OSMANLI VE TÜRK FELSEFE GELENEĞİ

1.BÖLÜM

KLASİK DÖNEM

Yunan tarzında felsefe veya saf felsefe gelenegi


Bugün dilimizde kullanılan felsefe ve filozof sözcükleri, Yunanca philo-sophia ve philo-sophos sözcüklerinden gelmektedir: Felsefe, philo-sophia sözcügünün arapçalaşmış şeklidir. Filozof sözcügünün eski dilimizdeki karşılıgı ise philosophos’un arapçalaşmış şekli olan feylesof idi. Sonuç olarak bu iki sözcük Batı dünyasında oldugu gibiİslam dünyasında da felsefenin temelde antik Yunan kaynaklı bir etkinlik olduguna işaret etmektedir.

Burada "klasik dönem"le kastettigimiz,İslam kültürünün veya uygarlıgının klasik dönemidir. İslam kültüründe, klasik dönem diye adlandırılmayı hak eden dönem, MS VIII- IX. yüzyıllarda başlayıp XI-XIII. yüzyıllarda zirvesine erişen ve XIV-XV. yüzyıllardan sonra ise yerini duraklamaya ve gerilemeye bırakan büyük kültür ve uygarlık dönemidir.

Bu dönemde İslam dünyasında askeri ve ekonomik alanda, şehircilik, mimari alanında kaydedilen büyük gelişmeler yanında dar anlamda entelektüel alanda, yani bilim, sanat, edebiyat vb. alanında da önemli başarılar elde edilmiştir. Bu çerçevede olmak üzere bu dönemin başlarında daha eski ve büyük diger uygarlıklardan (Hint,İran, Yunan)İslam uygarlıgına kazandırılmış şeylerin içinde bilim ve felsefeyle ilgili eserler de vardır. MS özellikle IX. yüzyılda çeviriler yoluylaİslam dünyasına kazandırılmış olan antik Yunan bilim ve felsefe mirasının arkasından,İslam uygarlıgında da büyük bir bilim ve felsefe hareketi ortaya çıkmış, adları bugün de düşünce bilim, felsefe ve düşünce tarihinde belli bir önem taşıyan bazı bilim adamları (Biruni, ibnü Nefis,İbni Heysem,İdrisi, Harezmi, Ömer Hayyam vb.) ve filozoflar (Farabi,İbni Sina,İbni Rüşt,İbni Tufeyl,İbni Haldun vb.) yetişmiştir.

1.İslam’ın klasik döneminde belli başlı felsefe etkinlikleri

Sözünü ettigimiz bu klasik dönemdeİslam dünyasında yaptıkları işe, yazdıkları eserlere, bu eserlerde ortaya koydukları düşünce ve sistemlere bakarsak esas olarak üç tür faaliyeti, bu faaliyetlerle meşgul olan üç tür insanı, bu faaliyetleri içine alan üç farklı gelenegi felsefe adı altında toplayabiliriz. Bunlar:

a) Farabi,İbni Sina,İbni Rüşt gibi kelimenin asıl anlamında filozofları ve bunların eserlerini, düşüncelerini içine alan Yunan tarzında felsefe gelenegi veya saf felsefe gelenegi,

b) Nazzam, Cahiz, Gazali gibi felsefe kelimesinin biraz daha geniş anlamında tanrıbilimci düşünürleri -İslam kültürü içindeki özel adlarıyla Kelamcıları- ve bunların eserlerini, sistemlerini içine alan tanrıbilimsel düşünce gelenegi- yineİslam kültüründeki özel adıyla Kelam’ı-,

c) Hallac Mansur, Muhyiddin-i Arabi, Mevlâna Celâleddin-i Rûmî gibi kişilerin ve bunların eserleri ve düşüncelerinin temsil ettigi mistik veya gizemli düşünce gelenegidir (Bu sonuncu gelenek içinde yer alan düşünürlere İslam kültüründe mutasavvıf veya tasavvufçu, onların yaptıkları işe veya içinde yer aldıkları düşünce ve yaşama hareketine geniş olarak tasavvuf hareketi denir).

Bu üç gelenege bir ölçüde her üçünden de ayrı bazı özellikler taşıyan siyasal bilgelik gelenegi veya hükümdarlara ögütler gelenegi diyebilecegimiz bir dördüncü gelenegi ve bu gelenek içinde yer alan Nizamülmülk, Turtuşi gibi yazarları ekleyebiliriz.

Bu bölümde bu gelenekler içinde özel olarak birincisini, yani Yunan tarzında felsefe veya saf felsefe gelenegini, saf filozoflar hareketini ele alacagız. Ancak daha önce bu farklı gelenekleri "felsefi" gelenekler olarak adlandırmamıza imkan veren şeyin ne oldugunu, öte yandan bu gelenekler içinde yer alan düşünürlerin birbirlerinden hangi ana veya tipik özellikleriyle ayrıldıklarını ortaya koymak üzere giriş mahiyetinde birtakım temel bilgiler vermeyi gerekli görmekteyiz.

a. Felsefe kavramının tarih içindeki degişimi

"Felsefe Nedir?" başlıgını taşıyan ikinci bölümünde, felsefenin ne oldugu, ana özelliklerinin neler oldugu konusunda bazı bilgiler verilmiş, bazı belirlemeler getirilmiştir. Bu belirlemeler arasında birinci olarak felsefenin bugün artık bir bilim, herhangi bir varlık alanıyla ilgili olarak kesin ve güvenilir bir bilgiler toplulugu olmadıgı üzerinde durulmuştur.İkinci olarak felsefenin bugün bir yaşama sanatı, bir ahlak olarak görülmedigi noktası da vurgulanmıştır.

Birinci noktayla ilgili olarak, felsefenin bugün bir bilgi olmaktan çok bilgi üzerine bir düşünme, bilginin bilgisi veya ikinci dereceden bir bilgi olarak kabul edildigini gördük. Yeni Çag’dan itibaren bilimlerin felsefeden ayrıldıkları, XVII. yüzyılda Galile ile fizigin, XVIII. yüzyılda Lavoisier ile kimyanın, XIX. yüzyılda C. Bernard ile biyolojinin felsefeden ayrılıp bagımsızlıklarını ilan ettiklerini biliyoruz. Yine XIX. yüzyıldan bu yana ortaya çıkan gelişmelerle birlikte uzun bir süre filozofların yetki ve uzmanlık alanları içinde oldukları kabul edilen insanla ilgili konuların da bugün artık felsefenin alanı dışına çıkarıldıkları, ekonomi, sosyoloji, psikoloji gibi özel olarak insanı ve insanın faaliyetlerini konu alan araştırma dallarının bugün felsefenin dışında birer bilimsel disiplin olarak özerkliklerini tesis ettiklerini gözlemledik.

İkinci noktayla ilgili olarak, insanlara davranış kuralları teklif eden felsefi sistemlerin, dünyayı açıklama iddiasında olan felsefi sistemler kadar farklı ve çeşitli oldugunu, felsefede bir teorem veya bir fizik yasasıyla aynı planda "dogrular" olmadıgını, her filozofun kendisinden önce gelen filozofları reddettigi ve kendi payına da kendisinden sonra gelenler tarafından reddedildigini, dolayısıyla insanlara dogru yaşama kuralları teklif etme iddiasında olan felsefelerin de inandırıcılıklarını büyük ölçüde kaybetme durumunda olduklarını tespit ettik.

Bununla birlikte ögrenci, felsefenin yaratıcısı olan eski Yunanlıların felsefeyi hiç de böyle bir şey olarak anlamadıklarını da görmüş olmalıdır. "Felsefe Nedir?" bölümünde işaret edildigi üzere Yunan filozoflarına göre felsefe hem bir bilgi idi, hem de bir yaşama sanatı, hem dogru ve güvenilir bir bilgiler toplulugu, hem de bir kurtuluş reçetesi, bir mutluluk formülü idi. Yine bu bölümde gördügümüz gibi, eski filozoflara göre bu iki kavram arasında sıkı bir ilişki de vardı: Felsefe bizi kurtuluşa götürecek olan bilgi idi ve Sokrates’e göre ahlak bakımından yanlış davranışta bulunan bir kişinin böyle davranmasının nedeni sadece ve sadece bilgisiz olmasıydı.

O halde felsefenin konusu ve amacıyla ilgili olarak, en azından son birkaç yüzyıldan bu yana önemli bir anlayış farklılıgının ortaya çıkmış oldugu bir gerçektir. Bilimlerin felsefeden ayrılması, bagımsız varlıklarını ortaya koymaları, gerçekten felsefenin alanını çok büyük ölçüde daraltmıştır. Öte yandan filozofların zaman içinde birbirlerinden çok farklı, hatta birbirlerine tamamen zıt yaşama sanatları, ahlaklar teklif etmeleri felsefenin bir ahlak, bir kurtuluş reçetesi olarak degeri üzerinde de ciddi şüpheler yaratmıştır. Ancak bu itiraz, şüphe ve gelişmelere ragmen felsefe ortadan kalkmamış ve alanı, işlevi ve amacı üzerine son iki üç yüzyıl içinde yapılan sayısız tartışmaya ragmen günümüze kadar varlıgını devam ettirmiştir.

Şimdi bunun bir nedeni, daha önce işaret edilmiş oldugu gibi, felsefenin kendisine yeni birtakım konular bulması veya kendisini yeni bir biçimde tanımlaması ise -örnegin o artık evren hakkında, varlık hakkında bir bilgi degildir, birinci dereceden bir bilgi degildir; ancak bilginin bilgisi, bilimler tarafından insanlara saglanan bilgi üzerinde bir düşünme, bu bilginin sorguya çekilmesi, aydınlıga kavuşturulmasıdır-, bir başka nedeni de bilimin yetki alanı içinde olmayan bazı soruların, metafizik denen soruların varlıgını hala korumaya devam etmesidir -örnegin yine bu kitapta çeşitli yerlerde kendisine işaret edildigi üzere "Neden hiçbir şey yok degildir de bir şey vardır?" sorusu-. Öte yandan "Felsefe Nedir?" bölümünde hatırlatıldıgı üzere teknigin, insana eylem araçları vermesine karşılık insan davranışına kılavuzluk etmesi gereken erekler üzerinde tamamen sessiz kaldıgını görmekteyiz. Başka deyişle bilim olguları açıklamasına ve onlara hükmetmemize imkan vermesine karşılık degerler, idealler, erekler alanıyla ilgili olarak bize herhangi bir şey söylememektedir. Bugün dünyayı degiştirmek, hatta eger istersek onu tamamen ortadan kaldırmak gücüne sahip oldugumuzu biliyoruz. Ama dünya üzerindeki herhangi bir degişikligi niçin ve hangi yönde yapmamız gerektigi konusunda ne bilim, ne onun uygulaması olan teknigin veya teknolojinin bize herhangi bir şey söylemedigini, söyleme gücüne sahip olmadıgını da anlamış bulunuyoruz. Tek cümleyle degerler, idealler, erekler alanı, iyi ve kötünün, dogru ve yanlışın, haklı ve haksızın, adil olan veya olmayanın alanı, bilimin ve teknigin ilgi ve yetki alanı dışında bulunmaktadır. Böylece felsefe günümüzde bir de degerler, erekler alanında makul insani konuşmayı mümkün kılan bir faaliyet olarak karşımıza çıkmaktadır.

b. Felsefi yöntem ve akıl yürütme

Ancak bütün bunlardan daha da önemli olan ve felsefenin, felsefi düşüncenin, felsefi akıl yürütmenin ilk ortaya çıktıgı günden bu yana degişmez bir karakteristigini oluşturmuş ve felsefi bir düşünceyi felsefi bir düşünce, felsefi bir kanıtlamayı, felsefi bir kanıtlama, kısaca felsefeyi felsefe kılmış olan bir ana özelligi vardır. Bu, felsefenin konusu, ilgi alanı veya amacıyla degil de yöntemiyle ilgili olan bir özelliktir. Felsefeyi konusu, problemleri ve eregi, amacı bakımından tanımlamamız mümkün oldugu gibi, bütün bunlardan daha önemli ve daha dogru olarak yöntemi bakımından, konularını ele alma veya amacına ulaşma tarzı bakımından da tanımlayabiliriz. Bu açıdan ele aldıgımızda felsefe veya felsefi kuramlar "her şeyden önce içerikleri bakımından, ortaya koydukları sonuçlar bakımından degil, düzgün ve kesin bir biçimde yöneltilen bir düşüncenin örnegini vermek bakımından degerlidirler". Başka deyişle felsefeyi felsefe yapan ne konusu, ne amacıdır, yöntemi, düşünme biçimidir, Kant’ın dedigi gibi onun "kendisini akılsal nedenlerle meşrulaştırabilme, haklı çıkarma iddiasında olan entelektüel bir faaliyet biçimi" olmasıdır. Bununla kastedilen, felsefi düşüncenin düzgün, tutarlı, sistemli, birlikli bir akıl yürütme olması, iddialarını veya sonuçlarını akla dayanan (rasyonel) nedenlerle haklı çıkarma, kanıtlama gücüne sahip olmasıdır. "Felsefe Nedir?" bölümünde felsefi düşüncenin bu ana özelligiyle ilgili olarak Kant’ın bir başka önemli cümlesi zikredilmiştir: "Ögrenilmesi mümkün olan felsefe yoktur. Ancak felsefe yapmanın kendisi ögrenilebilir."

Kant’ın bu cümlesinde felsefenin sonuçlarına degil, bu sonuçları ileri sürmesine imkan veren akıl yürütme biçimine, kanıtlama yöntemine işaret ettigi açıktır. Kant’ın demek istedigi, felsefede sonuçların önemli olmadıgı veya bir filozofun düşüncesinin sonuçlarını ögrenmenin önemli olmadıgı, önemli olanın felsefe yapmanın, yani felsefi olarak düşünmenin kendisi oldugudur.

İşte konuya bu açıdan, yani felsefi düşünmenin özelligi, felsefi akıl yürütme yönteminin kendisi açısından bakarsak Ortaçagİslam dünyasında ortaya çıkan yukarda sözünü ettigimiz farklı etkinlikleri felsefi bir etkinlik olarak nitelendirebiliriz. Gerek bu bölümün konusunu oluşturan saf felsefe veya Yunan tarzında felsefe gelenegi, gerekse diger üç gelenek, yani tanrıbilimsel düşünce veyaİslam uygarlıgındaki adıyla Kelam (teoloji), mistik düşünce veyaİslam uygarlıgındaki adıyla tasavvuf, nihayet siyasal bilgelik veya İslam’daki adıyla hükümdarlara ögütler gelenekleri, bu geleneklere ait düşünürlerin iddialarını felsefi olarak ortaya koyma, yani mantıklı, tutarlı, sistemli akıl yürütmelere dayanarak kanıtlama ve savunma çabasında olan hareketler olmaları bakımından felsefi olarak adlandırılmayı hakketmektedirler.

2. Yunan tarzında felsefe gelenegi

3. Yunan tarzında felsefe geleneginin temel iki tezi

4. Müslüman filozofların klasik antik felsefi problemler karşısındaki tutumları

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP