NİETZSCHE’NİN İNSAN ANLAYIŞI - 1

Felsefe tarihinde “insan sorunu”, Nietzsche ile bir filozofun temel araştırma problemi ve hareket noktası olmuştur. Çünkü Nietzsche’de diğer bütün problemler insana göre, yaşayan insana göre, yaşam ile doğrudan doğruya olan ilgileri bakımından kavranmaya ve değerlendirmeye çalışılıyor. Nitekim o, “felsefi düşünce tarihinin getirdiği problemlerle, ancak kendi gözüyle kavramaya çalıştığı realite bakımından hesaplaşır; problemleri, meslekten ya da kürsü filozoflarının bıraktığı yerden değil, hep kendisinden ve çağından hareket ederek ele alır; sonra da bu çağı oluşturan ve temelini meydana getiren problemlerden realiteye, insan realitesine dalar.”

Nietzsche, insan konusunu temellendirirken, meseleye eski Yunan felsefesinin değerler problemini ele alarak girer. Ona göre, söz konusu dönemde geçerli olan değerler problemi, bir erdem problemi olarak kendisi gösterir. Erdemler basamaklandırılır, bu basamakların en tepe noktasına da belli bir en yüksek erdem (iyi) yerleştirilir. Böylece bu görüş, değerleri ancak bir moral değerler olarak görür ve çeşitli ayrıntıları ve yoğunluk dereceleri ile Nietzsche zamanına kadar gelir.

Burada tek ödev, “daha iyi olma” çabasıdır. Diğer bütün her şeyin, bunun için bir araç olmaktan öte bir anlamı yoktur. Nietzsche’ye göre, Sokrates’in düşüncesinde temelini bulan bu ahlak görüşü, insan yaşamına aykırı bir değerler görüşüdür. Çünkü böyle bir görüş, yaşamı iyice yaşamın kıskacına alan bir görüştür. Ayrıca böyle bir görüş, yaşamın doğal haklarını görmezlikten gelen, yaşamı yoksullaştıran, kısaca insanın yapısına aykırı bir görüştür.

Yunan trajik çağının sonrasında ortaya çıkan, başta Hıristiyanlık kültürü olmak üzere yeni kültürlerin de Nietzsche açısından büyük sorunları vardır. Çünkü bu yeni kültürler, “insan yaşamının bir tek yanını öne çıkarmak, yaşamı moral bir oluş olarak görmek isteyen, insan başarılılarını ve insanla ilgili her şeyi de bu açıdan değerlendirmek” gibi bir yanlışa saplanmaktadırlar. Oysa Nietzsche’de değerler ile ilgili problemler, bir ahlak (moral) problemi olarak değil, insanın bütün yapıp ettikleri ile ilgili bir konu olarak ele alınır. O, “iyi-kötü zıtlığına dayanan ve bu dünyadaki gerçek hayatı mahkûm eden ahlakın karşısına, hayatı olduğu gibi ve bütün yönleriyle yaşayan insan hayatını koyar.”

Nietzsche moral kavramını, bir değerlendirme tarzı olarak, yani bir şeylere iyi, bir şeylere kötü değer yargısında bulunmak şeklinde algılar. Yapılması veya yapılmaması gerekenler şeklindeki değerler tablosu ise, insandan insana, çağdan çağa değişen değer yargılarıdır. Nietzsche’ye göre, bu şekilde algılanan göreli bir değerler tablosundan uzak durmak gerekir. Onun ifadesi ile, “ahlaksal olan diye bir şeyden bahsedilmez, ancak olayların ahlaksal bir yorumundan bahsedilebilir.” Bu bağlamda Nietzsche açısından, iyi ve kötünün ötesinde kalmak gerekir. Nitekim onun, bu konuda, aynı adı taşıyan bir eseri de [ yinin ve Kötünün Ötesinde] vardır. Nietzsche’nin “iyi ve kötünün ötesinde” sözüyle dile getirmek istediği “öte” kavramı, “belli bir ahlaki değer yargılarının dışında olma, bunlara dayanarak yargılamamadır.” Nietzsche’nin istediği şey, yeni bir değerlendirme tarzı idi. Burada söz konusu olan, varlığın hayat şartlarıyla sıkı bir ilişki içinde değerlendirilmesidir.

Nietzsche’nin yeni bir değerlendirme tarzı oluştururken yapmak istediği şey, insandan hareket etmek, hemen her fırsatta insanı araştırmaktır. Ancak insanı bilen bir kişi, şeyleri doğru olarak, tabii değerlerine uygun olarak değerlendirebilir. Çünkü realite, hayat, olup biten her şey moral dışıdır; değişmez moral diye bir şey yok, ancak moral yorumlamalar, moral değerlendirmeler vardır.”

Nietzsche’nin değerler sözüyle dile getirmek istediği şey, “bütün insan başarıları, en dar anlamından en geniş anlamına kadar bütün insan başarıları, insanın her şeyi – düşünceleri, ülküleri, bilimi, sanatı, felsefesi, dini, moralleri, tarihidir.” Kısaca onun anlamlı gördüğü her şey birer değer olarak kabul edilmektedir. Böylece Nietzsche’de değerlerin yeniden değerlendirilmesi nedir? diye sorulduğunda verilecek cevap şöyle olacaktır:

Realitenin, olup biten her şeyin ve insan başarılarının tabii değerini, insan hayatı için taşıdıkları değeri görmek, geçerlikte olan moralin dışında, çağı yöneten değerlerin dışında, iyi ve kötünün ötesinde değerlerin değerini biçmek; bunu da yeni bir başarıyla, belli bir insan başarısı alanında yeni bir adımla göstermek. Bu da gösteriyor ki, Nietzsche’nin ortaya koymaya çalıştığı, yeni değerlendirmelerin mihenk taşı “insan” olmaktadır. Ancak burada bir ayırım yapmak gerekiyor: yeni değerlendirmelerin ölçüsü olan insan, sıradan bir insan değil, başkalarının gözlüğü ile realiteye bakmayan, mevcut kalıpların ötesine çıkarabilen ve böylece yepyeni değerler ortaya koyan insandır.

Nietzsche zamanına kadar bütün ahlak filozofları, insan davranışlarının, tek tek eylemlerin başkalığı üzerinde durmuşlardır. Kişilerin yapıp ettiklerini, tek tek eylemlerini, gerçeklikte olan morale uygun olup olamamaları bakımından “ahlaklı” ya da “ahlak dışı” eylem diye adlandırmışlardır. Oysa Nietzsche’ye göre insanı bu şekilde ayırmanın bir varlık temeli yoktur. Bir eylem, kendi başına bir eylem, ne ahlaklı ne de ahlaksızdır; onun anlamı ve değeri, onu yapan insanın bütünlüğüyle, öz yapısıyla ilgilidir; ancak onu yapan insan bütünlüğüyle göz önünde bulundurulduğunda anlaşılabilir ve değerlendirilebilir, anlamı ve değeri kavranabilir. Böylece Nietzsche’de tek tek eylemleri ahlaklı ve ahlak dışı diye ayırma bir yanılmadır. Bu yanılmanın en temel nedeni ise, daha sonra bahsedeceğimiz “sürü insanı”na ait bir değerlendirme biçimidir.

Nietzsche, genel felsefesi itibariyle irrasyonalist bir bakış açısından hareket etmektedir. Ona göre, dünyayı akılsal yoldan kavrama girişimlerinin tümü, birer basitleştirme faaliyetidir. Önemli olan, yaşamın zenginliğinden yola çıkarak, dünyayı anlamaya çalışmaktır. Buradan hareketle Nietzsche, felsefe denilen insan etkinliğinin, dünya hakkında bir rasyonel kurgu ortaya koyma işi değil, yaşamdan yola çıkan, yaşamayı aydınlatmaya yönelik bir düşünme çabası olduğunu düşünür. Bu bağlamda Nietzsche bir yaşam filozofudur. Ve o yaşamayı bir karmaşa, değişken ve sürekli etki halinde olan bir oluş olarak anlar. Böylece Nietzsche’de “yaşama bir oluş olarak, nedensiz, ereksiz, sonuçsuz bir akıştır; bir organik ve fizyolojik süreçtir; bir gerilimdir, azalan ve çoğalan kuvvetlerin birbirleri içinde girmiş bir hareketidir. -Bir güçler karmaşası ve güçler savaşıdır… ve tam da bu anlamda yaşam, sürekli tekrardır, karşıtların oyunudur” Dolayısıyla Nietzsche’de yaşamın her evresi yeni bir oluş, yeni bir yaratma demektir.

Modern insanın sorunlarını kendince çözmeye çalışan Nietzsche, tabir yerinde ise, her şeyi bir kenara bırakarak, tam dikkatini değerler alanına, başka bir ifade ile bir yaşam felsefesine yöneltmiştir. Yeni değerler sunmaya, yeni değer tabloları oluşturmaya çalışan Nietzsche, doğaları farklı olsa da tüm insanda ortak olan bir öğenin bulunduğunu söyler. Bu öğe, güç isteği ya da çevreye egemen olma dürtüsüdür. Ona göre, bütün varlığın temelinde, daha güçlü olmaya yönelmiş bir istek, bir irade vardır. Nietzsche, canlı olanın, yaşayanın bulunduğu her yerde güçlü olma isteğinin bulunduğu söyler. Çünkü yaşamın temel nedeni güçlü olma isteğidir. Böylece Nietzsche’de insanoğlu yalnızca kendini korumaya çalışan bir varlık olarak değil, aynı zamanda güçlü olama isteğiyle kendini belirginleştiren bir varlık olarak görülür. Çünkü insanoğlunun temel isteği, “güçlü olmak” isteğidir.

Bu bağlamda, Nietzsche’ye göre, insan için mutluluk, hazda değil, güçlü olmaktadır. Böyle bir mutluluğa varmak ise, “sert bir disiplini” gerektirir; çünkü hayvani içgüdülere, basit hazlara kapıldığı sürece, insan gerçek ve üstün güçten yoksun kalır. Duygularını, eğilimlerini yücelten insan, hayvanların içinde bulunduğu durumdan sıyrılarak yücelir ve gerçek insan olur. Söz konusu bu ideal insan ise daha sonra açıklayacağımız üzere “üstinsan”ın ta kendisidir.

Nietzsche’ye göre, üstinsan, insanoğlunun bir amacıdır. O, insanın yenilmesi, aşılması gereken bir varlık olduğunu söyler. Her varlık kendisinden üstün bir şey yaratmıştır. Bu yüzden, insanın da kendisini aşması gerekir. Örneğin, maymun, insanın gözünde ne ise, insan da üstinsanın gözünde o olmalıdır. Böylece yeryüzünün anlam ve amacının üstinsan olduğunu söyleyen Nietzsche için, insan doğasına yaraşan, güçlü, korkusuz ve acımasız olmaktır.

İnsanın yeni değerler yaratması gerektiğini düşünen Nietzsche’ye göre, İnsan, değerleri hazır bulamaz, çünkü değerleri ona aktaracak hiç kimse yoktur. İnsanoğluna, iyinin ve kötünün ne olduğunu anlatacak, açıklayacak ve kabul ettirecek üstün otoriteler bulunmamaktadır. İnsan yapayalnızdır ve hayatının anlamını, bağlanacağı değerleri yeni baştan özgürlük içinde kendisi yaratmak zorundadır.

Öte yandan Nietzsche, sosyalistlerin sistemleştirdiği şekliyle, bütün insanların eşit olduğu yönündeki düşünceye karşı çıkar. Ona göre insanlar eşit değildir ve standart bir insan tipinden bahsedilemez. İnsanlar hem bilinç seviyelerine göre, hem de fizyolojik durumlarına göre farklı tipler oluştururlar. Çünkü Nietzsche’ye göre bütün insanlar aynı sözleri kullansalar da başka başka dilleri konuşur; aynı şeylere baksalar da başka başka şeyler görür. Realiteyi değerlendirmeleri başka başkadır; çünkü onlar başka başka yapıda insanlardır. Bir insanın değerlendirmeleri, onun ruhunun kendi yaşama şartları olarak ve kendi ihtiyacı olarak neyi gördüğünü ele verir.

Bu bağlamda Nietzsche’de insanlar realiteyi görebilme veya görememeleri açısından realiteyi başka başka tarzlarda değerlendirirler. Buna göre de insanlar realiteyi değerlendirmeleri bakımından genelde üç ana tipte toplanabilirler. Bunlar sırasıyla sürü insanı, özgür insan ve üstinsan ya da trajik insandır. Ancak bu üç insan tipinin yanında Nietzsche’de bir dördüncü insan tipi de vardır. Bu da “yırtıcı hayvan” tabirini kullandığı insan tipidir. Bu insan tipi, diğerlerine göre Nietzsche’de çok az incelenen insan tipidir. Biz de bu insan tipi üzerinde fazla durmadan, onun insan anlayışında yer alan diğer üç insan tipi üzerinde duracağız.

Sürü İnsanı

Nietzsche’ye göre sürü insanı kimdir? Sürü insanı günlük dilde “kötü insan” denilen, ahlak kurallarına saygı göstermeyen insan ya da yığın insanı değildir. Sürü insanı, ahlaklı insandır. Her çeşidiyle sürü insanı, gerçeklikte olan ahlakın ve onun gereklerinin sınırları içinde var olan, yapıp ettiklerini değerlendirmelerini bu ahlakın değer yargılarına uydurmaya çalışan insandır.

Sürü insanı için, bütün değerlerin, insan ile ilgili her şeyin değerlendirilmesi kendisinden önce yapılmıştır. Kişinin tek yapacağı, bunlara göre yaşamak, yapıp ettiklerini bu değer yargılarına göre ayarlamaktır.

Sürü insanı için söz konusu ahlak ve onun değer yargıları tartışma konusu bile değildir. Çünkü sürü insanı için, bunları tartışma konusu yapmak ahlaksız davranışta bulunmaya eştir. Bu konuda özgür olabileceğinin farkında bile olamayan sürü insanının yaptığı tek şey, söz konusu ahlaka boyun eğmektir. Bu yüzden sürü insanının yapıp ettiklerini yöneten, olayları ve durumları kendi gözleriyle görmesine dayanan kendi değerlendirmeleri değil, geçerlikte olan ahlakın değer yargılarıdır.

Nietzsche’ye göre, insanların var olduğu bütün zamanlar boyunca insan sürüleri de (aile grupları, topluluklar, kabileler, halklar, devletler, kiliseler) var olmuştur. Her zaman küçük sayıdaki buyurucularla karşılaştırıldığında boyun eğenlerin sayısı çok olmuştur. Dolayısıyla boyun eğmenin, insanlar arasında en iyi ve en uzun uygulanan eğitim olduğu kolayca varsayılabilir. Ortalama olarak her bir boyun eğme gereksinmesi doğuştandır; bir çeşit formal vicdan olarak, bizden talep ettiği şudur: “Herhangi bir şeyi koşulsuz olarak yapmalısın.” Bu gereksinme kendi kendini yerine getirmeye çalışır, formunu bir içerikle doldurarak; gücüne, sabırsızlığına, gerilimine göre, kaba bir iştah olarak şeyleri yakalar, çok az ayrım yapıp, kulağına bağırılan her şeyi kabul eder.
1 | 2 | 3

facebook

twitter

İzleyiciler

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP