Bilim Tarihi Düşüncesi

Celal Gürbüz

Ç.Ü.Eğitim Fak. Felsefe Grubu Eğ


Bilim tarihini bilimin içinde kalarak izlemenin sayısız yararları olmakla birlikte, eğer tarihsel süreç içinde o tarihle birlikte nelerin de düşünülmüş olduğu da göz önüne alınırsa salt empirik bir yönelişin bu tarihe bir anlam kazandırabileceğini düşünmek oldukça sorunludur. Her hangi bir alandaki olgu(!) incelemesinin, o olgu alanını temellendiren anlayış ve görüş perspektifleri dikkate alınmazsa dokümanter bir inceleme olmaktan kurtulamaz.

Bilimin tarihi, bilimsel faaliyetin türünün ve tarzının, dayandığı ilke ve yöntemlerinin, deneyim ve teorilerinin hangi aşamalardan geçtiğini tasarlamak olduğu gibi, bu kazanımların geçişli ve karşılaştırmalı yorumunu da içerir. Bilimin tarihi, genel tarihin bir bölümüdür ve tarihin genel belirlenimlerinin dışında veya üstünde düşünülemez. Tarih, zamansal bir oluşumu gösterdiği gibi, bu oluşum içinde görünenlerin bağlantılı bir betimini de içerir. Betimleme, her zaman betimlenen şeye bağlı olmak durumundadır. Ancak ne tür bir betimleme tarzının diğerlerine göre daha uygun olduğu, neyin gerçekten “tarihsel” olduğuyla ilişkindir. İnsani bir etkinlik biçimi olarak bilim, insanca bir erekte içerir. Gerçi bilim, özellikle doğa bilimleri, araştırmalarının yön alışında erekli düşünmeden uzaklaşarak nedenli düşünmeye yönelirlerse de (insan ve kültür bilimlerinde daha da sorunludur) bir kültür oluşturması, tekniğe yol açması bakından ve insanın yaşama biçimine yön veren yanları yüzünden dünyayı ve içinde insanı değiştirme sürecinde doğrudan ya da dolaylı kültürel bir değer de olur.

Sorun bilinci, tarihsellik ve bilim: Kimi sorunları biz yaratmayız, ama neden olduğumuz sorunlar da dahil, bir sorun bilinciyle başlar. Sorunların dayandığı olgu bağlamları, sorunlaştırma biçimimize bağlıdır. Sorunları görme ya da görebilme, teorik kavrayışın düzeyiyle orantılıdır. Bilim tarihi, bilimin sorunlarının, neleri sorun olarak gördüğünün de tarihidir. Tarihin zamansallığı, her oluşumun dönemselliği düşüncesini içerir. İnsanın kavrayış gücünün intuitif (içten kavrayışlı) bir karakteri vardır, ancak kavrayışın gelişmesi ve derinleşmesi tarihselliğe ve bu tarihsellikte edinilen deneyimlerin içeriğiyle ilgili olmaksızın bir varoluş kazanamaz. “Bilim karşısında alınan eski ve modern tutum arasındaki karşıtlık... Olguların nasıl tasarlandığı ve kavramlarımızın nasıl kurulduğudur. Bilim adamlarının filozof olduğu 16. ve 17. yüzyılda salt olguların varolmadığı, olgunun ancak temel bir kavramlaştırmanın ışığında ne ise o olduğunu ve olgunun daima o kavramlaştırmanın erimine bağlı olduğunu anlamışlardı. Atom fiziğinde Niels Bohr ve Heisenberg, felsefi biçimde düşünüyorlardı. Deney yapma tarzı, olgulara ilişkin kavramsal belirlenim ve kavramları uygulama tarzıyla, şeyler hakkındaki ön kavrayış türüyle bağıntılıdır.( 1)”

Bilim tarihi bir bilgi tarzının tarihi olacaksa, en azından epistemolojik öncülleri varsayılmazsa tikel kalır. Bilim tarihi, bilimin düşünsel bağlamlarını da içerdiği ölçüde anlaşılır bir tarih olarak kurgulanabilir. Tarih, bilim ve bilim felsefesi ilişkilerini incelediği “ Asal Gerilim” yapıtında Thomas Kuhn (çev.Y.Şahan,Kabalcı Y. 1994), bilim tarihinin tarihçinin ilgilerinden farklı olması gerektiğini vurgular: “Şaşkınlık içinde anladım ki, tarih, bilim felsefesiyle, belki de ayrıca bilgi bilimciyle ilgili olabilirdi.... Bir çok tarihsel araştırmanın son ürünü bir anlatı, geçmişin özel durumları üstüne bir öyküdür. Kısmen olup bitenlerin bir betimidir. Ne ki, bunun başarısı sadece doğruluğa değil, yanı sıra yapıya da bağlıdır. Tarihsel anlatı, betimlediği olayları, akla yakın ve anlaşılır kılmalıdır; tarih, bir açıklama girişimidir. Ne var ki açıklayıcı işlevleri, belirtik genellemelere hemen hiç başvurmaksızın gerçekleşir. Filozof, herşeyden önce, belirtik genellemeleri ve de genel geçer ölçektekileri amaçlar (her yerde ve her zaman doğru olanı bulup dile getirme).

Tarih,bir açıklama girişimidir, kavrayışa yol açan bir girişimdir ve yalnız olguları değil, bunlar arasındaki bağlantıları da ortaya koymak ister. Ne var ki, şimdiye değin hiçbir tarihçi, bu bağlantıların yapısı hakkında akla yakın bir açıklama getirememiştir ve filozoflar, meydana gelen boşluğu “kuşatıcı yasa” diye bilinen bir şeyle doldurmuşlardır.” Etkinlik biçimini kavrayış biçiminden sağlaması gereken böylesi bir bilim tarihi düşüncesi R.G. Collingwood’ un saptadığı gibi( 2) zamansal ilişkiyi mantıksal ilişki lehine tersine çevirir. “Ayrıntılı doğa biliminin doğa tasarımı üzerine kurulduğunu söylemek, genel olarak doğa tasarımının, bir bütün olarak ilkin doğa olgusu üzerine herhangi bir ayrıntılı incelemeden soyutlama yoluyla ortaya çıktığı, bu soyut doğa tasarımı tamamanınca da insanların onun üzerine ayrıntılı doğa biliminin üst yapısını oluşturdukları anlamına gelmez. Bunun söylediği zamansal değil mantıksal ilişkidir.” Bilim tarihini bir de onun düşüncesinin tarihi olarak okumak bir yineleme değil, yaratıcı bir kurgu gerektirir.

Bilime ilişkin felsefi sorun bağlamları, elbette bilimin kendi sorunlarıyla doğrudan ilgili diye anlaşılmamalıdır. Felsefe bilime ne yapması gerektiğiyle ilgili normlar veremez. Etkileşim tek taraflı değildir ve bilginin ilerlemesinde eleştirel yanlar her iki yandan da – bazen sınır taşmaları olsa da- gelebilir. Bilimi felsefeye, felsefeyi bilime indirgeme çabaları bilgimizi genişletmez daraltır. Ne her felsefi yöneliş bilimin onayını alabilir, ne de bilim felsefenin onayına muhtaçtır. Her disiplin kendi tarihinin eleştirel bir bilincini yaratır, yoksa dogmatik tek yanlılığa saplanır kalır, varoluşunun temellerini yitirir. Disiplin içi ve disiplinler arası karşı savlar, her türden indirgemeciliğe karşı bilimin ve felsefenin evriminde – her anlayış türü için değilse de- geliştirici motivler olagelmişlerdir. Bilimlerin tarihini incelemek, yapı ve mantığını araştırmak, aynı zamanda insanlığın gelişim sürecini anlamada zorunludur3. Bilim öncesi kurgusal düşünceleri bilim saymasakta bilimsel düşünce ve pratiğin gelişiminde engelleyici ögeler taşıdığı kadar, yeni sorunların ortaya çıkışlarını etkileyen itilimlere de yol açmışlardır. T. Kuhn’ u da etkileyen bilim tarihçi ve filozofu A. Koyre : “ Bilimsel keşifler ve bilim tarihi, yalnızca mantıksal, ussal süreçlerin tarihi değildir, bilimin temelinde us dışı, mantık dışı, bilim dışı ögeler, metafizik, dinsel, büyüsel, sanatsal ve hepsinden önemlisi felsefi ögeler de bulunur.” 4 Sokrates- öncesi Grek doğa felsefesinde İonia kozmolojisi doğadaki değişimlerin ardındaki arkhe’yi (ilk temel) sorgulamakla başlar. Doğa, canlı bir organizma olarak tasarlanır. Thales, bu arkheyi “ su “ olarak belirler. Oysa Anaksimandros, uzay ve zamanda niceliksel olarak sınırsız ve sonsuz bir bir şey olarak”a peiron” u temel alır. Karşıtları içinde barındırmayan bir kapsayıcı olmaksızın sonsuz çeşitlilikteki şeylerin meydana gelmesi olanaksızdı. İlkenin kendisi ayrımlaşmamış olmalıydı, kendisi sonsuz olsa da ondan meydana gelenler süreleri bakımından sonluydu. Ne var ki, Anaksimenes, nitelikçe belirlenmemişliği tutarsız bulmuş olacağından Hava (aer) ‘i öne sürdü. Havanın devinimi, seyrekleşme ve yoğunlaşma biçimindeydi. Doğadaki değişim olgusunu açıklamaya çalışan görüşler olsalar da bilim sorularından farklı spekülatif yaklaşımlardı.

Pythagoras, evreni oluşturan şeylerle sayısal ve geometrik oranlar arasında bağıntı kurarak sorunu derinleştirdi. Nasıl ki sesler arasındaki farklılıklar ton farklarına dayanıyorsa, doğadaki niteliksel farklılıklar da yapıyı oluşturan formlara (sayı ve şekil) dayanmalıydı. Şeyleri şu ya da bu yapan onun yapısı ve biçimiydi5. Platon’ un ideasını ve Rönesans astronomisinin matematiksel kurgusu bu düşüncelerle yakından bağıntılıydı. Platon’da idealar algısal dünyanın değil düşünülür dünyanın hakiki modelleriydi, salt biçimler olarak düşünülmüştü. Görünüş ve hakikat düalitesi, hem bilgide hem varlık dünyasında karşılığını buluyordu. Timaios diyalogunda, evrenin oluşumuna bir açıklama getirmeye girişir. Uzay, biçim alacak olan şeyin dayanağıdır. Zaman ise oluşun öncesiz ve sonrasız devinen imgesidir.

Etkin nedenin mitolojik bir ifadesi olan Demuirgos (evrenin yapıcısı) sadece biçimlendirir, yaratmaz. Whitehead’a göre bu açıklamalar modern fiziğin tasarımları için gerekli olan felsefi zemini sağlar.

Bilimde genelleme ve sözde açıklama: Bilginin özünü genelleme olarak belirleyen H. Reichenbach (örneği, iki tahta parçasını birbirine sürterek ateş çıkarılması, koşullu bir nedensel bağıntının kurulmuş olmasıdır), her ( olgusal) açıklamanın bir genelleme içermesini, olguyu ifade eden önermeyi, genel bir yasaya ilişkin olarak düşünülmeyle koşut görür. “Gözlenen olguların çokluğu, bilme arzusunu tatmin etmeye yetmez; bilgi edinme gözlemi aşan, genele erişmeyi gerektiren bir uğraştır. Bilimsel açıklama, gözlemle birlikte eleştirel düşünceyi de gerektirir; erişilmek istenen genelleme ne denli yüksekse gözlem verilerinin o denli bol, düşüncenin de daha fazla eleştirel olması gerekir. Mevcut bilginin doğru genellemeyi sağlamaya yeterli olmadığı hallerde bilimsel açıklama yerini hayale bırakır.” 6 Reichenbach, gerçek genellemeler yerine analojilere dayalı açıklama isteğini “sözde açıklama “ olarak belirlemektedir (felsefenin de bu zeminde ortaya çıkmış olabileceğini de belirterek). Yaratılışla ilgili Tevrat’taki yorumlara kıyasla,İonya kozmolojisinin yukarıda belirtilen açıklamalarını “modern anlamda” bir açıklama oluşturmasa da evrim sürecini açıklama girişimleri olarak “daha bilimsel” görünümleri olduğunu benimser: “Thales, suyun tüm nesnelerin tözü olduğu teorisini ileri sürdüğünde yanlış bir genelleme yapmıştı. Gene de Thales’ in teorisi, fiziksel bir maddeyi tüm diğer maddelerin yapı taşı sayması, akla pek aykırı bir görüş değildir.” Bilimsel felsefenin ışığında Platon’un ideaları mantıkta (ve matematikte) tümel önermelerle ilgili analitik ve sınıflayıcı tanımlarla ilgili genel içermeleri karşılamak üzere düşünülmüş akılsal biçimlerle ilişkindir. Aksiyomlara dayanarak, herhangi bir teoremi mantıksal çıkarımla ispat etme işlemi empirik veya algısal bir veriye gerek duymaksızın gerçekleştirilir. Fiziksel nesnelerden ayrı olan idealar çizilen üçgen, beşgen vbg. Şekillerinin görünenin ötesinde akılsal bir idealliği içerirler.” İdeal nesnelerin özellikleri arasındaki zorunlu ilişkileri ortaya çıkaran kavrayış empirik gözlemlerden çıkarılamaz” . “Geometrinin mantıksal problemlerine ilişkin derin bir görüşü” içerse de, Platon’un idealar teorisi pek çok açıdan sözde açıklama ya da analojiler kurarak açıklama yapma tarzından kurtulamaz.

Kendi içinde bir devinim kaynağı taşıyan Aristoteles’in doğası, şeylerin kendilerinde bir gelişme ve düzenleme ilkesi bulunduğunu ima eder. Değişme, olanaklı olanın gelişmesi, değişmesidir. Gücül halden edime geçiş, gerçeklik kazanmadır. Olanaklıdan (dynamis) olacak olana yön veren doğal formudur(içkin ve etkin neden). Rönesans, doğa görüşünü Aristotelesçi ereksel nedenlere karşıtlıkla belirler. Doğadaki değişme, maddi şeylerin eylemiyle, etkin nedenlerle açıklanacaktır. Galileo’nun doğa kuramı, Pythagras-Platon çizgisindeydi.Aristotelesin kozmozu, düzenli ve hiyararşikti. Her şeyin doğası gereği bulunduğu bir yeri vardı. Yer, evrenin merkezindeydi. Yerle gök arasındaki ayrımı kaldırıp,evrenin sonsuzluğuna açılan Nikolas Cusanus oldu. Bu da uzayın geometrikleşmesine, hiyerarşinin ortadan kaldırılmasına yol açacaktı.7 Kopernikus, metafizik açıklama yerine fiziksel gerçekliği, evrensel bir yapı yerine fiziksel bir güç koydu. Evren, aynı yasalarla yönetilmekteydi. Kepler, maddi güçlerin yeterli bir açıklama oluşturduğu yerde başka nedenler aramaya gerek olmadığını, mekanizmin yeteceğini, gezegenlerin devinimlerinin matematiksel yasalara uyduğunun altını çizdi. Benzer görüşlerle, Galileo, devinimin ve durgunluğun sürekliliğini, uzayın ve devinimin göreliliğini onaylayıp geometriyi mekaniğe uygular. Gözlenmiş olguların bu kavramlardan türetilebilirliğini savlıyordu. A. Koyre, XVI.yüzyılın devrimini modern dönemlere bağlayan iki özelliği belirler: Kosmosun yıkılışı ve uzayın geometrikleştirilmesi.

Bilim Tarihi Düşüncesi - ( devam )

Çifte yöneliş: Bilimsel bilginin gelişimine farklı kaynaklardan edinilen (bilimselliğe yakın ya da uzak) pek çok kurgu ve görüşün katkısının olduğunu belirtmek, “ bilim “ adıyla nitelediğimiz bilme biçiminin kendine özgü temelini zayıflatmaz.” Bilimin nesnesinin olgular olduğu,...olgusal bir bilgi etkinliği olduğu sonucuna varılabilir”8 Ancak, olgular saf duyumlar olmadıkları, farklı düzeylerde sentezlerin ürünü oldukları düşünülürse, bilme sürecinde zihinsel kurulumların da etkilerini katmalıyız (kavram, hipotez, yasa oluşturma, yöntemli düşünme...). Olgudan kurama, kuramdan olguya çifte bir yöneliş söz konusudur. Olguların, gözlem ve deneyimle ilişkisi, genellemelere (tümevarımla) gitmemize olanak sağlar. Ancak, bu genellemeler zorunluluk değil olasılık içerirler. “Çünkü, tümevarımsal genelleştirme edimine ve bu edimin ürünü olan genellemelere ancak, tekrar, süreklilik ve türdeşlik gösteren doğal olguların gözlemlenmesi ve deneylenmesi ile ulaşılabilir(tarihsel, toplumsal ve kültürel olgular alanında tekilleştici yöntem arayışlarından da söz edilmeli, D.Özlem, agy).” Bilimin, özneden bağımsız bir gerçeklik alanını postulat olarak benimsediği düşünülse de, böyle bir gerçekliğe insanın doğrudan ulaşamayacağını, gerçeklik hakkında algılarımızın yapısı ve tasarımlama/kavramlaştırma biçimimizle bize özgü bir şemalaştırma yoluyla bilgi edinebileceğimizi savunan epistemolojik yaklaşımlar (örneği Kant) eleştirel bir tavır alırlar (“Bu durumda, akıl ve rasyonalite, görünüş dünyasından aldığımız izlenimleri, duyumları düzenleyen bir işleve sahiptirler.” Doğan Özlem, bu görüşe fenomenolojik rasyonalizm diyor).

Düşünsel yapılar: Bilimin betimleme ve açıklamalarında önde gelen kavramlaştırmalarında ve kuramsallaştırmalarında olguyla basit bir özdeşliği aşan bağıntılar sözkonusudur. Kuram, deneysel içeriğe bağımlı olsa da deneysel içeriği açıklamak için geliştirilen “düşünsel bir yapıdır.” Bilim tarihi, bu ilişkileri açıklayacak kavram ve kategorileri ortaya çıkarmalıdır. Nesne hakkındaki tasarımlarımız konstrüksiyona bağımlıysa bu konstrüksiyonun bilimsel analizi bilim kuramını epistemolojiyle ilgili kılar. Olgular dünyasının bir tür rasyonelleştirmesi, basit bir denklik aramanın ötesinde yöntemsel araçların araştırılmasını önemli hale getirir. Kuantum fiziğinde kuramın ve meta- ilkelerin açıklayıcı güçleri olgu-kuram sırasını kuram olgu yönünde, nedensellikten belirsizliğe, kesinlikten olasılığa doğru değiştirmiştir. Klasik bilimle modern bilimlerin, doğa bilimleriyle kültür bilimlerinin tarihinin eş ölçütlerle yazılamayacakları belirginlik kazanıyor.

Bilimsel gelişmelerin yapısı: Bilimde ilerlemeler olduğu kadar sıçramalar ve kopuşlar da vardır. T. Kuhn’un bilimdeki gelişmeleri paradigma değişiklikleri olarak açıklaması sağladığı yorumlayıcı şema açısından çok yönlüdür. Bilim adamları topluluğunun ortak açıklayıcı ilkelere başvurmaları bir yandan uzmanlaşma olanağını sağlar, diğer yandan paradigmaya karşı savunmacı bir tavrın oluşmasına da öncülük eder. Bilim tarihi, problemleri paradigma ışığında bilmece çözer gibi çözmeye yönelik bir uğraş olarak görülür. Paradigma değişimi o güne kadar geçerli olan algı ve düşünme kalıplarının çözemediği sorunları çözebilecek güçte bir görüş değişikliğinin ortaya atılmasına yol açar. Bir paradigmanın karşı paradigmayla alt edilmesi uzun bir dönemi kapsar ve paradigmalar arasında eş ölçülerle geçiş olanaksızdır. “Her paradigma, dünyayı farklı türde nesnelerden oluşmuş sayacaktır. Aristotelesçi paradigma, evreni ay-altı ve ay- üstüne ayrılmış olarak görür. Sonraki paradigmalar evreni maddi cevherlerden oluşan bir varoluş olarak gördüler. Lavoisier için kimya filojiston’u değil gaz ve oksijeni içeriyordu. Maxwell’in elektromanyetik teorisi, bütün uzayı işgal eden eteri içeriyordu. Einstein, eteri elimine etti.”9 Bir kuramın diğerinden daha üstün olduğunu söyleyecek nesnel bir ölçütümüz olmadığı için (farklı nesneler söz konusu) Kuhn, bilim yorumunda relativistik bir tutum alır. “ Olağan bilimin ilerlemesi, paradigma içinde yöneltilen bulmacalar ya da problemleri çözmektir. Problemler, paradigma içinde şekillenen yöntemler kullanılarak, kurallar izlenerek çözülür. İlerleme, çözülen problemlerin sayısına göre ölçülür ve birikime dayalıdır.” Yine de ilerlemeye karşı olmadığını, bir kuramın problemleri çözmede önceki kurama göre daha iyi bir durumda olabileceğini,

Einstein paradigmasının Newton paradigmasından daha iyi problem çözücü olduğunu belirterek bilimsel ilerlemeye inanan biri olduğunun altını çizer.

Bilim tarihini bütünlüğü içinde kavramanın, bu tarihin çok parçalı yapısı dikkate alındığında ne denli güç olacağı bellidir. Bir yandan aşırı uzmanlaşma bir yandan yöntemsel farklılıklar, bilimin yapı ve işlevini kurgulamadaki temel farklılıklar böylesi bir ereğin önündeki engeller olduğu kadar farklı bilim dallarının bu bütünlüğe nasıl entegre edilecekleri de ayrıca sorundur. “Bilim tarihi, kendisini doğuran, gelişmesini etkileyen – ya da köstekleyen- toplumlara bağlı olan, ama aynı zamanda o toplumlar üzerinde de eylemde bulunan bilimsel etkinliğin- etken düşünce ve düşünce etkinliğinin- gerçek birliğini yeniden kavramalıdır.Farklı bilim ve tekniklerin ayrı ayrı tarihlerinin karşı karşıya konmasından öteye geçip bir bilim tarihi olabilir... Bilim tarihi, bilimsel buluşların tarihi değildir; keşifler ve buluşlar geçicidir. Amaç, bilimsel düşüncenin gelişimini, yani insan bilincinin gelişimini açıklamak, eleştirel bir yoruma tabi tutmaktır.”10

Bilim tarihini ne sadece olgular ve deneyimlerin, ne de kavram ve kuramların tek yanlı kavranışından uzak, indirgemeci olmayan bir sentezinin olanakları düşünülmelidir. Einstein’ın bilim tarihiyle ilişkin yaklaşımını çözümleyen Patrik H. Byrne’in makalesi bir ipucu verebilir.11 Bilimin izlediği tarihsel malzemeyi analiz ederek bu sürecin oluşturucuları olduklarını belirttiği anlam kalıplarını açığa çıkarmak ister. Kavramlarla deneyimler arasındaki bağlantıları bulmak için deneyimin kavramsal düzenlenişinin tabakalarını (bir arkeolog gibi) kazarak ilerlemelidir. Kuramın dili altta yatan deneyimsel ögeleri gizlediği için engel oluşturur. Arkeolojik katmanlarda nasıl alt katman üst katmana bağlıysa, en yeni ve karmaşık kuramsal yapılanmalar da içlerinde en ilk deneyimsel öğeleri taşırlar. Deneysel öğelere ulaşmak için kuramsal yapılanmaların sezgisel yolla kasılması gerekir. Tarihçinin görevi, kökendeki deneyleri, sezgisel arkeoloji yoluyla canlandırarak kuramca gizlenen yapıyı açığa çıkarmaktır. Uzay kavramıyla ilişkin olarak,bilimsellik öncesi düşünceden kartezyen geometriye gelişim, Newton’un mutlak uzay kavramı, alan kavramı ve özel görelilik kuramı, genel görelilik kuramı ve çağdaş yerçekimi kuramının yetersizlikleri olmak üzere beş dönem saptanır. Bilimsellik öncesi uzay kavramı, cisim kavramına götüren deneyimlerden ve cisimler arası ilişkileri zihinsel olarak kavrama isteğinden kaynaklanır. Bu anlayış, Newton onu mutlak uzay ve hareket eden cisimlerle eylemsizliğin belirlediği ilişkiye dayanarak oluşturduysa da uzay kavramı fizikselliğini yitirdi. Alan kavramı alanların uzayın fiziksel halleri olduğunu saptadı. Başlangıç hipotezleri deneyimden gittikçe uzaklaştı. Bu gelişme, az sayıda aksiyom ve hipotezden mantıksal çıkarım yoluyla en çok sayıda empirik olguyu elde etmeye çalışır. Gerçek kavram, ne tarihin dışındadır ne de deneyimden uzak gerçeklikle ilişkilidir.

Tarihte bir nesnellik aramak yerine nesneleşme ve nesneleştirmenin olanak ve zeminlerini sürecin kendi dinamiklerinden türetebilmenin yolları aranabilir. Bilimin kuramsal yapısı tarihsel etkinliklerle kıyaslanırsa bir tür aşkınlık içerir. Pratiği veya tekniği bilimin özü gibi görme yanılgısı, pragmatik yaklaşımların dar kalıpları içinde ortaya çıkar. Bilimin tarihi, nesnesiyle birebir özdeşleşen bir kopyalama edimi değildir. Bilim, yaratıcı ve oluşturucu bir düşünme tarzıyla kendi bilgi/varlık alanını inşa eder. Bu inşa etmeye, bilim tarihine içkin .bir teleoloji (erek bilgisi), bilincinde olunsun olunmasın eşlik eder. Bu niteleme, herhangi bir metafizik ya da etik bir önyargıyı ya da bir önceden belirlemeyi içermez. Bilimin tarihi, onu açımlayan bir süreçtir ve bu sürecin anlamı, onun olanaklı yorumlarının referanslarıyla kurgulanabilir; yoksa bilim tarihinden değil, tarihsiz bir hakikat alanından söz etmek zorunda kalırız.

Kaynaklar

1) M Heidegger, Bilim üzerine iki ders, Çev. Hakkı Hünler, Paradigma Y

2) Doğa Tasarımı, R. G. Collingvood, çev. Kurtuluş Dinçer, İmge Y.1999

3) Bilimler tarihi ve felsefesi, Prof. Nejat Bozkurt, Sarmal y.1998

4) agy

5) Doğa tasarımı

6) Bilimsel felsefenin doğuşu, H. Reichenbach, çev. Cemal Yıldırım, Remzi Kit.

7) Yeni çağ Biliminin Doğuşu, A.Koyre, çev.Kurtuuş Dinçer, Ara Y.1989

8) Felsefe ve doğa bilimleri, Doğan Özlem, İzmir y.1995

9) Bilim Dedikleri, A. Chalmers, Çev. H. Arslan,Vadi Y. 1990

10) A.Koyre, Yeni çağ Biliminin doğuşu

11) Einstein'ın bilim tarihine yaklaşımının önemi. P.H.Byrne, çev. Z. Tümer,Y. Yazgan, Doğa ve bilim dergisi, 82/12

FRANKFURT EKOLÜ ETKİSİ VE USÇULUĞUN ELEŞTİRİSİ

Ali AKAY

Adorno Nazi Almanya'sının usçuluk adına Yahudileri veya Çingeneleri toplama kamplarına koyup, gaz odalarında, duşa gönderiyoruz diye ölüme göndermelerini endişe içinde eleştirmişti. Yine Adorno,Horkeimer ile birlikte yazdıkları Aklın Diyalektiği kitabmda Batı usçuluk tarihini anlatıp, bu usçuluk adı verilen nesneyi eleştirmiştir. Bu kitapta yazarlar William James'den beri faydacılık adına kullanılan aleti, usçuluğu, eleştirmişlerdir.

Adorno Negatif Diyalektik kitabında Marksizmin Hegel'ci düşünce ile gerekli kopmasını vurgulamaktadır. 1966 yılında Almanya'da yayımlanan bu eseri, 1961 yılında Paris'te College de France'da yapmış olduğu konferansları içermektedir: Konferanslarında Hegel üzerine üç araştırma, mantığın parçalara ayrılması konularını işlemiştir. Batı usçuluk mantığının nasıl bir saçmalıkla sonuçlandığını (Alman Nazizmi) ve kendi kendini yok ettiğini, insan türünün yüzkarası olduğunu vurgular ve sanayi uygarlığının marketing denilen pazarlamacılar tarafından yönlendirildiğini göstermeye uğraşır. Adorno bu kitap ile Hegel'den kopmayı ve sanayi kültürünün olumsuz yanlarını göstermeyi amaçlar. Hegel'in negatifliğinin eleştirisini yapar. Hegel'in bütüncü felsefesine karşı Adorno "Tüm olan yanlıştır" der ve sanat eserini bir kesit olarak algılar: Bir sanat eserinin değişik devinimlerini, gösterilerinin bir bütün içine toplanamaz olduğunu göstermeye çalışır. Bireysel olarak yerini yıldızlar kümesinin içinde alması gereken bir insan varlığını betimler. Böylece Adorno kavramı hakikat üzerine düşünmeye davet ederek, böyle bir olanağı zorlar. Bunun adına "Benzer olmanızı kuvvetli-bilinci" der.

Aslında tekil düşüncenin konuları aynı olmasa bile Frankfurt ekolü ile birçok ortak yanları vardır: Usçuluğun eleştirisi, bilim eleştirisi, bütüncülüğün reddedilmesi, diyalektik aklın eleştirisi; fakat ayrıldığı yerler de çoktur. Bilhassa Habermas ile ayrı yanlarını belirtmekte yarar var: Habermas'ın iletişim sorununa karşın örneğin Foucault iletişim sorunu ile ilgili olmamıştır. Onun için içinde yaşadığımız toplum, sanılanın aksine iletişim sorunlarının olduğu toplum değildir, çünkü iletişim sorunları disiplinci toplumların sorunsalıdır.

Bugün sürekli denetim ve sürekli eğitim toplumlarındaki biyo-politik sorunsalı tekil düşünce filozoflarının ilgisini daha çok çekmektedir. Max Horkeimer ve Theodor Adorno Aklın Diyalektiği kitabında Aydınlanma Çağı'nın (Aufklârug) eleştirisini yapmışlardır; Michel Foucault Deliliğin Tarihi adlı kitabında Descartes'm akıl adına nasıl akıldışı varsayılan aklı dışladığını göstermektedir. Bu kitabın yayunlanmasından 20 yıl kadar sonra rüya bilimcileri,rüyaların akıldışı anlar olduğunu ve deliliğe yakın durumlar olduğunu ve bunu en iyi anlayanların ise gerçeküstücüler olduklarını söylemektedirler.Horkeimer ve Adorno 1944 yılında Amerikan kültürünü,kitle toplumunun insanları nesneleştiren normlara sokan, "kodlayan" usçuluğunu eleştirmişlerdir. Bu aslında Habermas'ın "iletişim" fikrinden, Foucault'nun biyo-politika fikrine daha yakındır. Foucault Cinselliğin Tarihi'nin birinci cildi olan Bilmek Arzusu adlı kitabında, aynı şekilde Batı'nm salt bilimsel düşüncesinin insanları nasıl nesneleştirdiğini, cinsellik alanında göstermiştir: Bunun adına "Scientia Sexualis" (Cinsel Bilim) adını vermiştir. Bunu Doğu'nun "ars erotica"sından (erotik sanatından) ayrı tutar: "Gerçekte bu bilim savuşturmalardan oluşuyordu... aynı zamanda, ana hatlarıyla bir ahlakın zorunluluklarına da bağımlı bir bilimdi ve tıbbi normun çıkardığı türlerin kisvesi altında bu ahlakın pay etme mekanizmasını tekrarlıyordu.

Doğru söyleme bahanesiyle her yerde korku uyandırıyordu; cinselliğin en küçük dalgalanmalarını, kuşaklar boyunca iz bırakacak hayalî bir kötülükler sülalesine bağlıyordu. Utangaçların en gizli alışkanlıklarını, en kişisel ve içe dönük sapıklıklarını bile, toplumun bütünü için tehlikeli ilân etti; alışılmamış hazlarm varış noktasına daha aşağısı kurtarmıyormuş gibi, ölümü yerleştirdi: Kişi'erin, kuşakların, insan türünün ölümünü." Burada Foucault, Adorno'nun Nazi eleştirisinin kazıbilimi olarak Hristiyanlıktaki günah çıkartma mekanizmasını göstermektedir.

Adorno ve Horkeimer'e göre Aydınlanma Çağı düşüncesi dünyayı büyüden kurtarmayı amaçlamaktaydı. Mitosları yıkıp onların yerine bilginin yardımı ile hayalgücünü getirmek istemiştir. Deneysel felsefenin babası Bacon değişik temalarda bunu açıkça göstermiştir (...) Böylece akıl tek bir birliğe indirgenebileni varlık olarak tanımaktadır; bu da onun kendi sistemidir ve her şey ondan türemektedir artık. Bacon bunun adına "Una scientia Universalis" (Tek evrensel bilim) adını vermiştir. Bundan böyle mitos akıl haline dönüşür ve doğada salt nesnelleşme meydana gelir. Üzerinde çalıştıkları şeylere yabancılaşan insanlar iktidarlarının büyümesinin bedellerini ödemeye başlarlar. Akıl şeylere karşı bir diktatörün insanlara karşı oynamakta olduğu rolü oynar. Onları ancak bildiği ölçüde tanıyabilir: Böylece baskı altına almanın dayanağı ortaya çıkar. Bu baskı konusunda da Foucault, Frankfurt ekolünden ayrılır,
çünkü iktidarlar, Foucault'ya göre, insanları baskı altına alıp iktidarlarını pekiştirmezler, insanları normlara sokan modern iktidar-ların hiç bir şeyi kısıtlamaya ihtiyaçları yoktur. Bu nedenden dolayı, Cinselliğin Tarihi'nin birinci cildi olan Bilmek Arzusu kitabının ikinci bölümünün adı "Baskıcı Varsayım" dır. Foucault şöyle yazar: " 17. yüzyıl: Bu tarihin, burjuva diye adlandırılan toplumlara özgü olan ve belki de hâlâ kendimizi kurtaramadığımız bir baskı çağının başlangıcı olduğu sanılmaktadır."

Ama Foucault'nun Adorno ile kesişmekte olduğu noktalar da vardır. Yine Bilmek Arzusu kitabında Batı bilgisinin, bilimsellik adına her şeyi nesneleştirdiği temasını işler. Cinsel Bilim insanlann öznelliğini ortadan kaldırıp, bilgiden bir çeşit iktidar aygıtı üretmiştir: "Toplumumuz erotik sanatla bağlarını kopararak bir cinsel bilim edinmiştir. Daha ayrıntılı biçimde söyleyecek olursak, cinselliğe ilişkin gerçek söylemler üretme çabasını sürdürmüş ve bunu bayağı da zorlanarak, eski itiraf yöntemini bilimsel söylem kurallarına uyarlama yoluyla yapmıştır. 19. yüzyıldan sonra geliştirilen cinsel bilim, paradoksal bir biçimde, Hristiyan Batı'da cinselliğe ilişkin gerçek üretmenin ilk yöntemi olan zorunlu ve tüketici günah çıkarmanın tekil törenini odak noktası olarak korudu." Görüldüğü gibi, Adorno ve Horkeimer Batı'nm bilimsel aklını mitoslarda aramakta, buna karşın Foucault Nietzsche'ci bir filozof olarak bu nesneleştirici bilginin söykütüğünü Hristiyan düşüncesinde bulmaktadır.

Soru 44 : Bu tartışmanın önemi nereden geliyordu?

isimcilik, varlıkların özlerinin, yani idealarının, onların dışında nesnel olarak varolmadıklarını, sadece birer isimden ibaret bulunduklarını ileri sürüyordu. Cinslerin, türlerin ve sınıfların, bu cinslere, türlere ve sınıflara giren tek tek varlıkların dışında, bağımsız bir varlığı yoktu. Bu düşünce, Hıristiyanlığın resmî hale gelmiş olan felsefesi ile yani İskolastik ile çatışan bir düşünceydi. Çünkü hıristiyanlığın ilkeleri (dogmaları) ve iskolastik, tanrı ya da ruh gibi gerçeklerin sadece birer isim olmadıkları, bunların bağımsız ve nesnel bir varlığı olduğu temeline dayanıyordu. Bu tümellerin, sadece birer isim olduğunu söylemek ve sadece bizim düşüncemizde mevcut olduklarını iddia etmek, hıristiyan dogmalarına ve iskolastiğe karşı gelmek demek oluyordu. Tümeller üzerindeki bu tartışmaya ve savunulan çeşitli görüşlere o zamanlar bunca önem verilmesi, işte bundan ötürüydü.

Soru 43: iskolastiğin yıkılmasını dile getiren ve bu düşünme tarzının en önemli tartışma konusunu teşkil eden hangi soruydu?

İskolastiğin gelişmesi ile birlikte ortaya çıkan ve onun yıkılışını dile getiren soru, felsefe tarihinde «tümeller» diye tanınmış olan sorudur. Burada sözü geçen «tümeller», daha önce Platon ve Aristoteles felsefelerini ele aldığımız zaman üzerinde durduğumuz, varlıkların özleridir, idealardır; onların tümünde bulunan ve ortak noktayı teşkil eden genel kavramlardır; varolanların içinde toplandığı sınıflardır, ya da türlerdir.

Platon, bu tümellerin, varlıklardan önce, onların dışında mevcut olduğunu; ayrı ve nesnel bir varlığa; bir gerçeğe sahip bulunduğunu ileri sürüyordu. Platon'un bu görüşüne katılanlara, hıristiyan ortaçağı felsefesinde «gerçekçiler», bu görüşe de «gerçekçilik» (realizm) deniyordu. Buradaki gerçekçilik, tümellerin «gerçek» olduğunu kabul etmek anlamına geliyordu. Oysa tümeller maddî değil düşünceyle ilintili manevî bir gerçek taşıdıkları için aslında bu görüşe, «idealizm» demek gerekirdi. Çünkü bu görüşte, maddeye oranla düşüncenin (manevî olanın yani kavramın) önceliği ileri sürülüyor ve kabul ediliyordu. Bunun tersini, yani maddenin ve varlığın düşünceden (manevî olandan) önce geldiğini söyleyenlere ise «gerçekçi» demek doğru olur. Bugün, felsefe terminolojisinde, «gerçekçi» (realist) ile'«idealist» kelimeleri bu anlamlarda kullanılır. Bundan ötürü, ortaçağda tümeller hakkında ileri sürülen «gerçekçi» görüşle, bugünkü anlamda «gerçekçilik»i bir¬birine karıştırmamak gerekir.

Tümellerin gerçek olduğunu kabul edenlerin başında Anselmus geliyordu. Aristoteles felsefesi ağır basıp, tümellerin Platon'un ileri sürdüğü şekilde nesnelerden apayrı bir gerçeklikleri olmadığı, ama nesnelerin içinde bulundukları savunulunca; tümeller hakkında yeni bir görüş ortaya çıkmış oldu. Aquino"lu Thomasso bu görüşü savundu. Tümellerin gerçek oldukları iddiasını hafifleten ve yumuşatan bu görüşten farklı olarak, «gerçekçilik»e tam karşıt olan bir başka görüş daha ileri sürüldü. Tümellerin nesneler dışında varolmadığı gibi, nesneler içinde de varolmadığını; hiçbir şekilde «gerçeklikleri» olmadığını, sadece birer «isim» olduklarını ve sadece bizim düşüncemizde mevcut olduklarını yani nesnel değil öznel olduklarını ileri süren bu görüşe «isimcilik» (nominalizm) dendi. İsimcilik'in ünlü tem¬silcisi Duns Scotus ve Occam'lı VVilliam'dı (1300-1349).

Soru 42 : Hıristiyan İskolastiğinin büyük temsilcileri kimlerdi?

İskolastiğin ilk büyük temsilcisi ve bir bakıma kurucusu Anselmus'tur (1033- 1109). Bu düşünürün ünlü sözü «Credo ut intelligam» (anlayayım diye iman ediyorum), iskolastiğin tavrını ve felsefe ile din arasında nasıl bir ilişki kurduğunu açıkça gösterir. Tanrının varlığını ve hıristiyan dogmalarını savunmak için, iskolastik, ibni Sina ve İbni Rüşd gibi islâm filozoflarının eserleri aracılığı ile tanıdığı Platon ve Aristoteles felsefelerinden yararlanarak, kılı kırk yarmış, akıl almaz mantık oyunlarına girişmiştir, iskolastik düşüncenin en büyük temsilcisi Aquino'lu Thomasso (1225 -1274), anlayışgücüne güvendiği halde, bir başka büyük isoklastik düşünür olan Duns Scotus (1270-1308), iradeye önem verir. On üçüncü yüzyılda İskolastiğin büyük temsilcileri yetişmiştir ama, aynı zamanda bu düşünce tarzı yavaş yavaş yıkılmağa da yüz tutmuştur.

Soru 41 : Hıristiyan skolastiğinin özellikleri nelerdir?

Hıristiyan dininin, çağdaşı olan yunan felsefesi ile daha başlangıçtan itibaren ilinti kurması, bu dinin felsefeye karşı savunulmasını, ya da din ile felsefenin uzlaştırılmasını gerektirdi. Hıristiyan dininin yaygınlaştığı ilk yüzyıllarda, dini savunan düşünürlerin ortaya çıktığını görüyoruz. Yine aynı çağlarda, Hıristiyan dini çerçevesi içinde, tanrının özü konusunda çeşitli görüşler ileri süren ve felsefe soruları ile uğraşan iskenderiye kilisesi din uluları dikkati çekti.

Dokuzuncu yüzyılda, Scotus Crigena, Hıristiyanlık ile Yeni-Platonculuğu uzlaştırmaya çalıştı.Bununla birlikte,gerçek Hıristiyan İskolastiği diye adlandırabileceğimiz fıkır hareketi ancak on birinci yüzyılda ortaya çıktı. Daha önce de belirttiğimiz gibi, iskolastiğin temel amacı, imanla aklı, dinle felsefeyi uzlaştırmaktı. Kilisenin ileri sürdüğü dogmalar, felsefe ve bilgi açısından yorumlanarak bilimsel bir sistem haline sokulmaya çalışıldı. Hıristiyan iskolastik düşünürlerinin hepsi de, üzerinde tartışılmaz bazı ilkelerden hareket ediyorlardı, iskolastik düşünce, tartışmasız kabul edilen bu ilkelerin doğru olup olmadığını araştırmıyordu, üzerinde tartışmaya girişmiyordu. Bu ilkeler, Kilisenin ileri sürdüğü ve iman edilmesi gereken ilkelerdi.

Soru 40 : ibni Haldun'un tarih felsefesi maddeci bir tarih görüşü müdür?

Batı düşüncesi üzerinde etki yapmış bir başka islâm bilgin ve düşünürü de İbni Haldun'dur (1332-1404). Toplumların ortaya çıkış, gelişme ve çöküş kanunlarını araştırmış olan ibni Haldun, tarih bilimi ve felsefesi alanında önemli buluşlar ortaya koymuştur. Toplumları ve tarihî olayları incelerken, tanrı ya da herhangi bir gizli gücün etkilerini değil, incelenmesi, gözlenmesi mümkün olan tabiî olayları işin içine sokan ve açıklamalarını sadece bu olaylara dayanarak yapan İbni Haldun, modern anlamda tarih biliminin ve tarih felsefesinin kurucusudur.

İbni Haldun, toplumları, biyolojik varlıklar, ya da organizmalar gibi görür. Yani, toplumlar da, tıpkı organizmalar gibi doğar, büyür ve ölürler. Bu bakımdan ele alınınca, filozofun sürekli gelişmeye inanmadığı, kaderci ve kötümser bir tarih felsefesi ileri sürdüğü görülür. Bununla birlikte, toplumların temelinde coğrafya şartlarının ve ekonomik şartların bulunduğunu söylemesi bakımından, ibni Haldun, zamanının çok ötesine uzanan; günümüzde geçerli olan görüşler ileri sürmüş bir filozoftur.

İnsanları toplumlar kurmaya yönelten neden, tek başına üretim yapamamaları ve insanın içgüdülerinin hayvana oranla daha zayıf olması; insanların birlikte yaşamak zorunda bulunmasıdır. Toplumların aralarındaki farklar ise, coğrafya şartlarının farkından ileri gelmiştir. Ayrıca, ekonomik şartların ve olayların da toplumlar üzerinde köklü bir etkisi vardır, ibni Haldun, kavimleri ve toplum biçimlerini, ekonomik üretim tarzlarına göre ayırır ve sınıflandırır. Ayrı ayrı kavimlerin törenlerinde (örf ve adetlerinde) ve kurumlarında (müesseselerinde) görülen farkları, bu kavimlerin- geçimlerini sağlayış tarzlarının farklı olmasıyla açıklar. Toplumun manevî hayatını ve insanın ruhî özelliklerini, o toplumdaki geçimin sağlanış tarzına, üretimin biçimine, ekonomik şartlara, yani maddî şartlara bağlar. Bilindiği gibi, maddeci tarih felsefesi, toplumların şekillenmesini, toplumsal olayları, toplumun kurumlarını ve insanın manevî hayatını, ekonomik şartlarla, üretim tarzları ile açıklar. Bu açıdan ele alınınca, İbni Haldun'un maddeci bir tarih görüşü öne sürmüş olduğunu ve Marx'a öncülük ettiğini kabul etmek gerekir (Ülken, s. 341; R. Ga-raudy, «Sosyalizm ve İslâmiyet», D. Avcıoğlu - E. Tüfekçi, s. 55-64, Yön Yayınları).

Soru 39 : «işrakî» felsefesi nedir?

İslâm düşüncesinin, eski doğu din ve felsefesinin etkisi altında oluşmuş ilgi çekici bir başka akımı da «işrakî» felsefesi diye anılan akımdır. Akımın kurucusu Şehabeddin Sühreverdî (1155-1191), Zerdüşt dininin etkileri ile meşşaî felsefesini ve tasavvuf görüşünü yeni bir sentez içinde birleştirmeye çalışmıştır.

«İşrak» nur felsefesi anlamına geliyor (Ülken, s. 306). Bu kelime, güneşin doğuş sırasındaki aydınlığını, parlaklığını da dile getirmektedir. Bu bakımdan «işrak» kelimesi mecaz yoluyla aynı zamanda bilgelik ve tanrı - bilimidir, tanrının gerçeğini mistik şekilde kavramadır; bu bilgeliğin ortaya çıkışıdır (doğuşudur). Bu anlamda «işrak» varlığın iç gerçeğini ortaya koyan kaynak olduğu gibi bilincin bu ortaya çıkışı sağlayan çabası ve yönelişidir. Ayrıca, «işrak» kelimesi, akılla kavranan en yüce gerçeklerin doğuşundan (doğusundan) gelen bir bilginin gönül gözüyle ulaştığı kavramaları ve mistik tecrübeleri ortaya koyan bir felsefedir. Bu kelime, «işrakiyyun» şeklinde, yani Doğuluların mistik bilgisi şeklinde de anlaşılabilir. Henry Corbin, «işrak» kelimesinin «Doğu», «doğuş» anlamları üzerinde önemle durarak, işrakî felsefesinin doğu bilgeliğine has ve onun orijinal bir şekilde geliştirilmesinden doğan bir felsefe olduğunu ileri sürmektedir («Histoire de la philo-sophie islamique», s. 284-304, İdees).

İşrakî felsefesi, mutlak hakikatin, ne mutasavvıfların sandığı gibi sadece mistik tecrübe ve yaşamayla ne de meşşaî felsefesinin ileri sürdüğü gibi sadece düşüncenin adım adım ve mantıkî bir şekilde ilerlemesiyle elde edilemeyeceğini söyler. Sühreverdî'nin felsefe metodu, akıl sezgisidir. Sühreverdî, Zerdüşt dininin etkisinde kaldığı gibi, Yeni-Platonculuğun da etkisinde kalmıştır. Nitekim, îdealar ve varlıklar, işrakî felsefesinde, «nur» ve «karanlık» kavramları ile dile getirilir.

Gerçekleri akıl sezgisi ile kavramak, insanları yavaş yavaş karanlıktan nura, yani aydınlığa doğru yaklaştırır. Bütün nurların birleştiği en yüce nur, yani nurların nuru ise Allah'tır. Burada, hakikate ulaşmak bakımından, Sühreverdî'nin mutasavvıflar tarafından kullanılan metotları benimsediği görülür. İnsan bu metotlar sayesinde benliğini (nefsini) terbiye ederek ve temizleyerek, bu yüksek nurları kavrayacak duruma gelir, insan ruhunun (nefsinin) bu incelmesi ve tanrısal gerçekleri kavraması, sadece peygamberlere vergi değildir; benliğini temizleyen kişi bu mertebeye ulaşabilir. Böylece varlık hakkında sınırlı bir bilgi değil, aynı zamanda, gelmiş geçmiş ve olacak her şeyin bilgisi elde edilmiş olur. Sühreverdî, akıl yoluyla sezgiyi ve insan benliğinin arınmasını, hakikatlere ulaşmanın yolu olarak gördüğü halde, elde edilecek bilgileri sadece varlığın bilgisi olarak değil, zaman üstü ve gelmiş geçmiş her şeyle ilintili bir bilgi olarak düşünmektedir. Bu bakımdan, onun bilgi anlayışı, kehanet, müneccimlik, gaipten haber getirme gibi imkânları da içinde taşıdığını iddia eden bir bilgi anlayışıdır, işrak felsefesinin ilgi çekici tarafı, tıpkı meşşaîler gibi insan aklının kavrayabileceği kesin bilgilerle işe başladığı halde, sonunda tanrısal bir bilgiye yani her şeyi bilen evrensel bir aklın bilgisine varılabileceğini iddia etmesindedir. Bu bakımdan işrak felsefesi, akılcılıktan akıl-dışıcılığa yönelen bir bilgi teorisi üzerinde temellenmiştir.

Soru 38 : Gazalî felsefeyi nasıl eleştiriyordu?

İslâm düşüncesinde, bilgi teorisi alanında yapılmış en ilgi çekici araştırma, Gazalî'nin (1058-1111) eserlerinde görülür. Gazalî, «kesin bilgiye nasıl ulaşabiliriz?, hangi bilgi alanlarında kesinlikten söz edilebilir?, felsefe ve metafizik kesin bilgiler midir?, duyular ve akıl tarafından sağlanan bilgilerin sağlamlığı ne ölçüdedir, kesinlikleri ne derecededir?» gibi soruları sorarak bunlara cevaplar vermek istemişti.

Genç yaşta ün salmış bir bilgin, kelâma ve filozof olan Gazalî, zamanla felsefenin çözüm yollarından ve görüşlerinden şüpheye düşmüş, bu çözümlerden uzaklaşmış ve sonunda dine, tasavvufa ve mistik bir düşünüşe yönelmiştir. Geçirdiği bu fikir serüvenini de eserlerinde anlatmıştır.

Gazalî, her şeyden önce, bilgilerimizde kesinliği aramaktadır. Matematik ve mantık, üzerinde herkesin birleştiği, kabul ettiği bilgiler verir. Bunların kesinliği, araştırma alanlarının iyice sınırlandırılmış olmasından gelmektedir. Buna karşılık, Gazalî, felsefenin, varlık, tanrı, insan ruhu, tanrı ile varlığın ilişkisi, insan hayatının anlamı gibi konuları araştıran bölümünün yani metafiziğin, sağlam bilgiler vermediğini söyler. Çünkü, filozoflar arasında bu konular üzerinde bir anlaşma ve uyuşma yoktur; her biri aynı konu üzerinde bir başka fikri savunmaktadır. Aynı genel görüşlerden ve teorilerden hareket eden iki filozof bile birbiriyle anlaşamamakta, ayrı sonuçlara varmaktadır.

Gazalî, bilgi hakkındaki genel eleştirmesini, önce duyuların bizi aldatabileceğini belirterek ortaya koyar. Aklın, metafizik konularda kesin doğrulara varabileceğinden de şüphe eder. Ve bunu, daha önce, filozofların, kelâmcıların, batınîlerin ve mutasavvıfların ileri sürdükleri görüşleri inceleyerek ve eleştirerek ortaya koyar. En şiddetli eleştirmelerini filozoflara yöneltir. Aklın, felsefe ve metafizik alanında ele aldığı sorulara cevap vermeye çalışırken kendi kendisiyle çelişmeye düştüğünü, sağlam ve üzerinde herkesin birleşeceği çözüm şekilleri bulamadığını söyler. Ayrıca, filozofların akıl ile imanı (felsefe ile dini) birleştirmeye çalışmalarının da bir hata ve başarısızlık olduğunu ileri sürer. Gazalî'ye göre, dindeki «yaradılış» fikri, felsefeyle açıklanamaz. Bilginin ve aklın eleştirmesiyle işe başlayan Gazalî, bu eleştirmelerden yeni bir felsefeye gitmemiştir. Bilgi hakkında şüpheci bir tutum göstermiş, bu şüphecilikten imana ve dine yönelmiştir. Ama Gazalî'nin dine yaklaşması, tasavvufa ulaşmasıyla son bulur. «Gazalî için, akılla iman arasındaki bu dramda sığınılacak bir yer kalır ki, o da, tasavvuftur.» (Ülken, s. 291). Gazalî akıl ile imanı birbirinden kesin olarak ayırarak sonunda imanı seçmiştir. Ahlâkî hayat, tanrı ile birleşmenin ve hakikate ulaşmanın hazırlığından başka şey değildir, insan, ahlâklı hayat boyunca, kötülüklerden arınarak hakikati görüp kavrama ve sevme (aşk) yoluyla tanrısal birliğe ulaşır. Gazalî, bu görüşleriyle, batı düşüncesi üzerinde derin etkiler yapmıştır.

Soru 37 : ibni Rüşd'ün önemi nereden gelir?

Batı düşüncesi üzerinde en fazla etki göstermiş olan islâm filozoflarından biri, belki de birincisi İbni Rüşd'dür (1126-1198). Bu ünlü filozof, meşşaî felsefesinin temsilcilerinden biridir ve genel olarak Aristoteles'in görüşlerini benimsemiştir. İbni Rüşd'ün, dinde açıklanmış olan her şeyin akıl yoluyla ispatlanabileceğim ileri sürmesi; kutsal kitaptaki (Kur'andaki) sözlerin dış anlamının altında bir iç anlam da bulunduğunu ve buna varmak gerektiğini söylemesi, batı düşüncesi üzerinde büyük etki yapmıştır. Bununla birlikte, aynı düşüncelerin, islâm felsefesi içinde, İbni Rüşd'den daha önce ve çok ayrıntılı şekilde ileri sürülmüş olduğunu gördük.

Filozofun İspanya'da yetişmiş olması ve batı dünyası ile yakın bir ilişki halinde bulunması, etkisinin büyüklüğünü kısmen açıklayabilir. Bu etkinin sadece İbni Rüşd'den gelmesinin bir başka nedeni de, çeşitli şartlardan ötürü, batı fikir dünyasının islâm felsefesini gerektiği gibi tanıyamamış olmasıdır. Bununla birlikte, İbni Rüşd, büyük bir akılcı filozof olarak ortaya çıkmaktadır. Gazalî'nin filozofları eleştirmesine keskin bir eleştirmeyle cevap veren; maddenin ve hareketin ezelî ve ebedî olduğunu, hareket olmaksızın zamanın tasavvur edilemeyeceğini, insan ruhunun -ölümsüz olmadığını, ölümsüzlüğün herhangi bir kimsenin ruhunun kendisinden sonra ebediyen yaşamak anlamına gelmeyip ancak insanlık içinde yani gelecek nesillerde yaşamak anlamına geldiğini kesinlikle savunan İbni Rüşd dür. Filozofun islâm dinî dogmaları karşısında bu görüşleri savunması, onun felsefî düşünceye bağlılığının kesin kanıtıdır, ibni Rüşd'ün bu görüşleri, katolik kilisesi tarafından 1240'dan 1513'e kadar yasaklanmıştır.

100 Soruda felsefe 36 - 70 arası

Soru 36 : ibni Sina'nın temel görüşleri nelerdir?

ibni Sina (980-1037) da tıpkı Farabî gibi, tabiatın açıklanmasında madde ve form teorisini kabul eder ve bütün varlıkların tanrıdan çıkmış bir kademeleşme olduklarını ileri sürer. Başlangıçta sadece tanrı vardır; zorunluluk taşıyan ve hakikî varlık olan tanrıdan....


Soru 37 : ibni Rüşd'ün önemi nereden gelir?

Batı düşüncesi üzerinde en fazla etki göstermiş olan islâm filozoflarından biri, belki de birincisi İbni Rüşd'dür (1126-1198). Bu ünlü filozof, meşşaî felsefesinin temsilcilerinden biridir ve genel olarak Aristoteles'in görüşlerini benimsemiştir....


Soru 38 : Gazalî felsefeyi nasıl eleştiriyordu?

İslâm düşüncesinde,bilgi teorisi alanında yapılmış en ilgi çekici araştırma,Gazalînin (1058-1111) eserlerinde görülür. Gazalî, «kesin bilgiye nasıl ulaşabiliriz?, hangi bilgi alanlarında kesinlikten söz edilebilir?....


Soru 39 : «işrakî» felsefesi nedir?

İslâm düşüncesinin, eski doğu din ve felsefesinin etkisi altında oluşmuş ilgi çekici bir başka akımı da «işrakî» felsefesi diye anılan akımdır. Akımın kurucusu Şehabeddin Sühreverdî (1155-1191)....


Soru 40 : ibni Haldun'un tarih felsefesi maddeci bir tarih görüşü müdür?

Batı düşüncesi üzerinde etki yapmış bir başka islâm bilgin ve düşünürü de İbni Haldun'dur (1332-1404). Toplumların ortaya çıkış, gelişme ve çöküş kanunlarını araştırmış olan ibni Haldun....


Soru 41 : Hıristiyan skolastiğinin özellikleri nelerdir?

Hıristiyan dininin, çağdaşı olan yunan felsefesi ile daha başlangıçtan itibaren ilinti kurması, bu dinin felsefeye karşı savunulmasını, ya da din ile felsefenin uzlaştırılmasını gerektirdi....


Soru 42 : Hıristiyan İskolastiğinin büyük temsilcileri kimlerdi?

İskolastiğin ilk büyük temsilcisi ve bir bakıma kurucusu Anselmus'tur (1033- 1109). Bu düşünürün ünlü sözü «Credo ut intelligam» (anlayayım diye iman ediyorum), iskolastiğin tavrını ve felsefe ile din....


Soru 43: iskolastiğin yıkılmasını dile getiren ve bu düşünme tarzının en önemli tartışma konusunu teşkil eden hangi soruydu?

İskolastiğin gelişmesi ile birlikte ortaya çıkan ve onun yıkılışını dile getiren soru, felsefe tarihinde «tümeller» diye tanınmış olan sorudur. Burada sözü geçen «tümeller», daha önce Platon ve Aristoteles felsefelerini....


Soru 44 : Bu tartışmanın önemi nereden geliyordu?

isimcilik, varlıkların özlerinin, yani idealarının, onların dışında nesnel olarak varolmadıklarını, sadece birer isimden ibaret bulunduklarını ileri sürüyordu. Cinslerin, türlerin ve sınıfların, bu cinslere....



IV.BÖLÜM

YENİÇAĞLARDA FELSEFE

Soru 45 : Rönesans düşüncesinin temel özellikleri nelerdir?

iskolastiğin yıkılması ile birlikte, bilgi probleminin yeniden ele alınması,tabiatın, bütün kabullenilmiş bilgilerin ve açıklamaların ötesinde gözlem ve deneyle yeniden incelenmesi; doğru düşünmenin ve sağlam bilgilerin elde....


Soru 46 : Bilimsel ampirizmin kurucusu kimdir?

ingiliz filozofu Francis Bacon (1561-1626), tümevarıma bir mantığı, felsefesinin temeli olarak ele almış ve bu açıdan İskolastiğe karşı eleştirmelere girişmişti. Bundan ötürü, Bacon, haklı olarak, yeniçağlar felsefesinin....


Soru 47 : «Metot Şüphesi» nedir?

Bacon'ın yanı sıra, yeniçağlar felsefesinin bir başka büyük temsilcisi, fransız filozofu Rene Descartes'dır (1596 - 1650). Bu düşünüre göre, filozofun görevi, sağlam bilgilerin elde edilmesini sağlayacak temelleri kurmaktır....


Soru 48 : Şüphe sonunda vardığımız ilk, apaçık ve kesin bilgi nedir?

Descartes, çevremizde, çeşitli biçimlerde ve yapılarda, çeşitli özellikleri olan nesneler gördüğümüzü söyler. İlk bakışta, bu nesneler nasıl görünüyorlarsa öyleymiş gibi gelirler insana; onların mevcut olduklarına inanmışızdır....


Soru 49 : Descartes, tanrının varlığını nasıl ispatlar?

Filozofun, bütün şüphelerden sonra, düşünce ve bilincin varlığından şüphe edilemeyeceği sonucuna vardığını gördük. Ama, sadece bilincimiz hakkındaki bu apaçık ve kesin bilgiyle yetinemeyiz; bilinçten dışarı çıkmak ve dışdünyadaki nesnelerin varlığı ve kendileri hakkında keşin bilgiler edinmemiz zorunludur....


Soru 50 : Descartes felsefesinin temel özellikleri nelerdir?

Descartes'a göre, tabiatta iki temel madde, iki cevher vardır; bunlar bütün varlıkların ilkesi ve kaynağıdır. Bunlar yaratılmış cevherlerdir. Asıl cevher ise kendi kendisinin nedeni olan tanrıdır; ve tanrı sonsuz cevherdir....


Soru 51 : Descartes'tan sonra, felsefe hangi yönlerde gelişti?

Descartes,hakikate ulaşmada, sağlam bilgiler edinmede,düşüncenin ve bilincin taşıdığı önemi ortaya koymuştu.Varlık hakkındaki açıklamaları, bu düşünceden ve bilinçlen, yani ben'den ve özneden kalkarak yapıyordu....


Soru 52 : İngiliz felsefesinin temel eğilimi neydi?

Françis Bacon'ın her şeyden önce, duyulara, gözleme, deneye ve tabiat olaylarının ve kanunlarının bilinip tanınmasına önem verdiğini görmüştük. Bu özellik daha sonraki ingiliz felsefesinde kendini göstermiştir....


Soru 53 : Spinoza «cevher»i nasıl anlıyordu?

Spinoza (1632-1677),Descartes'ın ileri sürdüğü cevher kavramından yola çıkar. Cevherin varolmak için kendisinden başkasına muhtaç olmayan şey olduğunu söyler. Ama bu tanım gereğince bir tek cevher kabul etmemiz gerekir....


Soru 54 : Locke «doğuştan fikirler»i nasıl eleştirdi?

ingiliz filozofu Locke'un (1632-1704) bilgi teorisi, iki temele dayanır. Bunlardan biri, ruhumuzda, doğuştan fikirler denilen şeylerin mevcut olmadığının; ikincisi de, bütün bilgilerimizin duyulardan, algılardan ve deneylerden geldiğinin....


Soru 55 : öyleyse Locke'a göre fikirlerimizin ve bilgilerimizin kaynağı nedir?

Demek ki, ruhumuzda, doğuştan yani duyum ve deney - öncesi fikirler (ideler) ya da bilgiler yoktur, öyleyse, bu fikirler nereden gelmektedir? Locke'un sorduğu temel soru işte budur. Filozofa göre bütün fikirler ve bilgiler, duyum larımızdan ve deneylerimizden gelmektedir....


Soru 56 : Leibniz, «monad» deyince ne anlıyordu?

Spinoza, Descartes'ın temel varlık yani cevher anlayışından hareket ederek, kendi cevher anlayışına ulaşmıştı. Onun gözünde, mutlak cevher, ezelî, sonsuz ve kendi kendinin nedeni olan belirlenmemiş bir şeydi....


Soru 57 : Berkeley'in «cisimler dünyasını ortadan kaldırması» ne demektir?

Leibniz, idealizm görüşünü aşırı bir noktaya kadar götürmüştü. Manevî gerçeğin, maddî dünya karşısında ağır bastığını; hareketin ve maddî varlıkların sadece karanlık tasavvurlar olarak mevcut bulunduğunu söylemişti....


Soru 58 : Hume, «nedensellik ilkesi»ni nasıl eleştirir?

Locke, bütün bilgilerimizin duyumlardan geldiğini söylemişti; varlıkların temelinde değişmeyen bir gerçek ya da bir cevher bulunduğunu düşünmemizin; bazı duyumları her zaman bir arada edinmemizden ileri geldiğini belirtmişti....


Soru 59 : «Aydınlanma Felsefesi» nedir?

On sekizinci yüzyılda batı ülkelerinde, felsefe ve kültür alanında, «Aydınîanıma» diye adlandırılan bir düşünce tarzı ortaya çıkmıştır. Bu düşünce tarzının temeli, insan aklına karşı sınırsız bir güven....


Soru 60 : On sekizinci yüzyıl fransız maddeci felsefesinin temsilcileri kimlerdir?

La Mettrie (1709 - 1751), maddeden bağımsız bir ruhu düşünmenin saçma bir şey olduğunu, tanrıya inanmanın hiç bir temele dayandırılamıyacağı gibi hiç bîr işe de yaramadığını ileri sürerek, maddeci felsefeyi apaçık ve kesin....



Soru 61 : Kant ortaya çıktığı zaman felsefenin genel durumu neydi?

Descartes'tan sonra, batı felsefesinin iki ayrı yönde geliştiğini söylemiştik. Bu yönlerden biri, düşünceye ve bilince önem veren; maddî gerçeğe karşı düşüncenin üstünlüğünü savunan idealist ya da spiritüalist görüştü....


Soru 62 : Kant'ın felsefesi niçin «eleştirici» (kritik) felsefe diye adlandırılır?

Kant, zihnimizin bilgi edinmek için giriştiği çabayı; deneylerimizin nereden geldiğini; neleri bilmemizin mümkün olduğunu temel problemler olarak ele almıştır. Bundan ötürü, Kant felsefesi, önce bilginin incelenmesiyle ve eleştirilmesiyle başlar....


Soru 63 : Bilginin temel unsurları nelerdir?

Kant'a göre, bütün bilgilerimiz iki kaynaktan; iki faktörden doğar. Bunların biri, bilgi edinen özne, öteki dışdünyadır. Dışdünya, bize bilgilerimizin maddesini, başka bir deyişle «hamurunu» verir. Özne ise....


Soru 64 : özne, bilgiye ne gibi unsurlar ve formlar katmaktadır?

Bilgilerimizin bütün maddesinin (muhtevasının), duyulardan, algılardan, deneyden geldiğini söylüyordu Kant. Ama bu maddenin, anlamlı bilgiler haline gelmesi için, öznenin, bunları belli bir işlemden geçirmesi zorunluydu. Yani özne....


Soru 65 : Anlayısgücümüz bilgiye neler katar?

insan zihni, sadece duyu verilerini almakla kalmaz; onlara kendi etkinliğini de uygular; onları kendi kavramları aracılığı ile düzenler, düşünülecek hale getirir, anlamlı kılar. Bilgi ancak, bu etkiler sonunda ortaya çıkar, öyleyse....


Soru 66 : Bu genel kavramların (kategorilerin), ne gibi özellikleri vardır?

Anlayışgücünün bu formları deney - öncesidirler; yani insan - zihninin kendisinde bulunmaktadırlar; bundan ötürü herkes için geçerlidirler ve zorunluk taşırlar. Ama bunlar sadece duyularımızın verilerine, algılarımıza uygulanabilirler, öyleyse....


Soru 67 : Duyu verileri ve deneylerimiz dışında yer alan kendinde nesneler hakkında bilgi edinebilir miyiz?

Hayır, edinemeyiz. Çünkü, duyularımızın ve deneylerimizin bize dışdünyadan aktardığı ve bilgimizin vazgeçilmez maddesi olan veriler, önce duyarlığın, sonra da anlayışgücümüzün formlarından geçer, onların şeklini alır onlar....


Soru 68: Öyleyse, deneyüstü ve mutlak gerçekleri araştıran metafizik mümkün değil midir?

Bütün bilgiler, deneyin sağladığı maddeden (muhtevadan) ve anlayışgücünün bu maddeleri işlemesinden elde edildiğine göre, deneyde verilmemiş yani deneyin bize bildirmediği nesneler hakkında bilgi edinemeyiz....


Soru 69 : İnsanoğlu, mutlakla, deney - üstü ile ve şartlanmamış varlıkla ilinti kuramaz mı?

Gördüğümüz gibi Kant, bilgi bakımından, mutlakla ve kendinde-şeyle ilinti kuramayacağımızı; bilgi yetisi olarak aklın, yani teorik aklın bunu sağlayamayacağını, ancak deney dünyası hakkında bilgi edinebileceğimizi kabul etmektedir. Ama filozof....


Soru 70 : Kant, bu açıklamalarıyla ne gibi bir sonuca varmak istiyordu?

Kant, bilgi gücümüzün sınırlı olduğunu; akıl yoluyla metafizik problemleri çözemeyeceğimizi ileri sürmüş ve böylece insan aklının mutlağa ulaşabileceğini söyleyen dogmatizme kesin bir darbe vurmuştu. Ama ahlâk alanında....

Soru 36 : ibni Sina'nın temel görüşleri nelerdir?

ibni Sina (980-1037) da tıpkı Farabî gibi, tabiatın açıklanmasında madde ve form teorisini kabul eder ve bütün varlıkların tanrıdan çıkmış bir kademeleşme olduklarını ileri sürer. Başlangıçta sadece tanrı vardır; zorunluluk taşıyan ve hakikî varlık olan tanrıdan, «katkısız bir ruh» çıkar, «Katkısız ruh», ilk nedendir; öteki varlıkların ilk nedenidir. Bu nedenden, evrenin bütün ruh ve bedeni türer, ibni Sina buna «faal akıl» (etkin akıl) diyor; bu akıldan da gökler ve onların akılları doğar. Bugün bize garip gelen ve daha sonraki felsefe tarihi açısından önemini kaybeden bu «akıllar teorisi», evrenin kademeler halinde düşünülmesinden ve her kademenin (yeryüzü, gökler, yıldızlar, v.b.) aynı zamanda akıllı bir varlık gibi tasavvur edilmesinden doğmuştur. Bütün bu kademeleşmenin doruğunda da tanrı bulunmaktadır.

Evrenin tanrıdan çıkışını açıklarken Farabî ve İbni Sina'nın, bir «akıllar teorisi»ne başvurmaları, bu tasavvurdan ötürüdür, ibni Sina, psikolojisinde de, insan ruhunun bilgiye ve hakikate yönelişinde, çeşitli «akıl» mertebelerinden geçtiğini ileri sürer. Böylece varlık hakkındaki metafizik görüşleri ile insan ruhu hakkındaki psikolojik görüşleri arasında bir bitişme ve birleşme vardır, insan ruhu, bilgi açısından gerçekleştirdiği gelişmenin son mertebesinde, varlıkların özünü teşkil eden en genel kavramları yani mahiyetleri görüp kavrayacak hale gelir. Bu kavrayışı sağlayan şey, ruhun bu son mertebede, «faal akıl»la ilinti haline geçmiş olması, onunla ilişki kurmasıdır. Nitekim, tasavvufu inceleyen ibni Sina, mutasavvıfların akıl dışına çıkarak sadece yaşama ve duyma ile mutlak âleme ulaşma çabasını doğru bulmaz. Yukarda açıkladığımız akıllar-arası ilişki, ibni Sina'nın tasavvuf görüşlerinin temelini teşkil eder. ibni Sina'da, mutasavvıflarda görüldüğü gibi, mutlakla birleşmek, onun içinde erimek söz konusu değildir; sadece «faal akıl»la ilinti haline geçmek ve dışgörünüşlerin arkasındaki hakikî ve mutlak varlığı görmek; çokluk âlemini birlik olarak kavramak söz konusudur.

Filozofun ahlâkı da, metafiziğine dayanır ve tasavvufa yaklaşır. İbni Sina, «mutluluk ve doğru olan bir yaşama nedir?» sorusuna, «mutluluk, insan ruhunun kendisini arındırması ve temiziemesidir: faal akıl'a yönelmesidir» diyerek cevap verir. Böylece, iyilik bilinip ta¬nınmış olacak ve gerçekleştirilmesi yoluna girilecektir. İyiliğin bu gerçekleştirilmesinde ve mutluluğa varışta, ruhun arıtılmasına çalışılırken, tasavvuftakine benzer bir eylem ve yaşama yöntemi uygulanacaktır.

100 SORUDA FELSEFE 1 - 35

100 SORUDA FELSEFE: 1 - 35 ARASI SORU VE CEVAPLAR

Konu başlıkları:


Soru 1 : «Felsefe» sözünün kaynağı ve anlamı nedir?
Soru 2 : Felsefe ile din arasında ne gibi ilişkiler vardır?
Soru 3 : Felsefe ile bilimler arasında ne gibi ilişkiler vardır
Soru 4 : Bilimler felsefeden ne zaman ayrıldı?
Soru 5 : Metafizik nedir?
Soru 6 : Felsefenin bölümleri nelerdir?
Soru 7 : «Felsefe» ve «feylesof» kelimeleri, dilimizde, ne gibi anlamlara gelir?
Soru 8 : Felsefe, günümüzde ne gibi anlam ve önem taşır?
Soru 9 : Bugünkü anlamıyla felsefe nerede ve nasıl başlamıştı?
Soru 10 : Eski Yunan'dan önce, felsefî ve bilimsel düşünce yok muydu?
Soru 11 : İlkçağ felsefesi hangi bölümlere ayrılır?
Soru 12 : ilk filozoflar kimlerdi ve nerede yetiştiler?
Soru 13: Pythagoras'cıların anamadde hakkındaki görüşleri nelerdi?
Soru 14 : Bugünkü anlamda «diyalektik» görüşü ilk kim ortaya attı?
Soru 15: Elea Okulunun Herakleitos'a karşı savunduğu görüşler nelerdi?
Soru 16 : Herakleitos'un ve Elea Okulunun ileri sürdüğü görüşlerden sonra. Yunan felsefesinin karşısına çıkan ana problem neydi?
Soru 17 : Empedokles,Dernokritos ve Anaksagoras'ın bu probleme Verdikleri cevaplar nelerdi?
Soru 18 : Sofistler kimlerdi ve ne gibi görüşleri savundular?
Soru 19: Sokrates'in ileri sürdüğü felsefî görüşlerin özellikleri nelerdi?
Soru 20 : Sokrates'in görüşleri, Kynikler ve Kyrene Okulu tarafından nasıl yorumlandı?
Soru 21 : Platon, «İdea'lar teorisi»ni niçin ileri sürdü ve «idealizm» ne demektir?
Soru 22 : «Madde ve form» teorisi nedir?
Soru 23 : Aristoteles'ten sonra, yunan felsefesi hangi konulara yöneldi?
Soru 24 : Romalıların ilkçağ felsefesine katkısı nedir?
Soru 25 : Doğu'da ve Batı'da, iskolastik'ten aynı anlamda söz edilebilir mi?
Soru 26 : islâm düşüncesinin temel özellikleri ve ana problemleri nelerdir?
Soru 27 : İslâm düşüncesinin temel problemine verilen ilk cevaplar hangileridir?
Soru 28 : Kelâm nedir?
Soru 29 : Tasavvufun islâm düşüncesindeki yeri ve özellikleri nelerdir?
Soru 30 : Tasavvufun varlık hakkındaki görüşü nedir?
Soru 31 : Tasavvufun, felsefe açısından taşıdığı gerçek önem nereden geliyor?
Soru 32 : Şeyh Bedreddin maddeci bir filozof mudur?
Soru 33 : islâm düşüncesinde «Felâsife» ya da «Hü-kema» denince ne anlaşılır?
Soru 34 : «Meşşai» felsefesinin en ünlü temsilcileri kimlerdir?
Soru 35 : Farabî'nin temel görüşleri nelerdir?

100 SORUDA FELSEFE: 36 - 70 ARASI SORU VE CEVAPLAR

Konu başlıkları:


Soru 36 : ibni Sina'nın temel görüşleri nelerdir?
Soru 37 : ibni Rüşd'ün önemi nereden gelir?
Soru 38 : Gazalî felsefeyi nasıl eleştiriyordu?
Soru 39 : «işrakî» felsefesi nedir?
Soru 40 : ibni Haldun'un tarih felsefesi maddeci bir tarih görüşü müdür?
Soru 41 : Hıristiyan skolastiğinin özellikleri nelerdir?
Soru 42 : Hıristiyan İskolastiğinin büyük temsilcileri kimlerdi?
Soru 43: iskolastiğin yıkılmasını dile getiren ve bu düşünme tarzının en önemli tartışma konusunu teşkil eden hangi soruydu?
Soru 44 : Bu tartışmanın önemi nereden geliyordu?
Soru 45 : Rönesans düşüncesinin temel özellikleri nelerdir?
Soru 46 : Bilimsel ampirizmin kurucusu kimdir?
Soru 47 : «Metot Şüphesi» nedir?
Soru 48 : Şüphe sonunda vardığımız ilk, apaçık ve kesin bilgi nedir?
Soru 49 : Descartes, tanrının varlığını nasıl ispatlar?
Soru 50 : Descartes felsefesinin temel özellikleri nelerdir?
Soru 51 : Descartes'tan sonra, felsefe hangi yönlerde gelişti?
Soru 52 : İngiliz felsefesinin temel eğilimi neydi?
Soru 53 : Spinoza «cevher»i nasıl anlıyordu?
Soru 54 : Locke «doğuştan fikirler»i nasıl eleştirdi?
Soru 55 : öyleyse Locke'a göre fikirlerimizin ve bilgilerimizin kaynağı nedir?
Soru 56 : Leibniz, «monad» deyince ne anlıyordu?
Soru 57 : Berkeley'in «cisimler dünyasını ortadan kaldırması» ne demektir?
Soru 58 : Hume, «nedensellik ilkesi»ni nasıl eleştirir?
Soru 59 : «Aydınlanma Felsefesi» nedir?
Soru 60 : On sekizinci yüzyıl fransız maddeci felsefesinin temsilcileri kimlerdir?
Soru 61 : Kant ortaya çıktığı zaman felsefenin genel durumu neydi?
Soru 62 : Kant'ın felsefesi niçin «eleştirici» (kritik) felsefe diye adlandırılır?
Soru 63 : Bilginin temel unsurları nelerdir?
Soru 64 : özne, bilgiye ne gibi unsurlar ve formlar katmaktadır?
Soru 65 : Anlayısgücümüz bilgiye neler katar?
Soru 66 : Bu genel kavramların (kategorilerin), ne gibi özellikleri vardır?
Soru 67 : Duyu verileri ve deneylerimiz dışında yer alan kendinde nesneler hakkında bilgi edinebilir miyiz?
Soru 68: Öyleyse, deneyüstü ve mutlak gerçekleri araştıran metafizik mümkün değil midir?
Soru 69 : İnsanoğlu, mutlakla, deney - üstü ile ve şartlanmamış varlıkla ilinti kuramaz mı?
Soru 70 : Kant, bu açıklamalarıyla ne gibi bir sonuca varmak istiyordu?

100 SORUDA FELSEFE: 71 - 100 ARASI SORU VE CEVAPLAR

Konu başlıkları:
Soru 71 : Kant'tan sonra Alman felsefesi hangi yönlerde gelişti?
Soru 72 : Hegel felsefesinin önemi nereden gelir?
Soru 73 : «Diyalektik» kelimesi felsefe tarihi boyunca ne gibi anlamlar taşımıştır?
Soru 74 : Hegel'in çıkış noktası nerededir?
Soru 75 : Mutlak varlık ile diyalektik gelişme arasında ne gibi bir ilişki vardır?
Soru 76 : Hegel mantık bilimini nasıl anlar?
Soru 77 : Hegel'e göre tabiat nedir?
Soru 78 : Ruh (Zihin) nasıl gelişir?
Soru 79 : Hegel, kendi felsefesini Mutlak Ruh olarak mı görüyordu?
Soru 80 : Hegel'den sonra, felsefi düşünce hangi yönlerde gelişti?
Soru 81 : Marx ve Engels, Hegel'i nasıl eleştirdiler?
Soru 82 : Tarih ve toplum gelişmesinin temel ilkesi nedir?
Soru 83 : Marx, kendisinden önceki idealist ve maddeci felsefelerin eksik ve hatalı yanlarını nerelerde görüyordu?
Soru 84 : Marksizm bakımından «yabancılaşma» nedir?
Soru 85 : «Maddeci diyalektik», evreni nasıl görür?
Soru 86 : Diyalektik metodun özellikleri nelerdir?
Soru 87 : «Teori pratikten ayrılmaz» ne demektir?
Soru 88 : «Kudretli olmak isteği» ve «insanüstü» teorileri nelerdir?
Soru 89 : Fenomenoloji nedir?
Soru 90 : Jean Paul Sartre'a göre «öz» ile «varoluş» arasında ne gibi ilişki vardır?
Soru 91 : Sartre'ın felsefesinde «kendinde - varlık», «kendisi - için varlık» ve «hiçlik» kavramları ne gibi anlamlar taşır?
Soru 92 : Sartre'a göre «özgürlük» ve «sorumluluk» nedir?
Soru 93 : Sartre, kendi varoluşçuluğu ile marksizm arasındaki ilişkiyi nasıl yorumluyor?
Soru 94 : Russell'e göre felsefenin görevi nedir?
Soru 95 : Russeli'ın, üzerinde en fazla durduğu felsefe problemi hangisidir?
Soru 96 : Anadolu türk toplumunda felsefenin yeri nedir?
Soru 97 : Osmanlı «akılcılığından söz edilebilir mi?
Soru 98 : Anadolu türk toplumunda felsefe niçin ortaya çıkmamıştır?
Soru 99 : Sınıf mücadelesinin ve «fert» olmanın felsefe bakımından taşıdığı önem nedir?
Soru 100 : Batıcılık akımı içinde ortaya çıkan felsefî görüşler ne gibi özellikler taşır?

Francis Bacon’un İdol Öğretisi


Ebru EROL

Toplumsal bir varlık olan insan, toplumsal yaşamın içinde kimi zaman bilinçli bir şekilde, çoğu zaman ise bilinçsiz bir şekilde ideolojilerin içinde yer alır. İdeoloji terimini tarihte bize 18. yüzyılda Destutt de Tracy tarafından sunulurken, onun kökenleri tarihin daha eski dönemlerinde kendini duyurur. İdeoloji kavramının anlaşılması için onun zeminin hazırlayan önemli isimlerden bir tanesi Francis Bacon’ dur. Bu bakış açısıyla burada Bacon’ un idol öğretisi ele alınmaya çalışılacaktır.

Bacon felsefesine yöneldiğimizde, yaşadığı dönemde yeni bilimin ilerlemesinde oldukça önemli bir yere sahip olan Bacon için bilgi ancak doğaya yönelmekle mümkün olabilecek bir şeydir. Bacon, buradaki yönelişin gelişigüzel bir yöneliş değil, tam tersine yöntemli bir yöneliş olması gerektiği üzerinde durur. Kendinden önceki döneme eleştiri getiren Bacon’ ın bu eleştirilerinin odak noktasında duran ismi Skolâstik düşüncenin de dayanağı olan Aristoteles mantığıdır. Bacon’ a göre Aristoteles mantığı nedenleri ortaya koyarak bilimde ilerleyişi sağlayabilecek bir mantık değildir. Ayrıca Bacon, Aristoteles felsefesinde yer alan ve bilginin kaynağı olarak ele alınan tümdengelim yöntemini kabul etmez. Bacon felsefesinde buradan sonra atılan adım, Aristoteles’ in “Organon” u yerine “Novum Organum” u ve tümdengelim yönteminin yerine de tümevarım yöntemini koymak olur. Novum Organum bilgiye ulaşmamızı bize olanaklı kılacak yeni bir anlayış getirir. Bacon burada bu yöntemin uygulanabilmesi için öncelikli olarak gereksinimi olarak insan zihninin bir çözümlemesinin yapılması gerektiğinin altını çizer. İnsanı doğanın çözümleyicisi ve hâkimi olarak gören Bacon, bunun için insanın doğayı tanıması gerektiğini belirtir. Ancak Bacon, insanın doğayı tanıması için önce kendi zihnini incelemesi gerektiği üzerinde durur. Doğaya ilişkin bilgilerimiz algılarımızla elde ettiğimizi belirten Bacon, diğer yandan bu algıların bize gelirken bozulmaya uğradığını söyler. Bu bozulmanın nedeni de zihnimizde yer alan önyargılardır. Bacon için, bilimde ilerlemek ve gerçeğin bilgisine ulaşabilmek için kurtulmamız gereken şey, zihindeki bu önyargılardır. İdoller adını verdiği bu önyargıları dört başlık altında toplayan Bacon onları bize şu şekilde sunar;


1- İdola tribus ( soy putu ya da cins putu)

2- İdola specus ( mağara putu)

3- İdeola fori ( Pazar putu)

4- İdola theatri (tiyatro putu) (1)

Soy idolleri (İdola tribus): “İnsanın doğasında ve bizzat insanın soy veya ırkının doğasında vardır”.(2) Bacon felsefesinde insanın kendinden getirdiği bu idoller, bütün insanlar için ortaktır. Bunun nedeni Bacon’ a göre, insanın kendisini ‘şey’ lerin ölçüsü olarak görmesidir. Aynı zamanda insan duyguların ve zihnin bütün algılarının kaynağı olarak da kendini görür. Ruh yapısının birliğinde önyargıları, tutkuları ya da duyuların yetersizliğine sahip olan insan, bilgiye giden yolda evreni değil de kendini merkez olarak gördüğünde soy idolleri ortaya çıkar.

Mağara idolleri (İdola specus): Bacon’ a göre yine her insan da bulunan bu idoller ortak değil, bireyseldir. Bunun nedeni olarak Bacon her insanın “kendine özgü ve tek olan yaratılışını” gösterir.(3) Bununla birlikte, her insanın aldığı eğitim diğer insanlarla ilişkileri, yönelimleri farklılık gösterir. Ve buna göre her insanın kendi zihninde saydığımız tüm bu farklılıklardan dolayı insan zihninde doğadan gelenleri bozan kendi bireysel mağarasına sahiptir. Bacon, düşünme sürecinde alacağımız önlemlerle mağara idollerinin anlığımıza girmelerini önlememiz gerektiğini belirtir. Bunun içinde, genel olarak doğayı gözlemlerken düşündüğümüzde, anlığa giren ve anlıkta duran her şeyden şüphe etmemiz gerektiğini belirtir. Anlığı tarafsız kılmak için de çok fazla uyarıda bulunmamız gerekmektedir.

Çarşı-Pazar İdolleri (İdeola fori): toplumsal yaşantı içinde olan insanın; birbirleriyle ve insan topluluklarıyla olan ve ticari ilişkilerde de yer alan idollerdir. Bunun nedeni olarak Bacon, insanların dil aracılığıyla birbirleriyle iletişim kurmasını gösterir. İnsanlar arasında iletişimi sağlayan dil, içinde bir tarihi barındırır. Bireyin kullandığı dil de yer alan kelimeler bireyin değil, çoğunluğun istediği gibi biçimlenmiştir. Bacon’ a göre bu durum zihnin uygunsuz yapılanmasını sağlarken, burada ortaya çıkan idoller, diğer idollere oranla en kaygı verici olanlarıdır. Bacon, buradaki kaygısını şu sözlerle dile getirir;

“Bunlar kelimeler ve adların birliğinden dolayı, anlığın etrafını kuşatmış olan idollerdir. Çünkü sözcükler, gerçekte anlık üzerine etki ettiği halde, insanlar kendi akıllarının sözcükleri yönlendirdiğini hayal ederler. İnsanların böyle düşünmeleri felsefeyi ve bilimleri sofistike kıldığı gibi, işlemez bir duruma da getirmiştir.” (4)

Bacon bu Pazar idolleriyle ilgili yaptığı diğer bir belirlenimi ise; “sözcükler ile anlığı bozan idoller iki çeşittir” olur.(5) Buna göre, bu idoller ya varlığı olmayan ‘şey’leri, adları ya da gerçek edimli nesnelerin isimleridir. Bacon birinci tür idollere örnek olarak, “gezegenlere ait yörüngeler ve ateş elementi”(6) gibi kurguları gösterir. Ona göre bu tür idoller sık sık yapılan çürütmelerle ortadan kaldırılabilir. İkinci tür idollere gelince onların ortadan kaldırılması Bacon’a göre birinci türde yer alan idoller kadar kolay değildir. Ona göre, kusurlu bir şekilde soyutlama ile oluşturulan bu idol türlerinin kökleri derindir. Bu tür idollere örnek olarak ‘nem’ li sözcüğünü ele alan Bacon, bu tür idollerin nem sözcüğünde olduğu gibi, bir cinsi belirlenmemiş ve oturmamış farklı farklı eylemlerin karışık ifadesini oluşturur.

Tiyatro İdolleri (İdola theatri); Bacon bu idolleri şöyle dile getirir, “İnsan zihni kendine özgü felsefe sistemlerinin çeşitli dogmalarından sarmış olan idoller olduğu gibi, kusurlu ispat kurallarından kaynaklanarak sarmış olan idoller de vardır. İşte, bizim tiyatro idolleri olarak adlandırdıklarımız bunlardır.”(7) Bunun nedeni Bacon’ a göre kendine kurgusal bir dünya oluşturan insanın, bu dünya sadece kendi yaşadığı dönemle sınırlı değildir. Bu kurgu aynı zamanda o döneme kadar gelen ya da var olan felsefe sistemleri, gelenekleri, otoriteleri de içine alır. Bacon’a göre bu idollere karşı zihni açık tutmak için, her bir idol türünü açıkça tartışmamız gerekmektedir.

Bacon insan zihninde yer alan idolleri bu şekilde belirledikten sonra, bilginin önünde engel oluşturan bu kısmı çözümlediği varsayımıyla, felsefesindeki ikinci kısma geçer. Yeni bilim için artık doğaya yönelebiliriz. Burada Bacon, insanın doğayı yorumlayabilmesi için gerekli olan işaretleri şu şekilde belirler; “birincisi deneyden aksiyomları elde etme veya yaratma, ikincisi aksiyomlardan yeni deneyler türetme ve elde etme”(8). Bacon, bu işaretlerden ilkini duyulara, belleğe, zihne ve akla olmak üzere görevleri bakımından üç alt bölüme izin verdiğini belirtir. Bacon, burada doğaya yönelirken, onu doğru tanıyabilmek için gerekli olan sağlam zemini kurmaya çalışmaktadır. Çünkü Bacon için, tabiatı kurgulamamalıyız, keşfetmeliyiz. Bacon daha sonraki adım olarak, planlı bir şekilde belirli bir düzende örneklerin tablolarını ve ortak düzenlemelerinin oluşturulması olarak belirler. Çeşitlilik gösteren ve karışık olan doğal ve deneyci tarih böylece anlığı şaşırtamaz ve anlık onlara etki etmeye olanak bulmuş olur. Ancak, Bacon’a göre bunların yapılması kendi işleyişine bırakılan anlık için yeterli değildir. Ona göre burada gerekli olan ve anlığı yönlendirecek olan şey tüme varımdır. Böylece Bacon için ‘şey’lerin özünü kavrayabileceğimiz yöntem genel hatlarıyla ortaya konulmuş olunur. Ve böylelikle Bacon’a göre gerçek bilim için ve doğaya egemen olmak için gerekli olan noktaya ulaşılmış olur, yani nesnelerin özüne yönelebiliriz artık.

Bacon’ın felsefesindeki amacını ortaya koyabilmek ve idol öğretisini daha iyi kavrayabilmek için burada onun felsefesini genel hatlarıyla ele almaya çalıştık. Bacon’ ın felsefesinde bilimin ilerlemesi için ve aynı zamanda insanın doğaya egemen olabilmesi için öncelik verdiği idol öğretisinin aynı zamanda bireyin kendi yaşamının içine habersizce yerleşmiş olan ideolojilerin bir gösterimidir diyebiliriz. İdol öğretisi yeni bir bilim için gerekli görülen önkoşulu oluştururken, aynı zamanda politik bir içeriğe sahiptir. Yeni bilim için gerekli olan ‘şey’lerin özünü görebilmekken, bu Bacon’ın belirttiği gibi herkesin yapabileceği bir şey değildir. Diğer yandan insanın kendi yaşamını ya da kendini belirleyebilmesi için gerekli olan şey de kendi özünü görebilmesidir ve bu nesnenin özünde olduğu gibi kendi özünü görme de herkesin yapabileceği bir şey değildir. Bilim yapmayı olanaklı kılmak için; insanla nesnenin özünü görme arasındaki bağla, insanın kendi özünü görebilmesi ya da politika için gerekli olan toplumun özünü görebilme arasındaki bağın( yani insanın kendi özünü görmesi ya da toplumun özünü görmesi arasındaki bağ) aynı düzlemde yer aldığı düşüncesindeyim. Ve her iki açıdan da bu durumun gerçekleşmesi için engel oluşturan şey idollerdir. Bacon felsefesine paralel bir şekilde devam edersek, insanlar bu idollerden habersiz yaşamlarını sürdürürken, her insan kendini belirleyenin yine kendisi olduğu düşüncesiyle yaşamını yönetenin kendisi olduğunu sanır. Aslında çoğunlukla insanın yönetimi yaşadığı dönemde ya da kendinden çok daha önce kurulmuş olan bir siyasi görüşün, dinin, geleneğin ya da yine aynı idollerle yanlış yapılanmış bir felsefenin belirlenimindedir. Bu açıdan idol öğretisi bize ideolojik yapılanmayı duyururken, son olarak burada yeniden Bacon’ ın idol öğretisine bazı soruların cevaplarına yanıt alabilmek için dönülecektir.

Hatırlayacak olursak Bacon dört guruba ayırdığı idollerden soy idollerinin bütün insanlarda ortak olduğunu söyler. Bunun nedeni olarak da doğaya yönelirken insanın merkeze evreni değil de kendisini koymasını gösterir. Bu durum da biz nesneleri olduğu gibi değil de kendi ölçülerimizle kavrarız. Bu düşüncenin yanlış olduğunu belirten Bacon’a göre nesnelerin ölçüsü biz de değil, nesnelerin kendisindeydi. Burada Bacon’ın bu görüşlerine karşı şu tür soruların yöneltilmesi olasıdır; merkeze evreni koyup nesneye yöneldiğimizde, nesne üzerinden sahip olduğumuz ölçüleri yine kendi yetimize göre algılamayacak mıyız? Başka bir deyişle biz deneyimlemekte olduğumuz her nesnenin bilgisine ancak sahip olduğumuz yetiler kadarıyla sahip olmaz mıyız? Dolayısıyla bütün idollerden kurtulup, nesneye yöneldiğimizde, elde ettiğimiz ölçülerin ya da sonuçların o nesnenin gerçek ölçüleri olduğunun dayanağı nerde? Burada elde edilen izlenimlerinde zihnin bir tür tuzağı olmadığını, yani bir idol olmadığını nereden bilebiliriz? Bu idollerin insanın doğasında yer alırken, bu idollerden tamamıyla kurtulmamızın olanağı var mıdır? Burada Bacon perspektifinden baktığımızda şöyle bir yanıt alabiliriz; insan doğaya yönelirken sahip olduğu tutkularından, önyargılarından kurtulabilir. İnsan beklentilerini, korkularını ya da ümit ettiği şeyleri doğaya yüklememelidir. Her insan için olmasa da insanın bu tür tutkularından kurtulması olanaklı olduğunu kabul edebiliriz, bu olasıdır diyebiliriz. Ancak Bacon bunlarla birlikte soy idollerinin içinde duyuların yetersizliğine de yer verirken, duyularımız yetersizse ve bu insanın doğasından kaynaklanıyorsa bundan bireyin kurtulması nasıl olanaklı olabilir? Diğer yandan bir nesne üzerinde yargıda bulunurken, benim yargılarımın aynı nesneye karşılık geldiğinin garantisi nerde? Bacon’ ın dört başlık altında topladığı bütün idolleri de göz önünde tutarsak, bütün idollerden zihnimizi kurtardığımızı düşünüp nesneye yöneldiğimizde ve nesnenin ölçümünü nesnenin kendisinde aradığımızda, elde ettiğimiz belirlenimlerin yine bir idol değil de nesnenin bilgisi olduğunu nasıl bilebiliriz ya da bilebilir miyiz? Burada ele aldığımız sorularla idol öğretisini, ideolojik bir açıdan ele aldığımızda ideolojilerin içinden insanın kendini çekip alması için neyin içinde olduğumu bilmesi gerekir öncelikle insanın, nesnenin özünde olduğu gibi kendi özünü görebilmesi gerekir. Fakat burada insanın tüm ideolojilerden kurtulduğu bu benim dediği alanında bir ideoloji olmadığını, ya da sadece ideolojilerden kurtuldum demenin de bir ideoloji olmadığını neye dayanarak söyleyebiliriz? İdeolojiler insan yaşamına birçok şekilde girerken, çoğu insan bunun bilincinde değildir, fakat yaptığı bütün seçimlerin bilincinde olduğu düşüncesiyle yaşamına devam eder. Öyle ki bu durum ideolojilerin insanlara sunumlarını hazırlayanlar içinde geçerlidir. Engels’ in dediği gibi; “İdeoloji sözde düşünürün bilinçle ama başka bir bilinçle gerçekleştirdiği bir süreçtir”. (9)

Bacon’ ın idol öğretisinde bu tür sorulara yanıt alamasak da onun idol öğretisi tarihsel açıdan önemlidir. Bacon bize saydığı bu idollerden nasıl kurtulabileceğimiz üzerinde durmazken, onları belirleyerek onlardan kurtulduğumuz varsayımıyla bilim anlayışına geçerken bu sorunun çözümlenmiş olduğunu varsayarak başlasa da ideoloji açısından önemli olan insan zihninde bu tür yapılanmaların var olduğunu göstermesi olmuştur.


Kaynakçalar:

· Bacon Francis, 1998, Novum Organum, çev.Akkaş Önal Sema, Ankara, Doruk Yayıncılık

· Özbek Sinan, 1999, İdeoloji Kuramları, İstanbul, Bulut Yayınları

· Timuçin Afşar, 2000, Felsefe Sözlüğü, İstanbul, Bulut Yayınları

· İdeoloji, tr.wikipedia.org/wiki/İdeoloji

Hegel'den Seçme Parçalar

Dil, Eylem ve Tarih

... Konuşmalar, insanlar arasındaki eylemlerdir... Fransızlar ve ingilizler, biz Almanlardan daha kültürlüdürler, yani daha kollektif bir kültüre sahiptirler; ama biz Almanlar, tarihi yazmaktan çok nasıl yazmak gerektiği konusunda titiz davranmaya eğilimliyizdir...

... Oysa deney ve tarih bize öğretiyor ki halklar ve hükümetler iten hiçbir zaman hiçbir ders almamışlardır ve hiçbir zaman da 'ardan alınabilecek derslere göre davranmamışlardır. Her dönem o denli kendine özgü durum ve koşullara sahiptir ki ve bu o denli bireysel bir durumdur ki, zorunlu olarak kendi kendinde ve kendi kendinden başlayarak karar verecektir ancak; zaten ancak böyle karar verilebilir...

(Tarih Felsefesi, s. 5-10 vd.)



Us ve Doğa

Doğa da ussal (rasyonel) bir dizgedir; ama onun böyle olması usun bilinç sahibi olduğu anlamına gelmez. Güneş dizgesinin devinimi değişmez yasalara göre olur, ama ne güneş, ne de bu yasalara hareket eden gezegenler bunun bilincinde değildirler.

(Tarih Felsefesi, s. 25)


Madde ve Tin

... Maddenin tözü, yer çekimidir, zihnin (tinin) tözü ise özgürlüktür.Evrensel tarih, özgürlük bilinci içinde bir ilerlemedir.Bu ilerlemeyi Zororunluluğu içinde öğrenmemiz gerekir... İnsanlar neyle sürüklenip götürülmekte,yönetilmektedirler? Her şeyden önce "özsevgisiyle(Selbstsucht). Oysa aşka dayanan gerekçeler çok daha seyrektir ve alanları da dardır. Bütün bu tutkuların, gereksinimlerin, vs. içice girişikliğinden çıkan sonuç nedir? Bıkkınlık!..

... Tutkusuz hiçbir büyük iş yapılmadı bu dünyada... Tutku, enerjinin biçimsel ve bunun sonucunda da öznel yanıdır... Tarih, bilinçli bir erekten yola çıkarak başlamaz. Önemli olan insanlar için bilinçdışı olarak eylemlerinin sonuçlarıdır... İşte Akıl (Tin) bu anlamda, dünyayı düzenleyip yönetmektedir.

(Tarih Felsefesi, s. 20-30 vd,)


İnsanlar ve Tarih

... Tarihte insanların eylemlerinin sonucu olarak ortaya çıkan şey, insanların bu aynı eylemlerle hedef alıp ulaştıkları, dolayımsız biçimde bilip istedikleri şeyden daha başka bir şeydir... İnsanlar gereksinimlerini doyurur, çıkarlarını gerçekleştirirken, bunların yanı sıra daha uzak bir şeyler de bütünlenmektedirler böylece. Bunlar öyle birşeylerdir ki bilincinde ve niyetinde değillerdir insanlar onun;ama o içsel olarak gene de onların çıkarlarında yerleşik olarak bulunmaktadır...

(Tarih Felsefesi, « 30-34)


Eylem ve Erek

..İnsanlar eylemleriyle kendi çıkarlarını tatmin ederler,ama böylelikle bu eylemlerin içinde bulunduğu halde, insanların ne bilincinde, ne de amacında bulunmayan daha uzak bir şey gerçekleşmiş olur.

(Tarih Felsefesi, s.36 )


Dil

... Az gelişmiş, ilkel halklarda dil, daha zengindir; uygarlığın gelişmesi ve dilbilgisinin oluşması, dili yoksullaştırır.

(Tarih Felsefesi, s. 62)


Evrensel Tarih

... Evrensel tarih, ahlaklılığın kendi öz yerini bulduğu alandan daha üstün bir alanda devinmektedir.

(Tarih Felsefesi, s. 67)


Dünya Tarihi, Büyük İnsanlar ve Ahlaksal Gereklilikler

... Büyük insanların, yani dünya tarihine malolmuş kimselerin eylemleri yalnız bilinçsiz içsel anlamları açısından değil, ama dünya bakımından da haklı olarak görünür, Dolayısıyla, dünya tarihine ilişkin eylemlere ve bu eylemleri yapmış olanlara karşı, bunlar için yabancı olun birtakım ahlaksal gerekler (gereklilikler) öne sürülmemelidir.

(Tarih Felsefesi, s. 68)


Soru 35 : Farabî'nin temel görüşleri nelerdir?

Hemen her konuda eser vermiş olan Farabî (872-950), varlık problemini, «zorunlu varlık» kavramı ile çözmeye çalışmıştır. Farabî'ye göre, en gerçek, en yüce varlık, varolmasını bir başka şeye borçlu olmayan, varlığını başkasından almayan tanrıdır. Onun özü ile varoluşu, bir ve aynı şeydir. Bu zorunlu varlığın dışındaki bütün öteki varlıklarda ise varoluş, öze sonradan eklenmiştir; bundan ötürü bu varlıklar kendi kendilerine ortaya çıkamayan, varoluşamayan; bir başkasına muhtaç olan, bir başkası tarafından varoluşturulan varlıklardır. Farabî'nin, evren ile tanrı arasında yaptığı bu ayrımlar, onun metafiziğinin önemli bir yanıdır ve daha sonraki felsefeyi etkilediği gibi özellikle ibni Sina üzerinde büyük etki yapmıştır («Histoire de la philosophie islamique», H. Corbin, s. 236).

Farabî'nin bir başka karakteristik görüşü de, «akıllar teorisi»dir. Varlığı, tanrıdan çıkarak, gökler âlemini, ve daha aşağılarda bulunan bizim dünyamızı ortaya koyacak şekilde bir kademeleşme gibi gören filozof, tanrıdan bir «ilk aklın» çıktığını; ondan da yeni bir aklın doğduğunu ve böylece her seferinde yeni bîr aklın, ruhun ve gök'ün oluştuğunu ileri sürer. Varlık kademelerinin birbirinden bu şekilde çıkışları, zorunluk içinde olur. Farabî, tabiat olaylarının açıklanmasında ise, Aristoteles'in madde ve form teorisini kabul etmiştir. Filozofun tanrıyı hem öz hem de varoluş olarak yani bu ikisinin birliği olarak kabul etmesi, yani madde ile tanrı ikiliğini kaldırması, onu heptanrıcılara yaklaştırmaktadır. Bundan ötürü, Farabî'nin felsefesinde, tasavvufa yaklaşan bir yan da vardır.

Soru 34 : «Meşşai» felsefesinin en ünlü temsilcileri kimlerdir?


Aristoteles'in etkisi altında kalmış islâm filozoflarına ve onların görüşlerini savunanlara «meşşaiyun» (gezinenler) adı verilir. Bu ad, derslerini gezinerek veren Aristoteles'in okuluna verilen «peripatos» adının Arapçadaki karşılığıdır. Ne var ki «meşşai»ler sadece Aristoteles'in değil, Platon'un ve bu iki filozofun yorumcularının da etkisinde kalmışlardı. «Meşşai»lerin en ünlüleri Farabî, ibni Sina ve İbni Rüşd'dür.

Akılcı bir felsefe olan meşşai'lik, islâm dini ve Yakın-Doğu kültür çevreleri içinde geliştiği için, kaynağı olan yunan felsefe anlayışlarından farklı özellikler kazandı, islâm dini ile her zaman hesaplaşmak zorunda olması, bu felsefeyi, dinî inançlarla uzlaşmak ve kimi zaman resmî bîr felsefe haline girmek zorunda bırakmıştır. Bundan ötürü, meşşai felsefesi, aynı durumla ve problemlerle karşı karşıya olan hıristiyan iskoîastiğinin dikkatini ve ilgisini çekmiş; bu iskolastiğin oluşmasında önemli bir etki göstermiştr. Genel olarak bütün filozofların ve özellikle meşşaî felsefesine bağlı düşünürlerin karşısına çıkan güçlük, evrenin ezelî ve ebedî oluşu ile, islâm dininde evrenin Allah tarafından yaratılmış olduğu dogmasının (inancının) uzlaştırılmasıydı. Meşşaî felsefesi bu soruya, evrenin (maddenin), zaman bakımından Allah'tan sonra yaratılmadığını; Allah'la birlikte ezelî olarak varolageldiğini ama Allah'ın özü bakımından evrenden (maddeden) daha önce geldiğini ileri sürerek cevap vermiştir. Böylece evrenin ezelîliği hakkında yunan felsefesinin ileri sürdüğü tez ile, islâm dininin evreni tanrının yaratmış olduğunu ileri süren inancı, uzlaştırılmaya çalışılmıştır.

Soru 33 : islâm düşüncesinde «Felâsife» ya da «Hü-kema» denince ne anlaşılır?


İslâm düşüncesinin ana problemlerinin daha çok din ve ahlâk felsefesinde ve bundan ötürü tasavvufta kendini gösterdiğini belirttik; islâm düşüncesinin özelliğini ve orijinalliğini meydana getiren bu çabaların yanı sıra, eski yunan felsefesinin etkisinde kalarak, tamamen akıl yoluyla ve bilimsel açıklamalarla felsefe sorularına cevap vermeye çalışan düşünürler de çıkmıştır. Bunlara «felâsife» (filozoflar) ya da «hükema» (hakimler) denir. Genellikle Aristoteles'in etkisinde kalmış olan bu düşünürlerden başka, islâm düşüncesinde tabiat felsefesine ve maddeciliğe doğru yöneliş görüldüğü gibi, dinin temel görüşlerini tam anlamıyla serbest bir yorumdan geçiren «batınî» bir felsefe akımı da görülmektedir.

Tabiat felsefesinin ilk temsilcisi Ebu Bekir Zekeriya Razî (841 -926), batı dünyasında da tanınmıştır. Razî, tabiatın araştırılmasına, bilimsel çalışmalara önem verir; bilgimizin sadece duyu verilerinden geldiğini ileri sürer ve Sokrates-öncesi filozofların düşünceleri üzerinde durur. Bu akım içinde yer alan düşünürler, varlığı duyularımızla bildiğimizi ve elimizde bundan başka bir araç olmadığını söyledikleri halde, ruhun ve tanrının varlığını da kabul ederler. Maddeciler (dehriyyun) ise tabiat felsefesi taraftarları ile, hemen her konuda anlaştıkları halde, tanrının varlığını kabul etmezler, islâm dininin ve bazı filozoflarla kelâmcıların sürekli eleştirmesi ve baskısı karşısında, maddecilik, batınî görüşler ya da heptanrıcılık akımı içinde gizlenmek zorunda kalmıştır, islâm maddecilerinin eserleri günümüze kalmamıştır. Bu düşünürler hakkında, başkaları tarafından yapılan eleştirmelerden bilgi ediniyoruz.

islâm düşüncesi hakkında hazırladığı geniş incelemenin birinci bölümünde, Henry Corbin, şiî felsefesine ve onun iki şekli olan «On iki imama inanma» ile «ismaililik»e büyük önem vermekte ve yer ayırmaktadır. Corbin'e göre, batınî felsefesi, islâm düşüncesinin en ilgi çekici ve orijinal yanlarından biridir. Batınîler, Kuran'ı serbest bir şekilde yorumlayarak, kimi zaman islâm dininin temellerine tamamen aykırı düşen sonuçlara varmışlar ve islâmiyetten önceki Yakın-Doğu'da yaygınlaşmış- bulunan din ve dünya görüşlerinin etkisinde kalmışlardır. Batınîler, kendine has yorumlama metotları ile (Corbin bu metotlarda diyalektik bir özellik bulur) islâm dini çerçevesi içinde en serbest düşünceleri savunmak imkânını bulmuşlardır.

Şüpheci bir görüşü benimseyen ve hakikate ulaşmak için sadece bilmenin değil «yaşamanın» yani «olma»nın gerekliliği üzerinde duran ve bundan ötürü mistik bir özellik taşıyan bu akım içinde, Ömer Havyam gibi ünlü bir şair ve İbni Meymun gibi tanınmış bir filozof yetişmiştir. Batınîler siyasî amaç olarak, «hilâfet» yerine «imamet»i yani bir çeşit İslâm papalığını koymak istemişlerdi (ülken, s. 217).

Soru 32 : Şeyh Bedreddin maddeci bir filozof mudur?

Soru 32 : Şeyh Bedreddin maddeci bir filozof mudur?

Hakikatin aranmasına ve gerçekleştirilmesine yönelmiş bir düşünce ve yaşama çabası olması bakımından, tasavvufun, islâm kültürü çerçevesi içinde, bir felsefî tutumu dile getirdiğini belirttik.Bu akımın, bir başka yanı da, kimi zaman batınîlikle (Bk. Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, A. Gölpınarlı, s. 12-29, Eti Yayınevi), içice geçerek çeşitli tarikatler ve inançlar halinde, yakın doğu islâm halklarının hayatında çok önemli bir rol oynamış olmasıdır.

Batınîlik ve tasavvuf, bir bakıma, halk kütlelerinin, hâkim sınıflara ve onların ideolojilerine karşı fikir, duygu ve inanç alanında giriştikleri bir protesto, bir karşı çıkma gibi görünmektedir; bu bakımdan fikir tarihi ve sosyolojisi açısından ayrı bir önom taşır. Kitabımızın sınırları içinde, problemi bu açıdan ele alarak derinleştiremeyeceğiz. Sadece, Anadolu türk toplumunun yetiştirdiği çok ünlü bir islâm düşünürü üzerinde duracağız. Sımavna Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin (XIV-XV yy.) batınîli'kle ve tasavvufla ilintisi olan bir düşünürdür. Üstad Abdülbâki Gölpınarlı, Bedreddin'in, evren ile tanrıyı bir ve aynı şey saydığını; evrenin dışında bağımsız bir tanrı fikrini benimsememiş olduğunu; yani maddeci bir felsefeyi savunduğunu söylüyor (Tasavvuf, s. 51). Bu görüşün, islâm dininin temel inançlarıyla bağdaşmayacağını belirtiyor. Sayın Golpınarlı'ya göre, bazı istisnaların dışında, mutasavvıfların hemen hepsi, evrenin tanrıdan kaynak aldığını ama tanrının evrenden ayrı ve bağımsız olduğunu kabul ederler. Bundan ötürü, Bedreddin tasavvuf çerçevesi içinde yer almayan bir filozoftur. Hocamız H. Z. Ülken ise, Bedreddin'-maddeci bir düşünür olduğunu söylediği halde, felsefesini, tasavvuf çerçevesi içinde inceler («İslâm Düşüncesi»,* s. 187-197). İki bilgin, ünlü düşünür ibnî Arabî (X. yy.) konusunda da birbiriyle aynı açıdan çatışan yorumlar ileri sürerler. Bu filozofların, tasavvuf düşüncesi içinde ele alınıp alınamayacağını uzmanlara bırakarak, biz, hem Anadolu tarihinin önemli bir dinî ve siyasî ayaklanma hareketine ön-ayak olması, hem çağının en büyük bilgin ve düşünürlerinden biri olarak kabul edilmesi ve hem de genel islâmî düşüncenin dışına çıkarak felsefî bir çaba göstermesi açısından Şeyh Bedreddin'in fikirlerini kısaca gözden geçireceğiz. Bedreddin'in, sosyalist bir toplum felsefesi, ileri sürdüğü söylenir.

Önayak olduğu hareket, bu çeşit düşüncelerden beslenmiş gibi görünmektedir.Ayrıca, genel olarak batınîlikte ve tasavvufta, «eşitlik» fikrinin toplum gerçeklerine yöneltilmesi ve uygulanması konusunda bir eğilim ve devrimci bir tutum olduğunu da söylemeliyiz. Bununla birlikte, eski tarihçilerin Bedreddin'e atfettikleri bu toplumcu düşünceler, bugüne kadar bilinen kendi eserlerinde görülmemektedir. Ünlü eseri «Varidat», «mutlak varlık ve birlik, insan iradesinin hürlüğü, dünya ve ahiret, cesetlerin haşri, dünyadan eletek çekme ve çile, ibadet, tasavvuf, rüya, v.b.» gibi konular hakkındaki konuşmalarının ve açıklamalarının bir araya toplanmasından meydana gelmiştir. Düşünür, bu eserinde, ilk olarak, kutsal kitaplarda peygamberlerin söylediklerinin, birer sembol olduğunu açıklamakla işe başlıyor. Kutsal kitaplar, halkın anlayabilmesini sağlamak için, hakikatleri semboller ve mecazlarla dile getirirler. Bu sembol ve mecazların bir iç anlamı vardır ve gerçek anlamı, bu iç anlamdır. Cennet ve cehennem, bu hayatta var olan şeylerdir, iyi ve güzel olan her şey cennet, aşağı ve çirkin olan her şey cehennemdir. Hakikatin bilinmesinde üç kesinlik derecesi vardır. Bedreddin'in burada, mutasavvıflar tarafından genellikle kabul edilen dereceleri benimsediği görülüyor. Bu üç derece, 1. ilmelyakin, 2. Aynelyakin ve 3. Hakkelyakin'dir. Bir nesnenin nitelikleri hakkında duyarak bilgi edinirsek bu ilmelyakin'dir, yani bilme'dir. O nesnenin niteliklerini biz kendimiz görürsek; bu aynelyakin'dir, yani görme'dir. Aynı nitelikleri, kendimiz yaşayıp o nitelikleri edinir, o nitelikler haline dönüşürsek, bu, hakkelyakin'dir,yani olma'dır. İnsanın tanrıya yaklaşmasında ortaya çıkan kesinlik dereceleri (aşamaları) olarak,tasavvufun, «bilme»,«görme» ve «olma»yı genellikle kabul ettiği bilinmektedir.

Bedreddin, mutlak varlıktan (Hak'tan) başka şeyin varolmadığını söylüyor. Bütün farklar, karşıtlıklar ve çelişmeler, onun içinde eriyip kaybolur. Mutlak varlık etkileyiş olarak tanrı etkileniş olarak kul'dur. Tabiat ve tanrı arasında fark yoktur. Varlık, birlik acısından ele alındığı zaman tanrı; çokluk açısından ele alındığı zaman evren ya da tabiattır. Mutlak varlık, madde ve ruh biçimlerine bürünerek ortaya çıkar; bunlar aynı gerçeğinikiyüzüdürler.Bedreddin'in,maddeyi de ruh mertebesinde tuttuğu görülüyor. Başka bir deyişle, madde ile ruhun kökünün tek ve bir olduğunu söylüyor. Bu fikirler, onun maddeci yanı ağır basan bir heptanrıcı olduğunu gösterir. «Varlığın bütün mertebeleri, cisimler âleminin içinde ortaya çıkar; cisimler âleminin içindedir. Hatta cisimler âlemi topyekûn ortadan kalksa, ruhlar ve soyut gerçekler âlemi de ortadan kalkar» diyor Bedreddin. Demek ki, cisimlerin ve maddî gerçeğin dışında, ötesinde ve üstünde; bağımsız ruhların ya da manevî ve soyut varlıkların bulunduğunu kabul etmiyor. Bilindiği gibi, maddeci görüşün ana özelliği de budur. Bedreddin'in ahlâk görüşü de, varlık hakkındaki temel görüşüne yani metafiziğine bağlıdır. İnsanı, varlıkların en kusursuzu olarak gören filozof, en karşıt kuvvetlerin insanda bir araya gelmiş olduğunu; en büyük ve keskin çatışma alanının insan ruhu olduğunu ileri sürer. Şeytan ile meleğin, kötü ile iyinin çatışması ve mücadelesi, aslında insanın ruhunda (nefsinde) olup bitmektedir. Gerçek varlığa, mutlağa, hakikate ulaşmamızı sağlayan her şey melektir (iyiliktir); yanlışa, dışgörünüşe, aşağı dünyaya bağlanmamıza yol açan her şey de şeytandır (kötülüktür). İnsan nefsinin kötü yanı ile iyi yanının; tutkularla vicdanın çalışmasıdır bu. Olgun, ahlâklı ve bilge kişi, Öİı çatışmadan zafer kazanarak çıkan kimsedir.Tasavvuf ahlâkının felsefî yanı ve önemi Bedreddin'de açıkça görünür.