Felsefe'nin Doğuşu Ve Anadolu Medeniyetlerinin Bu Gelişimdeki Etkileri - 1

Günümüzden beş bin yıl öncesine kadar, yani yazının bulunmasına kadar olan süre içerisinde insanlar birikimlerini gelecek kuşaklara sağlıklı ve tam olarak aktaramıyorlardı. Ancak yazının bulunması da tıpkı diğer insan başarıları gibi toplumsal ve tarihsel koşulların olgunlaşması ile gerçekleşti.

İnsanın yeryüzünde görülmeye başladığı günden bu güne yaklaşık elli bin yıl geçti. Bu sürenin yaklaşık ilk kırk bin yılı insanın toplayıcılık ve avcılık yaparak yaşamını sürdürdüğü ilkel kominal toplum ve aşiret dönemi olarak yaşandı. Avlanarak ve toplayarak tükettiği doğayı, yeniden üretmeyi başaran insan dünyanın her tarafında varlığını da sürdürdü. Ancak bu dönemde temel olarak iki farklı kültür yarattı; toprağı işleyerek ziraat yapan uygar toplum ve hayvancılık yaparak yaşamını sürdüren barbar toplum. Uygar toplumlar yerleşik köy yaşamı sürdürürken, barbarlar göçer bir hayat yaşamaktaydılar. İki kültür arasındaki mücadelede ise hayvan gücünden de yararlanan barbarlar genellikle galip çıkmakta ve köyleri sıklıkla yağmalamaktaydılar.

Günümüzden yaklaşık beş bin yıl öncesinde bu iki farklı kültür Mezopotamya’da birbirine kaynaşarak yepyeni bir toplum modeli oluşturdu. Toprağın işlenmesinde hayvan gücünün kullanılması demek olan karasaban devrimi ile ilk kez insan kendisine gerekli olandan fazla ürün elde etti. Yine hayvan gücü kullanılarak (kağnı) bu ürünler üretim mekanlarından ihtiyaç duyulan yerlere taşınabildi. Artı ürün ve ticaret toplumsal zenginliği de beraberinde getirdi.

Yeni toplumsal yapı yeni organizasyonları da oluşturdu. İlk kez devlet ve onun ayrılmaz parçası olan hukuk geleneksel örgütlenmelerin ve yaptırımların (ahlak, gelenek, töre, örf vb) yerini aldılar. Hukuk diğer yaptırım kurumlarından farklı olarak bir denetleyicisi olması, yani devlete ait olmasının yanı sıra betimlenmiş (yazıya dökülmüş) olmakla da ayrıldı. Artık hukukta insan davranışları daha açık ve belirgin bir biçimde düzenleniyordu. Fiiller ve karşılık olan cezalar yazılı olarak belirtiliyordu.

Yazı yalnız hukukla sınırlı kalmadı. Yaygın inanış içindeki her türlü mitoloji de yazıya döküldü. İnsanın yaradılışına ait inanışlar, Nuh tufanı gibi doğa üstü olaylar artık kulaktan kulağa yayılmak yerine çivi yazısı tabletlerinde yerlerini aldı. Ancak bu dönemin yazılarının genel karakteristiği anonim yani ortak kültürün ürünü olmak şeklindeydi ve yazıların yazarları belli değildi.

İsa’dan bin yıl öncesinde ise bu defa Ege’de yaşayan toplumlar çağlarının ilerisinde bir yaşam biçimi oluşturdular. Egeliler artı ürünlerini pazarda değiştirirken takas yerine para kullanmaya başladılar. Para toplumsal zenginliğin hem kolayca değişimini hem de birikimini olanaklı kılıyordu. Böylece daha çok insan toplumsal zenginlikten pay alabiliyordu. Para zenginliğin paylaşımından öte toplumsal yönetim erkinin paylaşılmasına da olanak sağladı ve Ege kentlerinde cinsiyete ve sınıfa dayansa da ilk demokrasi deneyimleri yaşandı.

Atina tipi demokrasi denen bu yönetim biçiminde yalnızca özgür erkekler, ama bunların tümü hem de doğrudan kentin yönetimine katılıyorlar, kentle ilgili kararların alınmasında etkili oluyorlardı. Para sayesinde kolayca zenginleşen ve yönetime katılan bu insanlar için bilgili olmak hemen hemen zorunluydu. Çünkü toplum yönetimine katılmak için bilgi gerekiyordu. Bilginin yaygınlaşmasında ve bireyselleşmesinde yazı çok önemli bir rol oynarken, ayrıca da kendisi de gelişiyor ve bireyselleşerek, resmi ideolojiden ve daha da önemlisi mitlerden ve dinden bağımsızlaşarak laikleşiyordu. Artık yazıların yazarları belliydi. İsa’dan sekiz yüzyıl önce yazıların konuları mitolojinin sınırlarını çoktan aşmış; sanatsal, toplumsal ve bilimsel içerik kazanmaya başlamıştı (Homeros, İlyada, Heredot ).

İsa’dan altı yüzyıl öncesine gelindiğinde; bu kez o güne kadar yalnızca dinlerin işlediği bir konu olan “ evren nedir, nereden gelip nereye gitmektedir? Böyle bir evrende insanın yeri ve görevleri nelerdir, insan nasıl davranmalıdır?” gibi temel sorunlar; ilk filozoflar tarafından dine rağmen ele alınmış ve cevaplar aranmıştır. Bu durum felsefenin doğmasından başka bir şey değildir. İşte bu bağlamda hem matematik hem de fizik alanında önemli buluşlara imza atan Miletos’lu THALES ilk filozof ve felsefenin kurucusu olarak kabul edilir.

Öyle bir an gelir ki, insan, aklını ve görgülerini, yalnız varlığını ayakta tutmak için gerekli pratik-teknik bilgiler edinmek yolunda kullanmakla yetinmez olur; yalnız bilmek için de bilmek ister, böylece de praxis’in üstünde theoria’ya yükselir, dolayısıyla bilime varır. İşte felsefe böyle bir anda, böyle bir durumda doğmuştur.

İsa’dan önce 6. yüzyılda Yunan kültürü, gerçekten de, böyle bir durumu yaşamıştır. Bu yüzyılda Yunanlılar için kutsal gelenek çağı kapanmaya yüz tutmuştu: Din ve geleneğin çizdiği dünya görüşü sarsılmış, bunun yerini, tek kişinin kendi aklı, kendi görgüleriyle kurmaya çalıştığı bilime dayanmak isteyen bir tasarım almaya başlamıştı. İşte felsefenin adını da, kendisini de 6. yüzyılın Yunan kültüründeki bu gelişmeye borçluyuz.

Bugün bildiğimiz anlamdaki felsefeyi ilk olarak ortaya koyan, yaratan eski Yunanlılar olmuştur. Böyle bir felsefe, Klasik İlkçağ ya da Antik Çağ adı verilen, yalnız Yunan ve Roma kültürlerini içine alan, İsa’dan önce 8. yüzyılda başlayıp, İsa’dan sonra 5. yüzyılda sona eren, demek ki bin yıldan çok süren bir tarih aralığının ürünüdür. Bundan dolayı, şu sınırladığımız biçimiyle İlkçağ felsefesine Antik felsefe de denilir. Buna göre, Antik felsefe denilince: Yunan felsefesiyle, bundan türemiş olan Hellenizm ve Roma felsefesi anlaşılır.

Isa’dan önce 6. yüzyılda, o zaman İonia adı verilen bölgede (Aşağı yukarı bugünkü Izmir ve Aydın illeri ile karşılarındaki adalar) birtakım düşünürlerle karşılaşıyoruz ki, bunlar yapıtlarına peri physeos (Doğa üzerine) karakteristik adını veriyorlar. Bu yapıtlar, doğanın, evrenin bilimsel bir tablosunu çizmek için yapılmış olan ilk denemelerdir, dolayısıyla da, dini bir dünya tasarımından ayrılan ilk felsefe yazılarıdır. İşte İonia’da bulduğumuz bu gelişme ile Yunan felsefesi başlamış oluyordu. Nitekim, bu gelişme bizi sonra dosdoğru Platon ile Aristoteles’e, Yunan felsefesinin bu iki doruğuna ulaştıracaktır. İlk yunan filozofları, eşyanın kaynağını açıklayabilmek için, doğulular tarafından tasarlanmış efsaneler yerine, sürerli bir cevher (töz) ve bir oluş kavramını koydular. Bu cevher kimine göre su (Thales), kimine göre de hava (Anaksimenes), ateş (Herakleitos) veya sonsuzluk’tu (Anaksimandros). Daha o zamanlarda tabiat kanunlarının varlığı sezilmişti. Hattâ, «her şey akıp gider» diyen Herakleitos bile, aklın kavrayabileceği «tek bir tanrısal kanun»’un varlığını kabul ediyor, Elea’lılar da (mesela Parmenides, Elealı Zenon), başlangıçsız ve bitimsiz Varlığın özdeşliğini ileri sürüyorlardı. Burada efsaneden ayrılan ve felsefi düşünceyi her zaman belirlemiş olan iki esas nitelik göze çarpmaktadır: tabiat kanunlarının zorunluluğu ve cevherin sürerliği.

İlk Yunan düşünürleri, birtakım bilgilerini elbette Doğudan almışlardır; bu arada, özellikle geometri bilgilerini Mısırlılardan, astronomi bilgilerini de Babillilerden edinmişlerdir. Ama, Yunanlıların Doğudan aldıkları bu bilgileri, bu bilme gereçlerini işleyiş ve değerlendirişlerinde, Yunan düşüncesinin, başka hiçbir yerde bulamadığımız başarısını çok açık olarak görebiliriz. Mısır geometrisi pratik-teknik gereksemelerden doğmuştu: Ülke için hayati önemi olan Nil’in yıllık taşmalarını düzenlemek, bunun için kanallar açmak zorunluluğu, bu gereksinme, Mısır geometrisini ortaya koyup geliştirmişti. Böylece doğan bu geometri, pratiğe bağlı olmaktan hiçbir zaman da kurtulamamıştır. Mısırlılar, buldukları geometri teoremlerine empirik bir yolla varmışlardı; onun içindir ki, örneğin yüzeyleri ölçmede kullanılan formüller, bugünkü geometride olduğu gibi, birtakım axiom ve tanımlara dayanan bir Sistem meydana getirmiyordu; bunlar tek başlarına, dağınık bir halde idiler, aralarında bir bağlantı yoktu. İşte Yunanlıların bu alanda ulaştıkları büyük başarı: Mısırlıların parça parça bilgilerinden bir sistem geliştirmek, yalnız teknik nitelikte olan bilgilerinden teorik bir bilim yaratmak olmuştur. Thales, Pythagoras, Eukleides, böyle bir geometriye yol açanların başında yer alırlar. 0 sıralarda Doğuda çok ilerlemiş olan başka bir bilgi kolunda, astronomide de durum böyle: Babillilerin ünlü astronomisi, yıldızlara tapan Babillilerin dinine dayanıyordu, bu dinin ve pratiğin hizmetinde idi. Yıldızlar üzerinde yapılan inceden inceye gözlemler, güneş ve ay tutulmalarının hesaplanması, hep dini-pratik amaçlar içindi. Burada da Yunanlılar, Babillilerin zengin gözlem gereçlerinden yararlanmışlar, ama sonunda, bu pratiğin emrindeki dağınık gereçlerden Anaksimandros’tan Ptolemaios’a kadarki çalışmalarıyla gökyüzünün bilimsel bir görünüşünü çizen bir teori kurmuşlardır.

Yalnız pratiğe yarayan bilgileri toplamakla, yalnız din gereksemesini besleyen hayal gücüyle yüklü tasarımlarla yetinmeyen Yunanlılar, temellendirilmiş, bir birlik içinde derlenip toplanmış bilgilere varmaya çalışmışlardır. Onun için Yunan felsefesinin tarihi, ilk planda Batı biliminin doğuşunu görmek, öğrenmek demektir. Ama Yunan felsefesi tarihinden, bir de tek tek bilimlerin meydana gelişlerinin tarihini öğrenebiliyoruz. Çünkü düşüncenin mitolojiden ve günlük yaşayıştan çözülmesiyle başlayan bilimin, kendi içinde de yavaş yavaş ayrılmalar başlamıştır. Bilgi gereçlerinin birikmesi ve organik olarak bölümlenmesi yüzünden, başlangıçta yalın ve kapalı bir birlik olan bilimden, giderek, tek tek bilimler ayrılıp, az veya çok, kendi başlarına gelişmeye koyulmuşlardır.

Felsefenin eski Yunan’da sözü geçen bu başlangıçları, onun sonraki, bugüne değin süren gelişmesi için başlıca bir ölçü olmuştur. Yunan felsefesi, elindeki öyle pek geniş olmayan bilgi gereçlerini bilimsel olarak işlemek için gerekli kavram kalıplarını araştırıp bulmuş, pratik-dini kaygılardan bağımsız kalarak dünya üzerine olabilecek hemen hemen bütün görüşleri ortaya koyabilmiştir. Antik düşüncenin özelliği ile tarihinin öğretici önemi işte buradadır. Batı kültür çevresinin bugünkü dünya anlayışı da, dilleri de Antik felsefenin varmış olduğu sonuçlarla yüklüdür, bu sonuçlardan yoğrulmuştur. Yunan felsefesi, Batı kültürü dünya görüşünün, bu görüşe dayanan başarıların bir ana kaynağıdır.

Felsefenin merkezi olarak kabul olunan Yunan felsefesi, aynı zamanda antik çağ Yunan toplumunun siyasi tarihinde meydana gelen üç önemli aşamaya paralel olarak ayrı özellikler arz eder: Sözü edilen bu siyasi değişmeler ve buna bağlı olarak değişik tarz olan felsefeyi de şöyle özetleyebiliriz.

1- Yunan toplumu siyasi hayatının ilk dönemlerinde ayrı ayrı boylar ve bağımsız şehirler halinde, aralarında herhangi sıkı bir siyasi ve politik bağlantı bulunmadan yaşamışlardır. Bu ilk dönemde, düşünce hayatı da felsefe de, birbirinden oldukça bağımsız olan ayrı ayrı merkezlerde gelişmiştir. Buralarda aynı zamanda siyasi bir rol de oynayan düşünürler sivrilip bir felsefe geleneğinin ilk temellerini kurmuşlardır. Bu dönemin sonlarına doğru gezici birtakım öğretmenlerin ortaya çıktıklarını, felsefe bilgilerini şehirden şehire taşıdıklarını görüyoruz.

2- Yunan toplumunun aralarında sıkı bir siyasi birliğe ulaştığı dönemdir. Bu birlik Pers savaşlarının kazanılmasından sonradır. Bu birlik, kültür ve düşünce hayatını önemli ölçüde etkilemiştir. Atina’nın bulunduğu Attika bölgesinin Yunan kültür hayatında önder duruma geçmesi bu dönemde olmuştur. Bu arada Atina’da meydana gelen iki büyük felsefe sistemi Platon felsefesiyle Aristoteles felsefesi, kendilerinden sonraki zamana, ta günümüze değin, yön verici bir etkide bulunmuşlardır; öyle ki, bu etki olmaksızın Batı düşüncesini tasavvur etmeye imkan yoktur.

3- Aristoteles, İskender’in öğretmeni idi. İskender’in seferleri ve başarıları Yunan toplumunun siyasi, sosyal ve kültürel hayatında bir dönüm noktasını teşkil eder. Bu döneme Helenistik dönem denir, bu arada Yunan düşünce hayatı yeni merkezler kazanmış, bunların karşısında Atina, yavaş yavaş önemini yitirmiştir.

Dışarıdan bakıldığında, Yunan felsefesi böyle bir gelişme geçirmiştir. Bu felsefenin ele alıp işlediği konular bakımından gelişmesini görmek istersek, şunu buluruz:

1.İlk döneminde Yunan felsefesi hemen hemen bütünüyle dış doğaya, cisimlerin dünyasına yönelmiş olan bir doğa felsefesidir.

2. Bundan sonra insana karşı uyanan ilgi klasik dönemin geniş sistemlerine yol açmıştır. Bu sistemlerde Tanrı, insan ve doğa, bir düşünce bağlantısı içinde kavranmak istenmiştir.

1 - 2 - 3 - 4

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP