MODERNLiĞE GEÇiŞ DÖNEMi

2.BÖLÜM

Tanzimat ve meşrutiyetler


Türklerin de içinde yer aldıgı islam kültürü ve uygarlıgının klasik dönemi VIII-IX. yüzyıllarda başlayıp en parlak başarılarını XI-XIII. yüzyıllar arasında gösterdikten sonra XIV-XV. yüzyıllardan itibaren yerini duraklamaya ve gerilemeye bırakır. Osmanlı Devleti ise bildigimiz ise XIII. yüzyılın başında kurulup XX. yüzyılın ilk çeyreginde ortadan kalkar. O halde Osmanlı Devleti veya imparatorlugu’nun ömrünün en azından son üç yüzyılı islam uygarlıgının gitgide daha derin bir durgunluk ve karanlıga gömüldügü bir dönem içinde geçer. imparatorlugun son yüzyılı, XIX. yüzyıl veya "imparatorlugun en uzun yüzyılı" ise genel olarak diger islam ülkeleri ve toplumları gibi Osmanlı imparatorlugu’nun da modernleşmeye geçiş çabalarının başlangıçlarına tanıklık eder.

1. Osmanlı uygarlıgına toplu bakış

Osmanlı uygarlıgı, bazı bakımlardan başarılı bir uygarlıktır. Osmanlı uygarlıgının kendisinden evvel yaşamış ve kendisine benzeyen Roma uygarlıgı gibi özellikle hukuk, devlet teşkilatı, şehircilik, mimari, edebiyat gibi alanlarda kendi türünde olgun ve mükemmel eserler, kurumlar meydana getirmeye muvaffak oldugu kabul edilmektedir. Buna karşılık onun bizi daha yakından ilgilendiren bilimsel ve felsefi düşünce alanında herhangi bir önemli ilerlemeyi gösterememiş oldugu bir gerçektir. Onun bu alanlardaki etkinligi esas olarak islam’ın klasik döneminde ortaya konmuş olan felsefi düşünceleri, tartışmaları, akımları çogu kez ve herhangi bir yenilik kaygısında olmaksızın tekrarlamaktan ibaret olmuştur. Osmanlı kültür adamları, düşünürleri, yazarları Batı kültürünün XVII. yüzyıldan itibaren gerek bilim, gerekse felsefe alanında ortaya koydugu yeni buluşlara, yeni düşüncelere, yeni akımlara ise hemen hemen tamamen kayıtsız kalmışlar, hatta bu buluş, keşif ve düşüncelerden büyük bir çogunlukla habersiz olmuşlardır.

Osmanlılar mimari alanında Mimar Sinan gibi büyük bir mimar ve Süleymaniye, Selmiye camileri gibi Ayasofya ile boy ölçüşebilecek güzellikte mimari eserler meydana getirmişlerdir. Şiir alanında Fuzuli, Baki, Nedim, Şeyh Galib gibi üstün edebi mükemmelligi temsil eden şairlere sahip olmuşlardır. Resim alanında iran minyatürü ile boy ölçüşebilecek olgunlukta bir Osmanlı minyatür sanatından ve Levni gibi minyatür sanatçılarından söz etmek mümkündür. Ama tüm Osmanlı dönemi boyunca Gazali gibi veya Gazali çapında bir Kelamcı’ya, Muhyiddin Arabi ve Mevlâna çapında bir tasavvufçuya, Farabi veya ibni Rüşt’le aynı düşünce özgünlügü ve olgunluguna sahip Yunan tarzında felsefe gelenegine mensup bir feylesofa rastlamak mümkün degildir. Osmanlıların belki devlet teşkilatı alanında gösterdikleri başarının bir uzantısı veya paraleli olarak, siyasal bilgelik edebiyatı alanında bir ölçüde canlı ve önemli bir literatürlerinden ve bu literatür içinde yer alan Gelibolu’lu Mustafa Ali Efendi, Kınalızade Ali Efendi, Katip Çelebi gibi yazarlarından söz etmek mümkündür.

Osmanlı Devleti, Batı’da Ortaçag’ın yavaş yavaş ortadan kalkmaya başladıgı bir zamanda kurulmuş ve gelişmiştir. XIV. yüzyıl, Batı dünyasının birbiri ardından çok önemli degişmeleri, devrimleri yaşayacagı yeni bir dönemin başlangıç yüzyılıdır. Bu degişmeler bilindigi gibi Hümanizma, Rönesans, Reformasyon hareketleriyle başlar. Büyük cografi keşifler, kapitalizmin ortaya çıkışı, sanayi devrimi, XVII. yüzyıl bilimsel devrimi, ingiliz siyasal devrimi, merkezi ulusal devletlerin ortaya çıkışı, Aydınlanma, Büyük Fransız devrimi vb. gibi önemli ekonomik, siyasi, düşünsel devrimlerle devam eder.

Osmanlıların Avrupa’da geniş toprakları olan ve Batı dünyasıyla askeri, ticari, siyasi dogrudan ilişki içinde bulunan bir imparatorluk ve toplum olarak bu degişmelerden haberdar olmaması ve en azından bazılarından etkilenmemiş olması şüphesiz düşünülemez. Ama Osmanlı imparatorlugu’nun yöneticileri ve aydınları en azından kuruluş ve gelişme dönemindeki kendine yeterlik ve Batı’ya karşı üstünlük duygularının etkisi altında bu degişmelere uzunca bir süre kayıtsız kalmışlardır. Ama mutlaka bir tarih vermek gerekirse, II. Viyana bozgunundan sonra Batı’yla ilişkilerde Osmanlı imparatorlugu aleyhine degişen denge, XVIII. yüzyıl boyunca Avusturya-Macaristan imparatorlugu ve Çarlık Rusya’sı karşısında ugranılan askeri yenilgiler, Büyük Fransız Devrimi’nden sonra imparatorlugun çeşitli bölgelerinde ortaya çıkan ve onun devamı için büyük tehdit oluşturan yeni düşünce akımları, milliyetçilik, XVIII. yüzyılın sonundan itibaren Osmanlı yöneticilerinde imparatorlugun yaşayabilmesi için gözlerini Batı’ya çevirmek ve oradan bazı yenilikleri almak, imparatorlukta Batılı devletler ve toplumlar tarzında yeni birtakım düzenlemeler, reformlar yapmak ihtiyacını ve bilincini dogurmuştur.

a. Osmanlı modernleşmesinin özellikleri

Osmanlı yöneticileri, batılılaşmaya ve modernleşmeye pratik bir yaklaşımla girmişlerdir. Yapılması istenen, devletin veya imparatorlugun varlıgının güven altına alınması ve devamının saglanmasıdır. imparatorlugun varlıgına yönelen tehdit, şüphesiz esas olarak askeri bir tehdittir. Dolayısıyla, askeri reformlar önceligi oluşturmuştur. Batı tarzında teşkilatlandırılan yeni bir ordu kurmak, bu orduya yeni bir egitim verdirmek, yeni savaş teknikleri kazandırmak temel kaygı olmuştur. Bu çerçevede olmak üzere yeni okullar (istihkam ve yol için mühendislik okulu, cerrah yetiştirmek için askeri tıp okulu vb.) açılmıştır.

Ancak yeni düzenlemelerin (Tanzimat kelime anlamı bakımından "düzenlemeler" demektir) orada kalmayacagı aşikardır. Yeni ve güçlü bir ordu için, güçlü ve iyi işleyen bir maliye sistemine ihtiyaç vardır. Bu bütçe, vergi toplama vb. alanında yeni kurumlar ve tekniklere ihtiyaç gösterir. Askeri ve mali degişiklikler veya düzenlemeler bütün bunları gerçekleştirecek yeni idari kurum ve mekanizmaları gerektirir. Bu, başka alanlardan kaynaklanan ve burada ayrıntısına girmemizin gerekli olmadıgı bazı faktörlerle birleşerek Osmanlı yöneticilerini idare ve hukuk alanında da yeni düzenlemelere, iyileştirmelere (bu düzenlemeler için kullanılan bir başka kelime "Islahat" iyileştirmeler anlamına gelir) götürecektir. Askeri alanda başlayan, mali ve idari, hukuki alana genişleyen bu yeni düzenlemeler, iyileştirmelerin bunlarla da kalmayacagı, giderek daha geniş alanlara, siyasi alana, egitim alanına, kültür alanına, gündelik hayata yansıyacagı aşikardır. Nitekim XIX. yüzyılın ikinci yarısı, bu sonuncu alanlarda yeni ve önemli kurum ve kavramlara, degişimlere tanıklık edecektir.

b. Osmanlı modernleşmesinde felsefenin rolü

Ancak, bizi burada ilgilendiren bu dönem içinde var olan veya ortaya çıkan felsefi nitelikli düşünceler, hareketler, okullardır. Çok uzun süren bir fikri-felsefi durgunluk, donukluk, gerileme döneminin arkasından bu yeni dönemde birdenbire ve güçlü, canlı bir felsefe hareketinin veya felsefe, düşünce akımlarının ortaya çıkmasını beklemenin gerçekçi olmadıgını kabul etmemiz gerekir. Daha önce işaret edildigi gibi, islam’ın klasik döneminde çeşitli ve güçlü felsefe geleneklerinin ortaya çıkmasını mümkün kılan en azından yüz yıllık bir mayalanma, hazırlanma dönemi gerekmiştir. Antik dünyanın büyük filozoflarının ve felsefi mirasının Arapça’ya kazandırılmasının başlangıçları IX. yüzyılın başlarına, Harun Reşit dönemine kadar geri gider. Buna karşılık Farabi, ancak X. yüzyılın başlarında ortaya çıkabilmiştir. Aynı şekilde, Osmanlılarda da Yeniçag Batı düşüncesi ve felsefesiyle temas önceleri mahcup ve çekingen bir biçimde başlamış, Batı düşüncesinin yeni akım ve ürünlerini tanımak, anlamak ve hazmetmek uzun bir hazırlık dönemi gerektirmiştir. Üstelik, Osmanlı-Türk düşüncesi, Yeniçag Batı düşüncesi ile karşılaştıgında bu ikincinin felsefi düşünce alanında yaratmış oldugu birikim, islam’ın antik felsefe ve düşünce mirasıyla karşılaştıgında önünde buldugu ve tanımak, özümsemek durumunda kaldıgı felsefe ve düşünce birikiminden çok daha fazladır.

Öte yandan Osmanlıların modernleşme hareketinin başlangıcında MS IX. yüzyılda antik felsefi-bilimsel eserlerin yogun bir şekilde islam dünyasına kazandırılması olgusunda var olan önemli bir şey de eksiktir. Bununla kastettigimiz, MS IX. yüzyılda Müslümanların felsefeyle ugraşmaya başlamalarından önce ortaya çıkan büyük ve geniş kapsamlı, sistemli çeviri faaliyetidir. Bu yüzyılda Abbasi halifeleri Harun Reşit, Me’mun gibi yöneticiler ve Kindi gibi, Müslüman toplumunun bilimi, felsefeyi seven koruyucuları tarafından desteklenen yogun bir çeviri faaliyeti sonunda antik dünyanın hemen hemen tüm bilimsel-felsefi mirası Arapça’ya kazandırılmış bulunmaktaydı. Oysa tüm XIX. yüzyıl boyunca bu yönde bazı dilekler dile getirilmiş olmasına ragmen, Yeniçag Batı düşüncesinin ve düşünürlerinin ancak çok az sayıda eserinin Türkçe’ye kazandırılmış oldugunu görmekteyiz. Bu yönde ciddi ve sistemli bir çeviri faaliyetinin ortaya çıktıgını görmek için Cumhuriyet Türkiye’sini ve 1940’ların Milli Egitim Bakanlıgı tarafından yürütülen Batı Klasiklerinin Türkçe’ye çevrilmesi girişimini beklemek gerekmiştir.  Bunda hiç şüphesiz, bu dönemde Osmanlı modernleşmesini gerçekleştirmeye çalışan hükümdarlar, onların etraflarındaki idareci bürokratlar ve aydınların, fikir adamlarının tüm ilgilerinin esas olarak saf felsefe problemlerinden çok pratik problemlere, devlet ve siyasetle ilgili problemlere yönelik olmasının büyük etkisi vardır. Gerek Şinasi gibi aydınlanmacı, uygarlıkçı ve ilerlemeci bir Tanzimat düşünürünü, gerekse Namık Kemal gibi Tanzimat’ı eleştiren yarı islamcı, yarı milliyetçi, yarı aydınlanmacı, ama özellikle özgürlükcü ve meşrutiyetçi bir ideolojiyi savunan Yeni Osmanlı düşünürünü tasalandıran, yalnız siyasi düşünce ve siyasi ilgilerdi. Temel idealini özgürlük ve meşrutiyet olarak belirleyen Namık Kemal’in özgürlügün felsefi anlamı, felsefi imkanı gibi konularla ilgilenmedigini görmek çok ilginçtir. Osmanlıların modernleşme döneminde Batı’nın felsefi problemleri, bu arada bir felsefe problemi olarak özgürlük üzerinde ilk olarak düşünen ve yazılar kaleme alan kişinin Ahmet Mithat oldugu anlaşılmaktadır. Ancak XIX. yüzyılın sonlarında ve ancak ilk defa Ahmet Mithat’la birlikte modern Osmanlı düşüncesinde spritüalizm ve materyalizm tartışması, Schopenhauer’ın felsefesinin eleştirisi ve bu arada özgürlükle belirlenimcilik arasındaki ilişkiler konusuyla karşılaşmaktayız.

c. Osmanlı modernleşmesinin ana özelligi: Kurumsal ve kültürel ikicilik

Bir başka özellik bu döneme damgasını vurmuştur. Bu bütün bu yüzyıl boyunca varlıgını sürdürecek ve ancak Cumhuriyet’le birlikte ortadan kaldırılacak olan kurumsal ve kültürel ikicilik olgusudur. Bütün bu yüzyıl süresince hemen hemen her alanda eski ve yeni bir arada varlıgını sürdürmüştür. Yeni, Batı tarzı yasalar yanında islam hukuku, yeni, Batı tarzı mahkemeler yanında Şeriat mahkemeleri, yeni, Batı tarzı egitim kurumları yanında eski okullar, medreseler, vb. var olmaya devam etmiştir. Bizim konumuz bakımından bu ikiciligin sonucu bu yüzyılın ortalarından itibaren aydınların zihnini meşgul eden en önemli fikri-felsefi problemin yeni-eski, Batı-Dogu ikilemi problemi olmasıdır.

Bu problem, bütün uzantıları ile birlikte hatta günümüze kadar varlıgını sürdürmüştür. Batı’nın, Batı uygarlıgının ne oldugu, onun özünü, temelini, ruhunu neyin oluşturdugu, Dogu’nun, Dogu uygarlıgının özü ve degeri, bu uygarlıkların birbirleri karşısındaki durumu, birbirleriyle uzlaştırılıp uzlaştırılamayacagı vb. üzerinde yaşanan tartışmalar gerek Tanzimat, gerekse özellikle Meşrutiyet döneminin en canlı, en yogun tartışmaları olmuştur ve bu tartışmalar bilindigi gibi bugün de devam etmektedir.

2. Osmanlı modernleşmesinin en canlı dönemi: İkinci Meşrutiyet

3. islam uygarlıgına karşı batı uygarlıgı

4. Modernlige geçiş döneminde sosyalizm ve marksizm

5. Türk milliyetçiliginin doguşu

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP