ÇAĞLARA GÖRE YA DA FARKLİ METAFİZİK ANLAYIŞLARINA ÖRNEKLER - 3

Spinoza'nın söz konusu "hareket ve sükûnet" deyimini, günümüz terminolojisiyle "enerji" diye etmek doğal görünmektedir; buna göre, Spinoza gerçekte, yer kaplayan dünyanın kendi kendine yeten, herşeyi kapsayan, kendisinde toplam enerji miktarının aynı kaldığı, parçalan arasında karşılıklı ilişki ve etkileşimler bulunan bir sistem olarak anlaşılmak durumunda olduğunu söylemektedir. İkinci olarak, o gerçekte yer kaplayan cisimlereni değişen tüm nitelikleriyle konfıgürasyonlarının doğru ve uygun bir biçimde, yalnızca, bu tek sistem içindeki enerji alışverişleri olarak ifade edilebileceğini söylemektedir. Bu ise modern bilimin öngördüğü determinist evren görüşüne çok uygun düşmektedir.

Nitekim, Spinoza'nın aşkın bir yaratıcının yaratma eyleminin mantıksal bakımdan olanaklı olduğunu inkâr etmesi, onun sisteme dışarıdan enerji ithal etme olanağını inkâr etmesi olarak yorumlanabilir. Fizikî dünya kendi içinde tam olan, kendi kendisini yaratan ve kendi varlığını muhafaza eden bir dünya olarak anlaşılmalıdır. Buna göre. Spinoza'nın. hareket-ve-sükûneti mekânsal ya da fizikî dünyayı betimlemede kullanılacak temel kavram hâline getirirken, matematiksel fiziğin yapısını Descartes'lan çok daha iyi bir biçimde anlamış olduğu söylenebilir. Söz konusu bilime dayalı metafizik anlayışının en önemli kabulleri, evrenin yapısının matematik kavramlarla kavranabileceği, varlığın ölçümlcnmcyc elverişli bir yapısı olduğu kabulüyle, aynı matematik kavramlar zihinden türetildıği için doğa ite akıl. nesne ile zihin arasında bir uygunluk bulunduğu kabulüdür. Aynı anlayış hiç kuşku yok ki. daha yoğun bir biçimde 19. yüzyıl felsefesinde de sergilenir. Buna göre. doğa bilimlerinin büyük bir ilerleme kaydettiği ondokuzuncu yüzyıla damgasını vuran eğilim, pozitivizden başlayıp, maddeciliğin en radikal biçimlerine dek uzanan geniş bir çerçeve içinde, doğalcılık olmuştur. 19. yüzyılın son çeyreğine kadar doğa bilimlerine, özellikle de fizik ve biyolojiye, tinsel değerleri neredeyse unutacak kadar çok dayanan bir felsefe anlayışı damgasını vurmuştur.

Bilime dayalı metafizikten epistemoloji olarak metafizik anlayışına geçebiliriz. İki anlayış arasındaki en önemli farklılık, birincisinde modern bilime uygun bir varlık anlayışı ortaya konurken, ikincisinde varlığın bilgi ya da bilinebilirlik açısından ele alınmasından oluşur. Felsefede, özellikle modern cağdan başlayarak, zaman zaman varlıkla düşünceye ya da algı arasındaki ilişkinin oldukça problemli olan bir ilişki olduğu düşünülmüştür. İşte, Kant varlıkla düşünce arasındaki ilişkinin doğasının ne olduğu problemini çözme, Eukleides geometrisiyle Newton fiziğini temellendirme girişiminin bir parçası olarak, varlık olmak bakımından değil de, bilinen ya da bilinebilir olmak bakımından varlık hakkındaki mutlak doğruları ortaya koyacak yeni bir metafizik anlayışına ulaşmıştır.

Kant'a göre metafiziğin ilkeleri, her türlü deneyden ve hatta duyuların izlenimlerinden bile bağımsız olma anlamında a priori dir. Kant, nedensellik kavramının herhangi bir duyu izlemini betimlemediği konusunda. Hume'la uyuşur. Buna göre. bir duyu izlenimini betimleyen hiçbir önerme mantıksal olarak nedensellik ilkesini gerektirmez. Nedensellik ilkesi, bu bağlamda a prioridir.

Metafiziksel önermeler, çelişmezlik yasasının ya da mantık yasalarının söz konusu ilkelerin doğruluğunu belirlemek bakımından yeterli olmaması anlamında, sentetiktirler. Buna ek olarak, metafizikscl ilkeler, matematiksel olmayan ilkelerdir. Kant, Leibniz ve lojisıstlerin tersine, matematiğin önermelerinin, matematiksel aksiyom ve teoremlerinin sentetik a priori önermeler olduklarını düşünür. Bununla birlikte, o metafiziksel önermeleri, matematiğin önermelerinden ayırmak ister. Bundan dolayı Kant'a göre, metafiziğin temel görevleri, matematiksel sentetik a priori önermelerle matematiksel olmayan sentetik a priori önermeleri gözler önüne sermek ve bunları birbirlerinden ayırmak ve ikinci olarak da, bilgi için kaçınılmaz olan sentetik a priori önermelerin zorunluluğunu göstermektedir.

Demek ki Kant'ın epistemoloji olarak metafizik anlayışı, sentetik a priori önermelerle ilgili yeni bir yaklaşımdan oluşur. O, bu çerçeve içinde, duyarlılıktaki sezginin nesnelerin doğasına uyması durumunda, insanın nesne hakkında a priori bir bilgiye sahip oluşu olgusunun açıklanamayacağını, bu açıklamanın ancak ve ancak duyumun nesnesinin insandaki sezgi yetkisine uyduğu kabul edildiği takdirde olanaklı olduğunu iddia eder. Başka bir deyişle, o, Kopernik'in astronomi alanında yaptığı devrimi, felsefede gerçekleştirir. Öte yandan, insan bilgide, duyarlılığın sezgileri bilgi düzeyine yükselmek durumunda olduğundan, sezgilerle yetinemeyeceği, fakat onları, tasarımlarım nesnesi olan bir şeye bağlamak durumunda olduğu için, burada da ki alternatif söz konusu olur: Ya kendileriyle nesneleri belirlediğimiz kavramlar nesnelere uyacaktır (ki bu durumda da, insanın a priori bir bilgiye sahip olabilmesi hususu yine açıklanamaz) ya da nesnelerin kavramlarımıza uyduğu kabul edilecektir.

Duyarlılığın sezgüeriyle ilgili görüşü Kant'ın matematik felsefesinin temel tezini meydana getirir. Buna göre, geometri ve aritmetiğin aksiyomlarının sentetik apriori karakteri, bu aksiyomların, algıların, duyumsal içeriğini değil de, formel yapısını betimlediği teziyle açıklanabilir. Kant, bu yapıyı, Eulidesçi mekâna ve Nevvtoncu zamana ilişkin saf sezgisiyle özdeşleştirir.

Öte yandan, sezgi ve kavramların varlığa değil de, varlığın zihindeki a priori sezgi ve kavramlara uymak durumunda olduğu düşüncesi, Kant'ın bilinen ya da bilinebilir olmak bakımından varlığın temel-algısal ve kavramsal-yapısının bilimi olarak, epistemolojik metafizik anlayışının temel düşüncesini meydana getirir. Buna göre, Kant'ın deyişiyle "izlenimler çokluğu"na kavramları uygulamak, onu kavramların oluşturduğu çerçeve içine oturtmak ya bu çokluğu betimlemek ya da onu yorumlamak ve düzenlemek anlamına gelir. İzlenimler çokluğunu kavramsal bir çerçeve içine oturtmak, izlenimleri nesneler şeklinde düzenlemek olduğuna göre, kavramlar nesnelere değil de, nesneler kavramlara uymak durumundadır. İnsan zihninin, kendilerini kullanarak izlenimler çokluğunu nesneler şeklinde düzenlediği bu kavramlara Kant a priori kavramlar adını verir. Bu kavramların kullanılması, basit izlenimler çokluğunu nesneler hâline getirir, sak öznel olan bir deneyi, nesnel bir deneye dönüştürür. O bu a priori kavramların, kendisinin kategoriler adım verdiği on iki temel kavramdan türetilebildiğini savunur. Buna göre. bir kategori, izlenimler çokluğuna uygulandığı zaman özne! bir tecrübeyi nesnel bir deney haline getiren a priori bir kavramdır. Bu çerçeve içinde, doğru bir metafiziksel önerme ileri sürmek matematiksel olmayan, sentetik a priori bir önerme ileri sürmektir ve bir kategorinin öznel bir tecrübeye uygulanabilir olduğunu iddia etmek ise onun öznel izlenimler çokluğunun nesnel bir şey olabilmesi için gerek ve yeler bir koşul olduğunu belirtmektedir. Bu bağlamda, doğru bir metafıziksel ilke yani sentetik apriori bir önerme, onun yalnızca öznel bir tecrübe olanın nesnel bir tecrübeye dünüşlürülmesi için zorunlu bir koşul olduğunu belirtmek suretiyle haklı kılınabilir. Kant, yalnızca kategorilerin tüketici bir listesini yapmakla yetinmeyip, söz konusu kategorilerin nesnellik kazandırma işlevini ifade eden metafiziksel ilkeleri de ortaya koyduğunu savunmuştur. Ona göre bu metafıziksel ilkeler, tıpkı Eukleides geometrisiyle aritmetiğin aksiyomlarının nesnel deneyin a priori algısal mekânsal-zamansal sapışını belirlemesi gibi nesnel tecrübenin kavramsal yapısını belirler.

Matematiksel önermelerle, matematiksel olmayan sentetik a priori önermeler, böylelikle bilinen ya da bilinebilir bir şey olarak varlığın formel yapısını oluşturur. Varlık ve bilgiye dayalı metafiziklerden yeni metafizik anlayışlarına, örneğin ahlâka dayalı metafiziklere geçtiğimizde, bu konuda aklımıza gelen ilk adaylar Heidegger ve Sartre'ın metafizikleri olur.

Burada ahlâka dayalı metafizikle anlatılmak istenen şey varlığın yapısını belirleyen öğelerin, insanın ahlâk ve özgürlüğü, varoluşsal problemleri olmasıdır. Metafizik ilkeler ahlâkî ilkelere dayanır. Buna göre. varlık ya da metafizik, öznel ve ahlâkî bir bakış açısıyla belirlenir. İşte, Alman filozofu Heidegger, bu çerçeve içinde insandan hareket eden, insanın yaşadığı sıkıntıyı, iç daralmasını temele alan bir varlık görüşü ya da metafizik geliştirilmiştir. Kendisini ilgilendiren temel konunun, insan konusu değil de varlık meselesi olduğunu dile getiren Heidegger, varlık konusuna, yani Sein'a insanî gerçeklik açısından, yani Dasein bakımından yaklaşmış, ve insanla ilgili tüm çözümlemelerin, varlık hakkında bilgi edinebilmemizi sağladığını belirtmiştir. Varlık probleminin bizim dünyadaki varlık tarzımızla ilgili olan bir problem olduğunu, insanın varlık problemini yalnızca belli bir biçimde var olmakla çözebileceğini savunan, dünyadaki şeylerin, varolanların, hiçbir açıklama olmadan, dünyaya fırlatılmış olduğunu, bilinçli insan varlığının da aynı durumda bulunduğunu dile getiren Heidegger için en önemli problem, olumsal varlık problemidir. O, olumsal varlık problemini çözmek için. zorunlu varlık ya da Tanrı düşüncesine müracaat etmek yerine, insanların olumsallığın kendisinde bir anlam bulması gerektiğini, varlık probleminin ancak bundan sonra çözülmüş olacağını söyler.

Başka bir deyişle, varlık fikrinin bizden bağımsız olamayacağını söyleyen Heidegger için varlık, insan bilincindeki varlıktır. Varlığın ne olduğu Kant'ın söylediği gibi, duyarlık formları, a priori kategorileri aracılığıyla anlaşılabilir. Bununla birlikte, insan bilinci yalnızca akıldan meydana gelmez. İnsanın aklını da içeren bir varoluşu vardır ve varlık bizim için ancak bu varoluş tarzı içinde açık hâle gelebilir.

Varlığın anlamını, birtakım kanıt ya da kuramlarda değil de, varolma tarzında bulacağımızı söyleyen Heidegger'in metafiziği öncelikle bir şeyler ya da nesneler kuranımdan oluşur. Kişiyle nesne ya da şey arasındaki geleneksel ayırımı kullanan Heidegger, öncelikle şeylerle kişi arasındaki ilişkisinin bir bilgi değil de, pratik bir ilişki olduğunu belirtmiştir ve bu çerçeve içinde, şeylerin en önemli özelliklerinin kullanılmaya hazır olmaklık olduğunu öne sürerek, şeylerin kendilerine göründüğü insanlar tarafından nasıl anlaşıldığım betimleyen fenomenolojik bir öğreti ortaya kovmuştur.

Onun varlık öğretisinin ikinci öğesi, bir kişiler ve kişisel ilişkiler kuramıdır. Buna göre, kişi, kendi türünden başka varlıkları tanıyan ve onları başka şeylerden ayıran bilinçli varlıktır. Başka bir deyişle, bilinçli özneye özgü varlık tarzını gösteren Dasein, nesnelerle olan ilişkisi dışında, kendi türünden başka varlıkların varoluşunu tasdik eder. Dasein, ona göre, tüm diğer varlıklardan farklıdır. Kendisini seyirci gözüyle izleyemez, kendisini yalın bir şey olarak göremez. Dasien kendisini düşünür, kendi kendisiyle ilgili sorular sorar; o, dünyadaki varoluşunun mahiyetiyle ilgilenir.

1 | 2 | 3 | 4

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © 2007

    Back to TOP