3. Yunan tarzında felsefe geleneginin temel iki tezi

Şimdi özel olarak Farabi, İbni Sina, İbni Rüşt gibi kelimenin asıl anlamında filozofların temsil ettigi saf felsefe hareketine veya Yunan tarzında felsefe gelenegine geçelim. Bu gelenek içinde yer alan filozoflar felsefenin varlık, bilgi, ahlak gibi özel ilgi alanlarıyla ilgili konularda aynı görüşleri, aynı tezleri savunmazlar. Ancak felsefenin kendisinin ne oldugu konusunda benzeri bir görüşe sahiptirler. Başta Farabi, İbni Rüşt olmak üzere Müslüman filozofları, antik filozofların kendi aralarında çeşitli konularda görüş ayrılıgı içinde olduklarını bilmez degildirler. Örnegin, onlar Atina okuluna mensup Platon ve Aristoteles’in bilginin imkanına inanmalarına ve bizim başlıca bilgi kaynagımızın akıl oldugunu savunmalarına karşılık sofistlerin şüpheci olduklarını, bilginin mümkün olduguna inanmadıklarını bilirler. Sonra yine onlar Platon ve Aristoteles gibi başta gelen antik filozofların Tanrı’nın, hatta tek bir Tanrı’nın varlıgını kabul etmelerine karşılık Sokrates öncesi döneme mensup filozofların, Doga filozoflarının maddenin ve evrenin ezeli oldugunu, dolayısıyla bir yaratıcıya ihtiyaç göstermedigini düşündüklerini bilirler. Aynı şekilde kendilerinden önce yaşamış antik çag filozoflarının mutlulugun ne oldugu konusunda da farklı görüşler savunduklarını, örnegin, Epikuros’un onu hazza indirgemesine karşılık stoacıların mutlulugu dünyaya, dünyanın acılarına metin bir şekilde tahammül etmede aradıklarının bilincindedirler. Bununla birlikte onlar, bu farklı görüşlerin felsefenin başlangıç dönemine ait acemiliklerden, ilk filozofların el yordamı ile hareket etmelerinden kaynaklandıgını düşünürler. Onlara göre gerçek, dogru, mükemmel bir felsefe yanında yanlış, sahte, sakat felsefeler de vardır. Hakiki filozoflar yanında filozof gibi görünen ama gerçekte öyle olmayan sahte filozoflar vardır. Hakiki felsefe, kesin dogrulardan meydana gelen ve bütün akıllı insanların, filozofların üzerinde uyuşmak durumunda oldugu bir çeşit bilimdir, hatta düpedüz bilimdir.

Bu görüşü son derece bilinçli bir biçimde ortaya atan ilk Müslüman filozof, MS IX-X. yüzyıllarda yaşamış (870-950) Türk asıllı Farabi olmuştur. Farabi, dogru felsefe ile yanlış felsefe, gerçek filozofla yalancı filozof arasında bir ayrım yapmakla kalmaz, aynı zamanda İlkçag’ın iki büyük filozofu olan Platon ile Aristoteles’in felsefenin bütün büyük meselelerinde aynı görüşleri savunduklarını düşünür ve bunu göstermek üzere de bir eser yazar.

Saf felsefe gelenegine ait olan Müslüman filozofların üzerinde anlaştıkları ikinci önemli bir husus, bu bilim özelligine sahip olan gerçek felsefeyle dogru bir şekilde anlaşılan dinin temelde birbirlerine benzedikleri, birbirlerine ters düşmedikleri görüşüdür. Başka deyişle, gerçek felsefe, aynı zamanda gerçek dini temsil eder veya gerçek felsefeyle gerçek din birbiriyle çatışmazlar. Onlarİbni Rüşt’ün deyişiyle "süt kardeşi"dirler. Daha genel olarak ifade etmek gerekirse sözünü ettigimiz Müslüman filozoflara göre akılla iman arasında bir çelişki yoktur. İslam’ın veya imanın tasdik ettigi şeyi felsefe veya akıl da söyler, onaylar veya felsefenin, aklın söyledigi şey, dinin, imanın söyledigi şeye aykırı degildir. Örnegin, Kur’an’a göre Tanrı vardır ve tek bir Tanrı vardır. Farabi ve diger Müslüman filozoflara göre felsefe, Sokrates öncesi dogacı filozofların eksik, henüz mükemmelleşmemiş felsefeleri degil de Platon, Aristoteles’in temsil ettigi felsefe, tanrıcı (teist) felsefe de bunu söyler. Hatta bununla kalmaz, gerçek felsefe Kur’an’ın kendisine inanılmasını emrettigi bu Tanrı’nın varlıgını akılsal olarak da kanıtlar. Örnegin, evrenin kendisi bakımından mümkün oldugunu, mümkün bir şeyin ise kendisini imkandan gerçeklige çıkaracak zorunlu bir varlıga ihtiyaç gösterdigini, bu zorunlu varlıgın ise Tanrı oldugunu gösterir.

Felsefe sadece Tanrı’nın varlıgı ile ilgili olarak degil, Tanrı’nın özellikleri veya sıfatları, gelecek bir hayatın, yani Cennet ve Cehennem’in varlıgı ile ilgili olarak da Kur’an’ın getirdigi şeyleri tasdik eder, dogrular, onların akılsal açıklamalarını verir ve kanıtlar.

a. Felsefe-din, filozof-peygamber ilişkileri

Ancak bu durumda ortaya şöyle sorun çıkar: Eger gerçek felsefe ile dogru anlaşılmış din, bir ve aynı şeyse onlar arasında ne fark vardır? Filozof ve peygamber bir ve aynı kişi midir? Eger felsefe ile din bir ve aynı şey, filozof ve peygamber bir ve aynı kişi iseler onlardan birinin varlıgı gereksiz degil midir? Bu sorulara bu gelenek içinde yer alan Müslüman filozoflar, temelde aynı olmakla birlikte ayrıntılarda ayrılan bazı cevaplar vermişlerdir. Bu cevaplarda ortak olan yan şudur: Felsefe ve dinin ilgilendikleri konular ve amaçları aynıdır, ancak bu konuları ele alış ve ifade ediş biçimleri ayrıdır. Bu ayrılıgın veya farklılıgın nedeni ise insanların genel olarak halk ve seçkinler olarak iki gruba ayrılmalarıdır. Halk, sıradan insan akıl sahibi degildir, soyut düşünceden, kavramdan anlamaz. Akılsal kanıtları kavrayamaz. O ancak somut örneklerden, duyusal benzetmelerden, mecazlardan anlar. Peygamber veya gerçek din sahibi, toplumun, insanlıgın bütününün kurtuluşunu hedefledigi için soyut, akılsal, bilimsel dogruları onların anlayış düzeylerine uydurarak temsillerle aktarır. Buna karşılık insanlar arasında hem akılsal kabiliyetleri var veya gelişmiş olan, hem de bilimle felsefeyle ugraşmak için kafi derecede boş zamanı bulunan seçkin bir grup vardır. Bunlar filozoflar veya bilim adamları, uzmanlardır. Onlar gelişmiş akılları sayesinde bu benzetmelerin, somut, tikel örneklerin gerisinde yatan hakikatleri oldukları gibi kavrama kabiliyetine sahiptirler.

Bir örnek vermek gerekirse sıradan insan Tanrı’yı ve onun niteliklerini insanbiçimci bir tarzda tasavvur etmekten kendini alamaz. Tanrı’yı maddi, duyusal bir varlık, bir baba veya kudreti sınırsız bir hükümdar olarak düşünür. Ona insanlar gibi öfke, sevinç, intikam vb. duyguları yakıştırır. Oysa filozof aklı sayesinde Tanrı’nın herhangi bir insani duyguya sahip olmadıgını, maddi, fiziksel bir varlık olmadıgını vb. bilir ve Tanrı kavramının kendisinden hareket ederek bütün bunları kesin bir biçimde kanıtlar. Bir başka örnek vermek gerekirse, sıradan insan, halk, gelecekte bizi bekleyen kaderi, Cennet veya Cehennem’i maddi duyusal terimlerle tanımlar. Cennet’te yaşanacak hayatı bu dünyadakine benzeyen maddi, duyusal, haz verici bir hayat olarak görür. Oysa filozof gelecek hayatta bizi bekleyen mutluluk ve azabın maddi, duyusal bir mutluluk ve azap olmadıgını bilir.

Filozof ve peygamber’in kendilerine gelince, bu konuda, Müslüman filozofları arasında bazı görüş farklılıkları vardır. Saf felsefe geleneginin gerçek anlamda kurucusu veya yaratıcısı olan Farabi, halk ile seçkinler arasında yaptıgı ayrımı filozof ve peygamberin kendilerine de taşır. Ona göre filozofun ana özelliginin gelişmiş bir akla sahip olmasına karşılık peygamberin güçlü yanı mükemmel ölçüde gelişmiş bir hayal gücüne sahip olmasıdır. Bundan dolayı peygamberin kendisinin de saf, soyut, kuramsal dogruyu hayal gücüne uyarlanmış bir biçimde alıp o şekilde halka iletmesine karşılık filozof saf hakikati soyut, kavramsal biçimde alır ve yine o şekilde açıklar (Bu görüş kelimesi kelimesine ilerde Spinoza’nın da benimseyecegi ve savunacagı görüştür). Zaman bakımından Farabi’den sonra gelen ve bazıları tarafından saf felsefe geleneginin son büyük temsilcisi olarak kabul edilenİbni Rüşt ise (XII. yüzyıl) Farabi’nin bu görüşünü benimsemez. O bir yandan Kur’an’da hem sıradan insana hitap eden maddi, duyusal ifadelerin, hem de filozofa hitap eden maddi-olmayan, duyusal olmayan sözlerin oldugunu kabul eder; öte yandan peygamber’in hem mükemmel biçimde gelişmiş bir hayal gücüne, hem de aynı ölçüde gelişmiş bir akla sahip olduguna inanır. İbni Rüşt’e göre her peygamber’in aynı zamanda filozof olmasına karşılık, bunun tersine her filozof aynı zamanda peygamber degildir. Bununla birlikteİbni Rüşt de sonuçta Kur’an’ın veya dinin esas olarak geniş halk tabakasına, çogunluga hitap ettigini, bundan dolayı da onda maddi, duyusal temsillerin en çok sayıda bulundugunu kabul eder.

b. Yunan tarzında felsefe gelenegi ve İslam olayı

Verdigimiz bu açıklamalar, saf felsefe gelenegi içinde yer alan filozofların sadece Yunan felsefesinden kendilerine intikal etmiş oldugu şekilde eski felsefe problemleri üzerinde düşünmedikleri, aynı zamanda İslam olayının yaratmış oldugu yeni kültürel, felsefi problemler üzerinde de kafa yordukları ve bu ikincilere felsefi ifadeler kazandırmaya, kavramlaştırmaya, onların felsefi açıklamalarını vermeye çalışmış olduklarını gösterir. Aslında bunda da şaşılacak bir şey yoktur. Gerçekten de hiçbir felsefe boşlukta ortaya çıkmaz ve boşlukta gelişmez. O, ele alıp işleyecegi problemleri içinde dogmuş oldukları kültürde bulur ve bu problemleri ele alır, onlara felsefi çözümler getirmeyi üstlenir (Marx, insanlıgın hiçbir zaman çözemeyecegi problemleri önüne koymadıgını söylemekteydi). Nitekim İslam olayının yaratmış oldugu dünyada öyle bazı yeni kavramlar, yeni problemler vardır ki bunların eski Yunan dünyasında karşılıkları yoktur. Örnegin, Yunan dünyasında tektanrıcı dinlerin temel kavram ve konuları olan peygamberlik, vahiy, tanrısal yasa (şeriat) gibi şeylerin herhangi bir karşılıgı yoktur. Dolayısıyla Yunan felsefesinin gündeminde, bu tür kavramların ele alınıp felsefi olarak açıklanması türünden kaygılar mevcut degildir. Yunan düşüncesinde yoktan yaratım gibi bir kavram veya olay da yoktur. Genel olarak tüm Yunan düşüncesi, Tanrı’yı ezelden beri var olan bir maddeye şekil kazandıran, onu biçimlendiren, karmaşa halinden düzenli hale, kaostan kozmosa geçiren bir yapıcı olarak tasarlar. Buna karşılık Yahudilik, Hıristiyanlık ve Müslümanlık gibi tektanrıcı dinler Tanrı’yı evreni, varlıgı iradesiyle yoktan varlıga getiren yaratıcı bir güç olarak tasarlarlar. Yunan düşüncesinde felsefe ile din arasında ilişkiler problemi vardır, ama bu problem tektanrıcı dinlerde, bu aradaİslam’da ortaya çıkan akılla iman arasındaki ilişkiler probleminden farklı bir problemdir ve dogrusunu isterseniz fazla önemi olmayan bir problemdir. Oysa Ortaçag Batı Hıristiyan düşüncesi için oldugu gibi sözünü ettigimiz dönemin tümİslam düşüncesinin,tümİslam felsefesinin ana problemi bu akılla iman arasındaki ilişkiler problemidir.

c. Batı hıristiyan düşüncesinde iman-akıl problemi

Batı Hıristiyan düşüncesinde bu problemle ilgili olarak başlıca iki tutum ortaya çıkmıştır. Bunlardan birincisi, Kilise babalarından biri olan Tertulianus’un "İnanıyorum, çünkü saçmadır" sözünde en keskin ifadesini bulunan tutumdur. Bu tutumun bir benzerinin XIX. yüzyılda Kierkegaard tarafından dile getirildigini de görmüştük. Kierkegaard, imanın konusu olan şeyi aklın tasdik edemeyecegini, inanmanın degerini zaten bunun verdigini, imanın akıldan degil iradeden kaynaklandıgını, hatta inancın insanın bilerek kendini uçuruma atması anlamına geldigini söylemiştir.İslam dünyasında da bunun benzeri olan bazı görüşleri, filozofların degil de tanrıbilimci (kelamcı) bazı grupların savundugunu Farabi bize, İlimlerin Sayımı adlı ünlü eserinde kelamcılara ayırmış oldugu bölümde söylemektedir.

Bu tutumlardan ikincisi Tertulianus’la aynı dönemde (MS II. yüzyıl) yaşamış olan bir diger Kilise babası olan Clemens’in dile getirdigi görüştür. Bu görüş de "Anlamak için inanıyorum" cümlesinde en veciz ifadesini bulmaktadır. Bu, iman dogrularının aynı zamanda akılsal oldugu, akla uygun oldugu, dolayısıyla akılla anlaşılabilecegi ve savunulabilecegi tezini içermektedir. Hıristiyan Ortaçag’ında bu görüşün en iyi temsilcisi bilindigi gibi Aziz Thomas’dır. Bugün de Katolik kilisesinin resmi görüşünü teşkil eden bu görüşü en işlenmiş bir biçimde ortaya atan Aziz Thomas, bununla birlikte Hıristiyanlıgın tümüyle akılsal oldugunu veya aklın tüm Hıristiyan inançlarını felsefi olarak açıklayabilecegini düşünmez. O, aklı imanın hizmetine koşar, felsefeyi tanrıbilimin hizmetkarı yapar, ama aklın, felsefenin akılsal olarak açıklayabilecegi Hıristiyan dogmalarının yanında, üzerlerinde görüş belirtemeyecegi birtakım başka Hıristiyan inançlarının, sırlarının mevcut oldugunu ileri sürer. Örnegin, Hıristiyanlıgın ana dogması olan Tanrı’nın üç şey, Baba, Ogul, Kutsal-Ruh oldugunu ileri süren Teslis dogmasını, Teslis’in sırrı olarak felsefenin, aklın yetki alanının dışına çıkarır.

Hıristiyan dünyasında dinin tümüyle akılsal oldugu, felsefenin üzerinde görüş belirtemeyecegi herhangi bir inanç unsuru bulunmadıgı görüşünü savunan hatırı sayılır bir düşünür yoktur. Buna karşılık Farabi’nin, onunla aynı ölçüde olmasa da İbni Rüşt’ün savundukları ise tam da bu üçüncü görüştür. Bunun saf Müslüman felsefe gelenegine ait düşünürlere karşı, Gazali gibi tanrıbilimcilerin nasıl öfkesini çekecegi ve bunun sonucunda Gazali’nin felsefeye nasıl saldıracagı, hatta bazı tezleriyle ilgili olarak onları nasıl kafirlikle suçlayacagını bir sonraki bölümde görecegiz.

1 Yorum

Adsız
24 Ağustos 2010 22:45  

sanırım aradığım şeylerin cevabını kısmen buldum, teşekkürler

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP