DESCARTES VE SPİNOZA DÜŞÜNCESİNDE GERÇEK İYİ KAVRAMI - 2

Ruhun fonksiyonlarından bahsederken ruhun etkileri ve edilgileri arasında bir ayırım yapar: “Ruhun aksiyonları dediğim düşüncelerin hepsi iradelerdir. Çünkü doğrudan doğruya ruhumuzdan geldiklerini ve ancak ona bağlı olduklarını tecrübelerimizle biliyoruz; bunun aksine olarak bizde bulunan bütün idrak ve bilgi türlerine de genel olarak ruhun passiyonları (etkilenme, infial, ihtiras) adını verebiliriz.” Ruhun bu iki fonksiyonu yargının ortaya çıkışında dolayısıyla aklın doğru kullanılışında önemlidir.

O halde önce anlayış ve iradeye yüklenen anlamları ortaya çıkarmak daha sonra da ihtiraslarla onlar arasındaki ilişkiyi görmemiz gerekmektedir.

İnsanda anlayış ve irade adında iki türlü düşünce olduğunu ifade eden Descartes, anlayışı çeşitli biçimlerdeki kavrama, iradeyi de karar verme olarak tanımlamaktadır. Yargıya ulaşmada hem anlayış hem de irade etkilidir. Açık ve seçik olarak kavradığımız şeyler hakkındaki yargılarımızda değil ama tam bilgisini elde edemediğimiz halde yargıya vardığımızda aldanabiliriz. Anlayış olmadan yargı mümkün değildir, ancak yargı için anlayış olduğu kadar iradeye de gerek vardır. Şayet iradenin alanı anlayışın alanından daha geniş olursa yani açık ve seçik olarak bildiklerimizin dışındakilerle ilgili karar verirsek yanlış yapma ihtimalimiz de artacaktır. “Ancak açık ve seçik olarak kavradığımız şeyler üzerine hüküm verdiğimiz takdirde hiçbir zaman aldanmamıza imkan yoktur.”

O halde insan özgür bir irade ile bilgisini açık ve seçik hale getirmek için çalışmak, yanılmalarının kaynağı olan yanlış düşünmeden uzaklaşmak ve doğru hüküm vermek zorundadır. Ancak adeta maddileşmiş olan bir ruhtan manevi nitelik taşıyan iradî hareketin meydana gelmesi ise yeterince anlamlandırılamayan bir noktadır.

Peki, iyi hüküm verme ile ihtiraslar arasında nasıl bir ilişki vardır?

Bu soruyu cevaplayabilmek için ihtirasların insanlar üzerindeki etkisini göz önüne almak gerekir. Descartes, ihtirasların insanların ruhunu birtakım şeyleri istemeye tahrik ettiğini ve elverişli kıldığını düşünür. İhtiraslar, doğrudan doğruya irade ile tahrik edilemedikleri gibi ortadan da kaldırılamazlar. Yalnızca dolaylı olarak tahrik edilir ya da giderilebilirler. Zira ruhun, ihtirasları tamamen kendi buyruğu altına almasına engel olan bir sebep vardır. O da “ihtirasların hepsi yürekte ve dolayısıyla bütün kanda ve ruhlarda meydana gelen heyecanla öylesine karışmıştır ki, bu heyecan kesilinceye kadar, tıpkı duyulur şeylerin duyu organlarımız üzerine tesir ettikleri esnada zihnimizde mevcut olduğu gibi, düşüncemizde kalırlar.” Dolayısıyla iradenin ihtiraslar üzerinde güç kazanması gerekmektedir.

İradenin ihtirasları kontrol edebilmesi için güç kazanması ne demektir?

Hakikatin bilgisini elde edebilen ruh ihtirasları kontrol edebilen ruhtur. Yani iyi hüküm verebilmek için hakikatin bilgisinden ve alışkanlığından faydalanmaktır. Zira herhangi bir ihtiras bizi heyecana düşürdüğünde heyecan bitinceye kadar hükmü geciktirecek şekilde aklımızı ve kendimizi kontrol etmek gerekmektedir. Çünkü Descartes’e göre gerçekten yapılması gerekenin bilgisini nazari olarak bilmediğimiz için değil, ama bunu yalnız ameli olarak kullanmadığımız için hata yaparız. Bilgelik bize ihtiraslara hakim olmamızı ve onları ustalıkla kullanmamızı öğretir. Bilgelik ve onun meyvesi olan Üstün iyi onun Prenses Elizabeth’e yazdığı 4 Ağustos 1645 tarihli
mektupta ele alınır. Bilgelikle ilgili ise şu üç kuraldan bahsedilir:

1.Hayatta her zaman elden geldiği kadar düşünceyi kullanmaya çalışmak,

2. İhtiras ve iştahlara kapılmaksızın aklın öğütlediği her şeyi yerine getirmek, sağlam ve sabit karar sahibi olmak,

3.Elde olmayan şeylere gücümüzün dışındaki şeyler diye bakmak ve onları hiçbir zaman arzu etmemeye çalışmaktır.

Sonuç: Üstün iyi ve saadet

Üstün iyinin bir sonuç olarak elde edilebilmesinde etkili olduğu iddia edilen bu ilkelerin saadeti elde etmede yeterli olup olamayacağı yeterince açık olmasa da, Descartes’a göre, ahlâkın gayesi olan üstün iyiyi elde etmek yani bilge olmak için ilkelerin, felsefenin bilgisine sahip olmak gerektiği görülmektedir. Bu ise Descartes’in tavsiye ettiği biçimde doğru düşünme yoluyla iyi hüküm verme ve yüksek ilim elde etmek ile gerçekleşebilir. Herkeste eşit düzeyde bulunan aklın olgunlaştırılması da ihtirasların kontrol edilmesiyle mümkündür.

Spinoza

Spinoza’nın insan zihninin, doğanın bütünlüğü ile olan birliğinde anlamlandırdığı üstün iyi kavramının şekillenmesi için insanın yaşantısından hareket etmek gerekir. Descartes gibi, gerçek iyinin ne olduğunu araştırmak gerektiğini düşünen Spinoza insanların gündelik yaşamda iyi olarak kabul ettikleri şeylerle ilgili bir değerlendirme yapar ve iyi olarak kabul edilen şeylerin gerçek iyi olmaktan uzak olduğuna hükmeder.

“…zenginlik, ün ve zevk, genellikle en yüksek iyi olarak kabul edilir. Bu üçü ile zihin öylesine meşgul olur ki, artık herhangi bir iyiyi düşünemez olur.”

Ona göre, duyusal zevk zihni öylesine büyüler ki, zihin sanki o en yüksek iyiymiş gibi onda rahatlık bulur ve araştırmalarından alıkonur, duyusal arzunun tatmin edilmesinin ardından da zihni donuklaştıran ve sersemleten aşırı melankoli gelir.

Aynı şekilde, yalnızca kendilerini edinmek için uğraşıldığında ün ve zenginlik arayışı da zihinde aynı tahribatı bırakır. Zira peşlerinden koşulduğunda onların en yüksek iyi olduğuna inanılır. Ün arayışı rahatsız edicidir, çünkü o her zaman, kendisi için iyi ve tüm çabaların nihai amacı olarak ele alınır. Dahası, ün ve zenginlik kazanılmasını duyusal arzuda olduğu gibi pişmanlık izlemez. Fakat ün ve zenginlik ne kadar fazla olursa, duyduğumuz haz da o denli büyük olur ve onları artırma arzumuz daha da büyür. Öte yandan bu arzunun boşa çıkması bizi umutsuzluğa sevk eder.

Benzeri değerlendirmelerden sonra kendi yaşamında bir tercih yapmak zorunda olduğunu düşünen Spinoza, sıradan amaçların peşinden koşmanın onu daha iyi bir yaşam tarzı keşfetmekten alıkoyacağı için kendi deyimiyle “bayağı şeylerin peşinde koşmaktan vazgeçip yeni bir araştırmaya başlamanın gerçekte, biraz önce gösterildiği gibi doğası bakımından kesin olmayan bir iyiden, doğası bakımından değil, fakat ulaşılabilirliği bakımından kesin olmayan bir iyinin yararına olarak vazgeçmeye” karar verir.

Çünkü insan yaşamında gerçekten iyi olanın keşfedilmesi gerekir ve bunu elde etmenin de bir yolu olmalıdır. Bu yol peşinden gittiği şeylerde bulunmaz. Çoğunluğun ardına düştüğü şeyler, varlığımızın sürdürülmesine yardımcı olmaktan çok engel olurlar ve çoğu kez onlara sahip olanların yıkımlarına neden olurlar. Bütün bu kötülükler, tüm mutluluk ve mutsuzluğumuzun yalnızca bir şeye, sevgimizi yönelttiğimiz nesnenin niteliğine bağlı olmasından kaynaklanıyor gibi görünüyor. Söz konusu karışıklığın sebebi, yok olabilen şeylere duyulan sevgidir. Öte yandan bu tip kötülükler başka şeylerin araçları olduğunda değil, yalnızca kendileri için peşlerine düşüldüğü zaman zararlı olmaktadırlar. Yani hayatın gayesi olarak konulduklarında zararlıdırlar. Oysa ebedi ve sonsuz bir şeyin sevgisi zihni katıksız mutlukla besler ve onu her türlü acıdan arındırır. Bu yüzden o çok çekicidir ve tüm gücümüzle araştırılmalıdır.

Peki, bu durumda iyi nedir? Gerçekten iyi nedir?

Spinoza’ya göre, iyi ve kötü göreli kavramlardır. Kusurlu olup olmamayı şuura bağlar: O, varolan bütün şeylerin aynı ebedi düzene ve doğanın değişmez yasalarına uygun olarak böyle davrandıklarını özellikle bilincinde olduğumuz da hiçbir şeyin kendi başına kusursuz ya da kusurlu olmasından bahsedilemeyeceği iddiasındadır. Burada düşünülebilecek iyi ve kötünün izafîliği değişene yani tavırlaşmalara bağlı olarak anlaşılabilir.

İnsan kendinden güçlü bir insan doğasının ihtimalini idrak ederek onu böyle bir yetkinliğe götürebilecek her türlü araca iyi der. Yüce iyi, eğer olanaklı ise, öteki insanlarla birlikte böylesi bir doğadan zevk almaktır. Bu doğa, zihnin doğanın bütünlüğü ile olan birliğidir.26 Doğanın düzeni ile fikirlerin düzeninin aynılığından (Etika II. Bölüm Önerme VII) hareketle insan doğasının da yetkinliğe ulaşıp bu birliği sağlaması yolu aynı zamanda yüce iyinin yoludur. Bu rasyonalizmin bir ilkesinin uygulanmasıdır. Fakat filozofun umduğu bu sonucu almaya yetecek mi? Orası daima tartışılacaktır.

Tıpkı Descartes gibi Spinoza da zihnin geliştirilmesi yollarının bulunarak, tüm bilimlerin bir son amaca yönelmesi ve en yüksek insan etkinliğine ulaşmak amacındadır ve buna ulaşmaya engel olacak şeyleri ortadan kaldırmak gerektiğini düşünür.

Descartes’ın bilgelikle ilişkilendirdiği bu amaç Spinoza’da da benzer şekilde, düşüncelerin olduğu kadar eylemlerin tümünün bu amaca yönelmesidir. Yani bilgi ve ahlâk bütünleştirilmiştir. Descartes’da bilgiyi akıllıca kullanmak esasken, Spinoza’da şuuruna ermek esastır. Yetkinliğe ulaşmak için takip edilecek yolu bulabilmek için yapılması gereken ilk şey uyulması gereken bazı yaşam ilkelerini koymaktır.

Descartes’ın geçici ahlâk ilkelerine benzeyen bu ilkeler Spinoza tarafından şöyle belirlenmiştir:

1. Ortalama insanın anlayacağı biçimde konuşmak ve amaca ulaşmayı engellemeyecek her şeye uyum göstermek.

2. Sağlımızı korumak için gerektikçe zevklerin peşinden gitmek

3.Yaşamı sağlığı desteklemek için gerektiği kadar para ve öteki şeyleri aramak ve toplumun amacımıza ters düşmeyen alışkanlıklarına uymak.

Dikkat edilirse tespit edilen bu ilkeler Descartes’ten farklı olarak ahlâkî ağırlıklıdır. Çünkü onun ahlâkı geçici değil, kesin ve mutlaktır. Oysa Descartes’ın tespit ettiği ilkelerde ahlâkın yanı sıra hakikatin araştırılması ve bilinmesi de önemlidir.

Spinoza’nın daha sonraki adımı gerekli akıl yürütme yöntemini seçmek, bunun için de mevcut yöntemlerle elde edilen bilgileri incelemektir. Mevcut yöntemlerin aranılan akıl yürütme yöntemi olmaktan uzak olduğuna inanarak onların hatalarını gösterir. Bu değerlendirme bize Descartes’ın, yanlışlarımızın yahut da hatalarımızın kaynakları ile ilgili düşüncelerini çağrıştırmaktadır.

Spinoza’ya göre; doğum günüm, beni kimin dünyaya getirdiği, gibi bilgiler kulaktan dolma bilgiler olup upuygun bilgiler olmaktan uzaktır. Aranılan bilme yolu olamaz. Çünkü bu tür bilgi kesin değildir, bize şeylerin özünü vermez. Özler bilinemeyeceği için de nitelik bakımından bilimsel değildir.

Bir diğer bilgi türü olan eleştirel olmayan tecrübeden elde edilen bilgi de aynı şekilde aranılan bilgi değildir. (İnsanların tümünün öleceği bilgisi gibi.) Bu tür bilgi kesinsiz ve belirsiz bilgidir, özleri değil yalnızca rastlantısal özellikleri verir.

Daha güvenilir bilgi olduğu düşünülen, bir şeyin özünü başka bir şeyden çıkarsayan ama upuygun olmayan bilgi ise aranılan nitelikte upuygun bilgiyi veremez. Bu bilgi türü bize şeylere ilişkin doğru fikirler verir ve yanılgı riski olmaksızın çıkarsamalar yapmamızı sağlar. Fakat o tek bizim amaçladığımız yetkinliğe ulaşmanın aracı değildir. Örneğin beden ile ruhun birlikteliği bilgisi çıkarsamalı bir bilgidir ama bu birliğin doğasının ne olduğunu tam olarak bilinemez.

Oysa, bir şeyi yalnızca özü ya da onun en yakın nedeni aracılığıyla kavrama yoluyla edinilen bilgi, şeylerin benzerliklerini, farklılıklarını ve karşıtlıklarını doğru olarak saptamak, şeylerin uzamlarını kesin olarak belirlemek, şeylerin doğasını ve güçlerini insanınkilerle karşılaştırmak üzere yetkinleşmek imkanı veren bilgidir. Bu yolla bir şeyi bildiğimde, yanılgı riski olmaksızın şeylerin özünü, upuygun bilgi olarak bu bilginin gerçek doğasını bilirim, ya da tinin özünü bildiğimde onun bedenle birleştiğini bilirim. Dolayısıyla bu en yararlı bilgidir ve insanın ulaşabileceği en yüksek yetkinlik olarak ortaya çıkar.

Şeylerin özünü bilme olan upuygun bilgi Etika’da ise şöyle tanımlanır: “Upuygun fikir deyince, obje ile ilişiği olmadan kendi başına göz önüne alınca doğru bir fikrin bütün içsel özellikleri ya da adlandırmaları olan fikri anlıyorum.

Doğru bilgi upuygun bilgidir yani hakikatin rasyonel bilgisidir ve fikrin doğruluğu Tanrı’ya nispet edilmesi ile orantılıdır.31 Yani bilgi yetkin, mutlak ve upuygun olduğu oranda doğrudur. Bu durumda değişmez, yetkin, upuygun bilgiye erişmek amaçtır.

Peki, bizi bu amaca, doğru bilgiye ulaştıracak yöntem hangisidir?

Spinoza’ya göre bu yöntem kesinliği, sistemli düşünme ve akıl yürütmeyi içeren yetkin bir yöntem olmalıdır: “Yetkin yöntem, bu yüzden en yetkin varlık fikri tarafından yerleştirilmiş ölçünün beklenen nitelikte olduğunu göstermek için zihnin nasıl yönlendirilmesi gerektiğini gösterecektir.”

Yöntemin ilk kısmı doğuş ile kazanılan bir takım doğru fikirler ile başlamak, onunla öteki fikirler arasındaki farkı görmektir. Zihin daha fazla nesne bilgisi ile büyüdüğü için kendi güçlerini ve şeylerin düzenini daha iyi anlar. O kendi güçlerini bildikçe kendini daha kolay yönlendirebilir ve kendi kılavuzluğu için kurallar koyabilir. O şeylerin düzenini daha iyi bildikçe kendinin yararsız araştırmalardan daha kolaylıkla uzak tutabilir. Bu yöntemin ikinci kısmıdır ve yöntemin genel toplamını oluşturur.

İyi yöntem, zihni doğru bilgi tarafından konmuş ölçülere uygunluk içinde yönlendirmeyi içerir.

Eğer bir kuşkucu, ilk doğruluğun varlığı ve bu ilk doğruluk tarafından konulmuş standardı izleyerek yapılabilen tüm çıkarsamalar hakkında hala kuşkuda kalıyorsa, o kişi bilinçlilik durumuna uygun olmayarak konuşuyordur, ya da doğuştan veya yanlış kavramlar yüzünden kavrayışları bütünüyle körelmiş insanların da bulunduğunu itiraf etmemiz gerekir. Zira “doğru bir fikre sahip olan aynı zamanda doğru bir fikre sahip olduğunu bilir ve bilgisinin hakikatinden şüphe edemez.”

Eğer tüm fikirlerimizi doğru bilgi tarafından kurulan ölçüye uygun olarak sınayacak olursak, kulaktan dolma ya da eleştirel olmayan deneyden doğan fikirlere karşı uyanık olmaya özen göstererek bu tür yargılardan kaçınabiliriz.

Tüm şeylerin kökeni üzerinde düşünme, üçgenin doğası üzerinde düşünmenin üç açının iki dik açıya eşit olduğunu bize öğretmesi gibi, Tanrının aldatıcı olmadığını öğretir. Descartes’de olduğu gibi, Tanrı bilgimizle tüm kuşku kaybolur. Yüce bir aldatıcı tarafından aldatılıp aldatılmadığımızı kesin olarak bilmeksizin Tanrı bilgisine ulaşabiliriz. Açık ve seçik bilgi kuşkuyu dağıtmak için gereken bilginin tümüdür.

Spinoza’nın tüm akıl yürütmelerinin amacı olan yetkinliğe ulaşmada kullanacağı bilginin elde edilmesi en yetkin varlık fikri ile bağlantılandırılmaktadır.

“Şimdiye kadar:

1. Tüm akıl yürütmelerimizi yöneltmek istediğimiz amacı
2. Yetkinliğe ulaşmak için bizi en iyi kılacak bilgi türünü
3. İyi bir başlangıç için zihnin kullanmak zorunda olduğu ve ölçü olarak doğru fikirler almayı onların yardımıyla güvenilir kurallar formüle etmeyi içeren araştırma işleminin saptamış bulunuyoruz. En yetkin varlık fikrinin kavradıktan sonra yöntemimizin en yetkin olacağı görülecektir.”

O halde amaç:

1.Bedenimiz üzerindeki rastlantısal izlenimleri değil, zihnin açık ve seçik fikirlerine ulaşmak,
2. tüm fikirleri bir fikre indirgeyecek şekilde birleştirme ve düzenleme yapmak, her şeyi özü aracılığıyla kavramaktır.

Tüm fikirlerimizi birleştirme ve sistemleştirme amacı için tüm şeylerin sebebi ve doğası olan bir Varlık’ın olup olmadığını araştırmak gerekli ve akıllıcadır. Bu araştırma, ilk sebep olan Varlığın fikrini tüm fikirlerimizin nedeni yapmamızı sağlayacaktır. O zaman zihnimiz, doğayı en iyi biçimde temsil edecektir. Çünkü o fikirlerinde doğanın özünü, düzenini ve birliğini içerecektir. Yapabildiğimiz ölçüde gerçek bir kendilikten bir başkasına doğal nedensel düzen ile uygunluk halinde ilerleyerek tüm fikirlerimizi fiziksel ya da gerçek şeylerden çıkarsamak çok gereklidir.

Gerçek şeylerin ve nedenlerin düzeninden söz ederken Spinoza, burada tikel ölümlü şeylerin düzeninden değil, değişmez ebedi şeylerinkinden söz etmektedir. Çünkü insan zihninin zayıflığı hem onların ölçülemez yücelikleri yüzünden, hem de hiçbir şeyin öteki şeyle girmek zorunda olduğu sonsuz ilişkiler yüzünden değişen tikel şeylerin tüm zincirini kucaklayamaz.

Öz bilgisine ise yalnızca değişmez ebedi şeylerin ve onlardan kaynaklanan yasaların araştırılmasıyla ulaşılabilir. Tikel şeylerin varolması ve şeyler sisteminde yerlerini almaları bu yasalarla uygunluk halinde olduğundan gerçekte değişen tek tek şeyler, değişmeyen şeylere öylesine sıkı ve zorunlu bağlıdırlar ki onlar olmaksızın ne olabilir ne de kavranabilirler.

Değişen tek tek şeylerin bilgisine ulaşmada karşılaşılabilecek sorun, onların tümünü bir arada kavramada insan zihninin güçlerinin sınırlılığıdır. Onların sistemli kavranışında kullanılacak bütünleyici kavrayış araçları geliştirmek zorundayız.. Ancak hem ebedi şeylerin ve şaşmaz yasaların hem de duygularımızın yeterli bilgisine ulaşmadan önce bunu yapamayız. Tüm şeylerin ilk nedenini araştırmayı arzuluyorsak, düşüncelerimizi yönlendirecek temel ilke, hakikatin doğasının, özelliklerinin ve gücünün bilgisinden başka hiçbir şeyi içermez. Gerçek iyi, hakikatin doğasının, gücünün ve özelliklerinin araştırılması ve bunun için de önce insanın araştırılması ve dolayısıyla gerçek iyi ile olan bağının anlaşılmasıdır. Çünkü varolan her şey tam bir karşılıklı bağımlılık içindedir.
1 - 2 - 3

facebook

twitter

İzleyiciler

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP