araştırma, ruhun kendi kendini araştırmasıdır.Bunun için Herakleitos felsefesi, yazının başında verdiğimiz özdeyişi çerçevesinde özetlenebilir: "Kendimi araştırdım!" Bu cümleyi "kendimi aradım" şeklinde okumak daha anlamlıdır, zira fragman, İngilizce çevirilerinde "I searc out myself, "I have sought myself "I have striven myself "I have inguired myself şekillerinde verilmektedir.Searc out, aramak, araştırmak öğrenmek ve bundan sonuca varmak; sought (seek) aramak, araştırmak; strive çalışmak, uğraşmak anlamlarına gelmektedir. Aramak mastarının orijinal metindeki karşılığı olan airistos fiilinin, Grekçe'ye özgü belirsiz geniş/geçmış zamanda çekiminden ötürü, bu cümleyi "Kendimi ararım" biçiminde de okuyanlar bulunmaktadır.

Kendini aramanın yöntemi ise içe dalmak ve logosun bir kopyası olan ruhtan bütün bir evreni çıkartmaktır. Çünkü ruhta kendi kendine çoğalan bir logos vardır (fr. 115).Türkçedeki ikili (isim ve fiil) köklerden olan biri olan dalmak, dal isminden türetilmiştir. Dal: çıkma, bir yerden çıkan uzanan ayrılan kısım; dalmak fiili, bulunduğu durumdan çıkmak, kendinden geçmek anlamlarına gelmektedir. Türkçe'nin kelimeye yüklediği anlamla fragmanı yorumladığımızda, kendini aramak; varolan fizik realitenin yani dış gerçekliğin dışına çıkmak, iç gerçekliğin içine geçmek demektir. Realitenin dışına çıkma durumu da bir tür 'dalgıç'lık olacaktır. Sokrates'in Herakleitos için; "Anlayabildiklerim dahice, sanırım anlamadıklarım da öyle; ama Delos'lu bir dalgıç gerek" demesi bu manada manidardır.

Herakleitos felsefesi bir tür dalgıçlığı gerektirdiği için rivayetin gerçekliğe tekabüliyeti, rivayetten daha önemli görünmektedir. Yukarıdaki ifade,bu bakımdan bizce Sokrates'in ironisi gibi görülmemelidir. Eğer Sokrates, ironi yapmış olsaydı, şöyle demesi gerekirdi: "Anlayabildiklerimde pek bir şey yok, ama sanırım anlayamadıklarım dahiyane olmalı." Sokrates'in dalgıçlıkla ilgili tespitinde gerçek olan bir başka husus, Herakleitos metninin kapalılığıdır. Bu kapalılık, sadece metnin kapalılığı olmayıp, bizatihi bu metnin yöneldiği konunun yani bir türlü kendine nüfuz edilemeyen yaratılışın kapalılığı olarak yorumlanırsa, bunun sebebini, "görünmezi koklayan ruh"(fr.98) un "görünürlerden güçlü olan görünmezdeki uyumu (fr.54)" tasvir edişinde aramak gerekir.

Herakleitos'un "karanlık" (obcure) unvanıyla anılması, yaratılışın (füzis) sırrı (fr. 121)kadar bu sırrı ifşa ederken kullandığı zengin imgelem dilini kullanmasından olsa gerektir. Onu güç bir filozof olarak görmemiz kadar ilgi çekici bulmamız da bu kapalılıktandır. Tam da burada kapalılıkla ilgili şu söylenebilir: "Einstein'in çalışmalarının matematikle anlatımı, konusu nedeniyle kapalıdır; araştırıcının, içeriği yabancılardan gizlemek istemesi ya da ekleme zorluklarla okuru dürtmek istemesi nedeniyle değil: gerçek kapalılık nesnenin doğasından gelmektedir. 'Evren' ve 'bizler', fazlasıyla bilmeceyiz zaten, buna bir şeyler 'eklemek' de gerekmez. Tıpkı Taractatus'un ilk önermesinde "Dünya olduğu gibi olandır" diyen Wittgenstein'in kapalılığı gibi...

Çabucak el atma kilidine
Ephesoslu Herakletos'un kitabının
Çok sarp bir patikadır bu saptığın
Baştanbaşa karanlık siyah bir gölge

Kapalılığı deşifre etmek, onu ifşa etmek, Herakleitos felsefesinde ifşa edilenin yani varlığın diliyle yapıldığı için, Tanrı Apollon'un simgelerle konuşması gibi, Herakleitos'ta yaratılışa uyarak, simgesel bir dil kullanmaktadır. Herakleitos, kelimelere başvurmaksızın gerekeni simgeler halinde anlatıyor: Sürekli değişmenin ritmini kulağı ile dinleyen Herakleitos, onu diline de verebilmiştir. Bu dil dalgalanışıyla meydana-gelişin yükselip alçalmasını pek güzel taklit etmekte, fakat öte yandan düşüncenin özünün sağlamlığı akıp dağılmanın önüne geçmektedir. Bu dilin karanlığı, Tanrı dudaklarındaki kâhin sözlerin karanlığıdır: Kendisinin Delpoi Apollon'u için söylediği gibi sadece işaret eder, bir işaret, bir simge verir .

"Tanrı Apollon'un bildirdikleri sırlı işaretlerdir: Ne söyler, ne gizler, sadece işaret verir".(fr 67)

Bir gün, yurttaşlar arasındaki banş üzerine düşündüğünü söylemeye çağrıldığında,hatip kürsüsüne çıkarak, bir bardak soğuk su alıp üzerine arpa unu sermiş, bir parça çöple karıştırdıktan sonra içmiş; bununla eldeki ile kanaat etmenin kentleri barış ve dirlik içinde bulunduracağını anlatıyormuş Herakleitos. Bu simgesel anlatımın bir benzeri Kratylos'ta da bulunmaktadır. Onun varlık öğretisini daha da radikal bir uca götüren Kratylos, oluşun kendisini tek gerçek olarak gördüğü ve konuşmanın dahi mümkün olmadığına inandığı için anlatmak isteğini işaretlerle ifade edermiş.

Bu simgesel anlatıma bir örnek verecek olursak; "İnsan ışığa değer, gecenin içinde, öldüğünde, gözünün feri söndüğünde. Diriyken ölüye değer uykuda, gözünün feri söndüğünde. Uyanıkken uyuyana değer"

Cezbedici bir sözcük kurgusuna sahip bu ifade ile ne kastedildiği bir muamma gibi durmaktadır. Onu cezbedici kılan söylediği kadar söyleyiş biçimi şüphesiz. Biz, onun söyleyiş biçiminin söylediği ile de alakalı olduğunu düşünüyoruz; Kapalılık, simgeselliği, simgesellik de kapalılığı beslemektedir. Herakleitos metninin şiir tadında bir söyleyiş olduğu aşikardır. Ama bu söyleyiş içinde, bizim tecrübe dünyamızda birebir karşılıp olmayan bir dizi metafizik tez de bu söyleyişe yapışmış veyahut bu tezler nedeniyle böyle bir söyleyiş meydana gelmiştir.

Herakleitos'a "Güneş bir insan ayağı kadar" dedirten sözcük kurgusunu anlamayı hiç denediniz mi?" "Sanki bu sabah yazılmış gibi; bizim şiirimiz bu" Bu ifadeler, Herakleitos'tan kavram değil imge olarak etkilenen; şiir anlayışı açısından ise derinlemesine Herakleitos'çu olan René Char'a aittir.Gerçekten de Herakleitos'tan kalan, özdeyişler biçimindeki sözleri, kimi zaman şaşırtıcı, çarpıcı bir hal almakta ve kullandığı gizemli dil, bir şairin esin kaynağı olacak kadar zengin görünmektedir ki, bu husus Heraklietos metafiziğinin 'felsefe'den çok 'şiir' olabileceğini ve şiir olarak daha anlamlı olabileceğini düşündürmektedir.

Gerçi gerek Ayer gibi analitikçi ve gerekse Heidegger gibi varoluşçu için bile metafizikçi ile şair arasında Önemli benzerlikler kurulabilir. Mesela Heidegger, şiirin bilim ve felsefeden daha çok insanî bir faaliyet olduğunu belirtir.

Metafizik: şiirin sahih-olmayan formudur. Metafizik ise, kendini 'şiir-karşıtı olarak düşünen bir şiirdir. Metafiziğin metafordan arınmak olduğunu zanneden metafizikçilere, onun bir dizi metafordan öte bir şey olmadığını hatırlatır Heidegger... Şiirsel edimler (poetical acts), Dünya'ya nevi şahsına mahsus açılımlar getirir ve bu edimler yeni tür Varlık'lan var eder. Şiirsel edimler, İnsan'ın Dünya'daki duruşunu değiştirirler. Felsefenin bunu gerçekleştirebilmesi için bunu ancak şiirsel söylemin içinden yapılabilir olmasıyla mümkündür.

Wittgenstein'in da dile getirdiği gibi, felsefenin aslında bir şiir olarak kurulması gerekir,Ayer için ise, metafizikçi felsefeciden çok şairdir. Ne var ki onun için bu benzeyiş hem felsefe hem de şiir açısından negatif bir mânâ taşır. Çünkü ona göre bilgi verdiği öne sürülen önerme iki bakımdan anlamlı olmalıdır. (1) Sentaks kurallarına uymalı ve (2) ampirik olarak tahkik edilmelidir.

Dilin de bu manada iki fonksiyonu vardır: (a) bilgiyi alıp verme, (b) ruh halini dışa vurma: (a) ile bilim üretilir, (b) ile şiir yazılır (edebiyat yapılır). Metafizik, mutlak bilgiden ve evrenin sarsılmaz temelinden söz ederken, (b) görevini gerçekleştiriyor fakat bunu yaparken (a) nın malzemesini kullanıyor. Bu sebeple metafizik (a) formu bakımından anlamsız (b) görevi bakımından da şiirdir; uygun olmayan bir dille yazılmış bir şiirdir ve "metafizikçi yolunu şaşırmış bir ozandır."

Herakleitos, evren yasasından söz etmekte -ki bu her şeye hükmeden tek bir tanrısal dünya-kanunudur; bu varlık ve evren yasasını bilmenin yolunun kendini bilmekten geçtiğini söylemekte, evrensel varlığa geçmek için ruhun kendini araştırması ve evren yasasını kendi içine dalarak bulması gerektiğinden bahsetmekte; böylece ruh halini de dışa vurmaktadır; bu dünya-kanuna, sezgi -intuition- yoluyla, evrenin derinliklerine dalarak bulmakta ve sonsuz logosun dili olarak poloriteyi (kutupluluğu) ortaya koymaktadır. Yani mantıkçı pozitivistler açısından dilin (a) görevini yerine getirmekte ama üslubu yani bir şaire ilham veren şaşırtıcı söz dizimi ile şair olarak durmaktadır. Çünkü şairin varlığı şuurunda adeta yeniden yaratarak yeniden bir mana kalıbına soktuğu için,gerçek şiir, metafizik bir yük taşımaktadır. Şiirin manalarından biri de, ilimden daha özel bir kelime olup bir nesneyi hoşça fehmedip, zeka, zihin ve fatanetle (zihin açıklığı) zaviye ve inceliklerine varıp, iyice idrak etmek anlamlarına gelmektedir. Şiir bu biçimiyle anlaşıldığında, bilimsel olmayan bir bilgiyi üretebilme imkanı olarak görülür.....

1 Yorum

Adsız
19 Ekim 2014 23:39  

Felsefe, dini inançlardan uzaktır ezberini Heraklitos çözüp yıkıyor. Tanrı ve din iç dünyamızda saklı...felsefe bu saklı yönü bulmaya çalışan bir araç...Felsefe benim dine ve Tanrıya iman etmemi sağladı.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP