SPİNOZA’NIN HÜRRİYET ANLAYIŞI - 1

M. Kazım Arıcan

Giriş

İspanya’nın Espinoza şehrine atfen Baruch d’Espinoza diye isimlendirilen, dini baskı ve Engizisyon nedeniyle Portekiz’den Hollanda’ya kaçan Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1634 yılında Amsterdam’da dünyaya gelen, daha sonra 17. yüzyılın en önemli düşünürlerinden biri olan Spinoza , öğretisini ve felsefesini Din ve Tanrı konusu üzerine yoğunlaştırmış bir filozoftur.

Haham olması kararlaştırıldığı için, ilk tahsiline, meşhur Talmud öğretisini öğrenerek başlamıştır. Fakat, bu ilk bilgiler –Ahdi Atik, Talmud ve sonra Ortaçağ Yahudi Din Felsefesi kabbala- onu tatmin etmemiştir. Bu konular hakkında radikal görüşlerde bulunması ve Tevratı iç ve dış kritiğe tabi tutarak ciddi biçimde eleştirmesinden dolayı 1656 yılında zındıklık iddiasıyla Havranın ileri gelenlerinin huzuruna çıkarılmıştır. Havrasına ve inancına hiç olmazsa görünürde bağlı kalması için kendisine yılda beş yüz dolar maaş teklif edildiği, ancak onun bunu geri çevirdiği bazı felsefeciler tarafından aktarılmaktadır. İşte tüm bu olup bitenlerden dolayı o, daha 23 yaşında bir gençken İbrani geleneğine göre, cemaatten ihraç (herem) olunmuştur. Kendisine Baruch denilen Spinoza, artık bu tarihten itibaren Benedict adıyla anılacaktır. Özetle, Amsterdam Sinagogu’ndan kovulan Spinoza’yla hiç kimse sözlü veya yazılı olarak ilişkide bulunmayacak, hiç kimse onunla aynı çatı altında bir araya gelmeyecek ve onun yazdıklarını okumayacaktır.

Yahudi cemaatinden aforoz edilen Spinoza, hayata küsmeyip, Havrada öğrendiği gözlük camı cilalama mesleğiyle geçimini temin etmiştir. Böylece bütün ömrünü münzevi bir şekilde tefekkür ve mütalaaya tahsis ederek, kendi nazariyesine uygun bir şekilde maddi kıymetlerin üstünde, saf bir sükunet içinde ve ihtiraslarına hakim olarak yaşamaya başlamıştır.

Özellikle, Latince olarak, yazarı ve yayımcısı belirtilmeksizin “Tractatus Theologico-Politicus” adıyla yayımlanan eserinde; din, devlet ve düşünce özgürlüğü üzerinde durmasından dolayı şiddetli eleştiri ve saldırılara maruz kalan Spinoza’nın söz konusu eseri, Kilisenin şikayeti üzerine 1674 yılında yasaklanır ve bu yüzden o, ölümüne (1677) kadar başka bir eser yayınlamaktan çekinir.

O, Etika adlı eserinde ise insanın hürlüğü ve özgürlüğü konularına, daha ziyade ahlaki açıdan sıkça yer vermiştir.

Spinoza’nın en meşhur iki eseri olan “Tractatus Theologico-Politicus” ve “Etika”, onun en fazla ıstırap duyduğu ve özlemini çektiği, ifade ve dini inanç noktasındaki hür anlayışı tesis etmeyi amaçlamaktadır. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi o, önce atalarıyla birlikte, engizisyon zulmüne, sonra da bizzat kendisinin Havradan kovulmasıyla düşünce zulmüne maruz kalmış birisidir. Bütün bu acı tecrübelerin ardından o, şöyle bir sonuca varmıştır: İnanç ve ifade özgürlüğü insanların en doğal haklarıdır. Diğer bir ifadeyle, genel anlamda hürriyet, özelde de din hürriyeti insanların hiçbir zaman vazgeçemeyecekleri en tabii haklarıdır.

Spinoza "Tractatus Theologico-Politicus" adlı eserinin bilhassa “Politicus” bölümünde, din ile politika arsındaki ilişkileri ele alır. Bu bölümde ısrarla vurgulanan ana tema, kilisenin, dini ve politik alana olan istenmeyen ve olumsuz olarak nitelenen etkisidir. Zira, 17. yüzyıl Avrupasında, sosyal hayatın her alanında, fertlerin sosyal ve bireysel haklarını elde etmesinde ağırlıklı olarak Sinagogun ve Kilisenin normları söz konusudur. Kiliseye ve din adamlarına rağmen herhangi bir alanda özgür bir şeyler yapmak mümkün değildir. Dini ve seküler her alan Hahamların ve Kilisenin nüfuzu altındadır.

Spinoza, söz konusu eserinin ikinci bölümünde, devletin temel esasları, devlet ve yönetim şekilleri, fertlerin doğal, dini, ve yasal hakları ile düşünce özgürlüğü gibi konuları incelemektedir.

Yukarıda da ifade etmeye çalıştığımız gibi, Spinoza’nın kendi çağında, her alanda baskılar söz konusudur. Özellikle de Kilisenin baskıları egemendir. Bu nedenle Spinoza için temel felsefe ve üzerinde önemle durulması gereken asıl sorun; özgürlüktür. Dahası, ona göre, özgürlük, doğal ve toplumsal bilimlerde ilerleme için mutlak olarak zorunludur. Bu nedenle özgürlüğün en iyi güvencesi demokrasidir. Ayrıca, ona göre, dini ve sosyal kurumların hepsinde özgürlük ideal bir amaçtır. Bu açıdan o, bazı yazarlar tarafından felsefe tarihinin ilk sistemli demokrasi ve düşünce özgürlüğü savunucusu olarak kabul edilmektedir.

Görüldüğü üzere, Spinoza’nın felsefi anlayışı, toplumun çözülmemiş temel sorunları üzerinde düşünmeyi amaçlamaktadır. Nitekim, o dönemin temel sorunu da, özgürlüklerin belli kurumlar tarafından engellenmesidir. Bu nedenle o, hayatı pahasına da olsa, bu konulara ışık tutacak ciddi eserler kaleme almıştır: "Etika", "Tractatus Theologico-Politicus (Tanrı Politik İnceleme)", "On The Improvement of The Understanding (Anlayışın -Zihnin- Islahı Üzerine)".

Spinoza üzerine yaptığımız bu kısa girişten sonra, onun hürriyeti nasıl tanımladığını ve bilhassa insan için hangi alanlarda nasıl bir hürriyeti söz konusu ettiğini incelemeye çalışalım.

Hürriyet nedir? Hangi alanlarda söz konusudur?

Bilindiği üzere Spinoza metafiziksel anlamda hürriyeti yalnızca Tanrı için söz konusu ederken, sosyal alanda insan için düşünce, inanç ve siyasal hürriyet gibi hürriyet alanlarından da bahsetmektedir. Biz bu çalışmamızda, daha ziyade Spinoza’nın bu ikinci türden hürriyet anlayışı üzerinde duracağız. Ancak konuyu daha iyi tahlil edebilmek için öncelikle Spinoza’nın mutlak olarak tek hür varlık kabul ettiği Tanrı’nın metafiziksel anlamdaki hür oluşuna değinmek istiyoruz. Bu nedenle, konumuza Spinoza’ya göre, Hür ve bunun zıddı olan Zorunlu kavramlarının tanımlarıyla başlayalım.

Spinoza’ya göre, “sırf kendi tabiatının zorunluluğu ile varolan ve hareket eden bir şey ‘hür’; belli bir tarzda başka bir etken tarafından varlığı ve aksiyonu tayin edilmiş şey de ‘zorlama’ (cebri)” diye tanımlanmaktadır.

Spinoza’nın bu tanımı, determinist bir tanımdır. Yani zorunluluk fikri egemendir. Zira, bu tanımından da anlaşılacağı üzere Spinoza determinist bir filozoftur ve ona göre, bu tanımlar çerçevesinde hürriyet, en uygun olarak Tanrı için söz konusu olabilir. Çünkü ona göre, tabiatta olup biten her şey Tanrı tarafından tayin edilmiştir. Bu konu üzerinde ileriki paragraflarda yeri geldikçe duracağız.

Daha açık olarak belirtecek olursak, Spinoza tek cevher kabul eder, onun cevher dediği ise, Tanrı’dır. Herhangi sonsuz ve ezeli bir özü ifade eden sonsuz sıfatlardan kurulmuş cevher ya da Tanrı zorunlu olarak vardır ve hiçbir şeyin baskısı olmadan sırf kendi kanunlarıyla hareket eder. Bu ifadeler çerçevesinde Spinoza’ya göre, hiçbir şey Tanrı’sız varolamaz ve kavranamaz. O, her şeyin nedenidir ve tek hür sebeptir. Zira, “gerçekten hür neden olarak yalnız Tanrı vardır”.

Spinoza’ya göre Tanrı’nın hür neden olması fikrini en iyi izah edenlerden biri olan Alfred Weber, onun bu fikrini şöyle açıklamaktadır: Tanrı’ya evrenin nedeni demekle beraber, Spinoza, neden kelimesini alışılan anlamdan farklı bir anlamda kullanmaktadır. Onun neden fikri, cevher fikri ile; sonuç fikri, araz fikri ile karışmaktadır. Ona göre, elma nasıl kırmızı renginin nedeni, süt beyazın, tatlının, sıvının nedeni ise, öylece Tanrı da evrenin nedenidir; ancak bu neden olma ne bir babanın çocuğunun varlığının nedeni olmasına ne de güneşin sıcaklığın nedeni olmasına benzemez. Aynı şekilde sıcaklık güneşe bağlı olmakla birlikte kendini meydana getiren yıldızdan farklı bir varlığa sahiptir: o, güneşin yanında ve dışında vardır. Yukarıda da ifade edildiği gibi ezeli olan Tanrı, baba ve güneş örneğinde olduğu şekliyle alemden ayrı geçici bir neden değildir. Aksine O, her şeyin içkin nedenidir.

Aynı şekilde Spinoza’ya göre, “tabiatta kontenjan (olumsal) olan hiçbir şey yoktur. Aksine her şeyin, ilahi tabiatından zorunluluğu ile mevcut olması ve belli bir tarzda hareket etmesi tayin edilmiştir.” Ayrıca, “Tanrı tarafından tayin edilmiş bir şey, başka bir tarzda ve başka bir düzende olamaz.” Bu çerçevede ifade etmeye çalıştığımız düşünceler Spinoza’nın Tanrı anlayışıyla ilgili konulardır. Biz, bu konu Spinoza’da Tanrı Anlayışı adlı bir çalışmayla daha derinlemesine ve sağlıklı bir şekilde incelendiğinde daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyiz. Dolayısıyla, Spinoza’ya göre, asıl olarak insanın hürlüğü bağlamında ne tür özgürlüklerin söz konusu olabileceğini incelemek amacında olduğumuz için konumuzu bazı açılardan sınırlandırmak durumundayız.

Yukarıdaki ifadelerden de anlaşılacağı gibi, Spinoza’ya göre, tabiattaki her şeyi belirleyen Tanrı’dır ve Ondan bihaber olarak hiçbir şey gerçekleşemez. Her şey Ona bağımlıdır. Her şey Onun tarafından tayin edilmektedir. Ancak, nasıl ki Descartes’in ‘cogito’ fikri bir özgürlük deneyimi ise,  Spinoza’nın merkeze aldığı ‘Tanrı’ düşüncesi de bir hürriyet deneyimidir. Zira, Tanrı, Tanrı olması açısından bir hürlüğü ifade ederken, insan da Tanrıyı sevmekle, Onu bilmekle, hürlüğe ve erdemliliğe ulaşmaktadır. Yani, insan önce kendi varoluşunu buradan hareketle Tanrıyı bilmekle, Onun varlığının farkına varmakla, hürriyetini elde etmektedir. Alman Varoluşçu filozoflardan Karl Jasper (1883-1969) da özgürlüğü, Spinoza’nın özgürlük anlayışına benzer bir şekilde şöyle ifade etmektedir: Gerçekten, kendi özgürlüğünün bilincine varan insan, kesinlikle Tanrı’ya ulaşır. Özgürlükle Tanrı birbirinden ayrılmaz. Ben, özgürlüğüm içinde, yalnız kendi kendimle var değilim, bana kendi varlığım özgürlüğümün içinde verilmiştir. Çünkü ben, kendi dışıma çıkabilirim, ama özgür oluşumu baskı altına alamam. En yüksek özgürlük kendini özgür zaman içinde, dünyadan bağımsız ve aşkın varlığa en derin bir bağlılık olarak bilir. Kısacası, insanın özgür oluşuna, biz, onun varoluşu diyoruz.

Spinoza her ne kadar mutlak anlamda hürriyetin yalnızca Tanrı için söz konusu olduğunu ifade etse de, insan için de bir hürriyetten söz etmektedir. Ona göre, hür insan, aklın emirlerine göre hareket eden insandır. Aklın emirlerine göre hareket etmek ise, tabiata (fıtrata) uygun olarak hareket etmektir. Zira, ona göre akıl tabiata aykırı hiçbir şeyi istemez.

Spinoza’nın burada ifade etmeye çalıştığı aklın emirlerine göre hareket etmek, fıtrat üzere olmak, bu yönde hareket etmektir. Çünkü Spinoza da, Descartes gibi inneizmi kabul eden bir filozoftur. Nitekim, inneizme göre, Tanrı fikri insanda doğuştan vardır. İnsan aklını kullanarak, akıl vasıtasıyla Tanrıyı bulabilir. Bu nedenle, Spinoza için inneizm delili, Tanrının varlığı konusunda önemli delillerden biridir. Özetle ifade edecek olursak, Spinoza için akla göre hareket etmek, doğuştan mevcut olan Tanrısal tabiata uygun olarak hareket etmek demektir. Onun bu düşüncelerini Descartes da, ondan daha önce de İslam filozoflarının bir çoğunda, özellikle Gazali, Farabi, İbn Rüşd ve İbn Tufeyl de görmekteyiz. İbn Tufeyl’in "Hayy İbn Yakzan"’ına ilk ilgi Yahudi filozoflarınca duyulmakla birlikte, bu eseri İbraniceye ilk defa çeviren ve üzerine 1349 yılında İbranice bir şerh yazan, meşhur Yahudi düşünürü Moise de Narbonne’dur. Ondan sonra esere ilgi duyan ve eseri Hollandacaya isminin baş harfleri olan B.D.S. rumuzlarıyla çeviren kimse, bizzat Spinoza’nın kendisidir. Dolayısıyla, Batılı bir çok filozofta olduğu gibi, hem Descartes hem Spinoza genel felsefi düşünceleri yanında inneizm düşüncesinde de İslam filozoflarından büyük oranda etkilenmişlerdir.

Burada, her ne kadar yukarıda kısmen açıklamaya çalışsak da, şöyle bir soru sorulabilir: Spinoza bir determinist olarak, hürriyeti zorunlu ve mutlak olarak Tanrı’ya ait kılmakla birlikte, insan için kısmi (cüz’i) bir hürriyetten bahsetmesi acaba bir paradoks değil midir? Bu iki durum bir çelişkinin ifadesi olamaz mı?

Bize göre, bu sorular çok derin tartışmalara kapı açacak türdendir. Spinoza’nın panteist olduğu iddiası ve beraberinde determinist olması, bu soruların cevabını daha detaylı ve ayrı bir çalışma konusu olarak ele almayı gerektirmektedir. Panteizm, özgürlük ve determinizm arasındaki ilişki şeklinde ayrı bir çalışmayla bu konu daha derinlemesine incelenebilir. Biz, burada konumuzu fazla dağıtmamak için, panteizm ve determinizm üzerinde ayrıntılı bir şekilde durmak istemiyoruz. Ancak, şu kadarını tekrar belirtmek isteriz ki, Spinoza bu zor çelişik durumu felsefi dilde yumuşak (ılımlı) determinizm ve bağdaşabilircilik denilen anlayışlarla aşmaya çalışmaktadır. Yani, ona göre, zorunlulukla özgürlük birbiriyle bağdaşabilir.
1 | 2 | 3

1 comment

16 Haziran 2010 12:25  

High Fashion Emerging Designers Wanted for Fashion Week Show: The Emerging Trends 2010 for Boston Fashion Week promises to bring the best Euro chic designers to the Boston market. In the last two years, we have worked with over 25 international and national designers, major sponsors, buyers and press and 30 photographers from Boston and New York giving extensive opportunity for emerging designers to shine. Spots are limited and we book months in advance. At the show, you will receive all models, hair, makeup, video clips, photos, buyers contact and networking opportunity at one of the biggest and prestigious shows in Boston. Over 600 fashion forward individuals come to our show and our designers are promoted to over 200k people via online and offline marketing.

For more info about our past show, please visit: http://www.theEmergingTrends.com or our promo video from last year: http://www.youtube.com/watch?v=9AezCJlFCo8.

About Us:
The SYNERGY Events (www.theSYNERGYevents.com) uses very unique online and offline marketing strategies to produce themed events in both Boston and New York City, which have been covered by Boston Globe, Fashion Boston, Boston Common, Improper Bostonian, Boston Magazine & many other online and print publications. These special events present known, and soon to be talents with a great opportunity to introduce their exceptional work, while networking and enjoying other talents from around the world.

Contact Us:
Please send all contact details with your portfolio to:
BostonFashion[at]theSYNERGYevents.com

facebook

twitter

İzleyiciler

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP