BİLİM TARİHİ

George Sartori

Çeviren: Remzi Demir

Eğer, hilirn, sistematize edilmiş pozitif higi olarak tanımlanırsa (veya farklı zamanlarda ve farklı mekanlarda böyle kabul edilmişse), bilim tarihi, bu bilginin gelişiminin betimlenmesi ve açıklanmasıdır. Örneğin, bugün astronomide bildiğimiz her şey gözönünde bulundurulduğunda, bu bilgiyi na.sıl elde eifik? Bu,bizi, insanın Güneş'i, Ay'ı, yıldızları ve gezegenleri gözlemlemeye başladığı- ve hayret ettiği- tarihöncesi çağlara kadar geri götüren çok uzun bir hikayedir.
Günümüz bilgisine ancak sonsuz girişimlerden ve yanlış girişimlerden sonra ulaşılmıştır.

Bir kimse, pozitif bilginin kazanılması ve sistematize edilmesinin gerçekten birikebilen ve ilerleyebilen tek insanî faaliyet olduğunu aklında tutarsa, bu çalışmaların önemini hemen kavrar. Şayet insanoğlunun gelişimini arıklamak isterse, açıklaması bu faaliyet üzerinde ottakiaşmalıdır ve bu geniş anlamıyla bilim tarihi, bütün tarihsel araştırmaların kilit taşı ohnaktatır.

Eğer insanoğlunun, bugünkü derinlik ve karmaşıklığına ulaşıncaya katlar tedricen geliştirilen bilimsel yaşantısının bir gelişim taslağı ile bunu izah edersek,tanım açıklık kazanmış olacaktır. Bununla birlikte, okuyucu, bunun bir bilim tarihi olmadığı, fakat kolay anlaşılmayan pek muhtelif araştırmalar hakkında ona oldukça yeterli bir bilinç veren bilim tarihinin basit bir genel görünümü olduğu konusunda uyarılmalıdır.

Herhangi bir tarih, bilimin ortaya çıkışının bir izahı ile başlamalıdır. Bu,antropoloji ve preiıisforyanın görevidir. İlk insanlar, aletlerini nasıl icat ettiler vebiçimlendirdiler? Hayvanları nasıl evcilleştirdiler ve çiftçiliğin inceliklerini nasıl öğrendiler? Aritmetik, geometri ve astronomi hakkındaki ön bilgileri nasıl edindiler? Sağlık için en iyi yiyecekleri ve hastalık için en iyi ilaçları nasıl buldular? Suları yönlendirmeyi, kara ve deniz avcılığını, ağır taşları kaldırmayı ve naklet-
meyi, maden filizini çıkarmayı ve işlemeyi, bronz ve daha sonra demir aletler yapmayı nasıl öğrendiler? Aile ve kabilelerdeki sosyal yaşam şekillerini, ekonomi ve idare yöntemlerini nasıl keşfettiler? Dili ve onu kaydetme çarelerini nasıl geliştirdiler. Bir tür toplumsal ve tarihsel bilince eriştiler mi, eğer eriştilerse, onu nasıl tatmin ettiler? Sanatsal ve dinsel ihtiyaçlar nasıl uyandı ve bunlara itaat etmek için neler yaptılar?

Bunlar, yazılı tarih perdesinin açılmasından evvel insanın ulaşmış olduğu bilgi seviyesinin anlaşılabilmesi için cevaplandırılması gerekli olan sayısız sorudan sadece birkaçıdır. Yazılı belgelerle temsil edilen en erken kültürler Mısır, Mezopotamya, Hindistan ve Çin'de göründü; bu belgeleri çözümleyebilen ve anlamlandırabilen şarkiyatçıların işbirliği olmaksızın bu kültürler hakkında bir izahat verilemez. Bilim tarihçileri, kendi araştırmalarına uygun düşen füm verileri şarkiyatçıların incelemelerinden çıkarmayı ve onları açıklamayı başarabilmelidirler.Birbirini izleyen bir sürü iniş çıkışlardan, keşiflerin yol açtığı ani ve büyük değişikliklerden ve demir silahların kullanılmasından sonra, kabiliyetli bir millet olan Yunanlılar, daha ciddi bir şekilde evreni ve kendilerini açıklamaya giriştiler.

Bu insanlar başlangıçta Küçük Asya'nın batı sahillerine, Sicilya'ya ve Güney İtalya'ya yerleştiler. Matematiğin, astronominin, mekaniğin, fiziğin ve tıbbın temel öğelerini onlara borçluyuz. Eserlerinden bazıları bugüne kadar korunmuştur ve bilgimiz, fragmentlerden ve dolaylı alıntılardan derlenmiştir.

Yunan biliminin altın çağı, Yunan edebiyatı ve sanatının altın çağı ile aynı zamana rastlar. Ana üssü Atina, dili Yunanca ve zamanı ise M.Ô. 5'inci ve 4'üncü yüzyıllardır. 5'inci yüzyıl, atom kuramını keşfeden Demokritos ve Leukippos gibi büyük filozoflara, Kioslu Hippokrates gibi matematikçilere Philolaus gibi astronomlara, tıbbın babası olarak kabul edilen Koslu Hippokrates gibi hekimlere tanıklık etti. Bu altın çağ, Sokrates'in M.Ö. 399'da politik bir cinayete kurban
gitmesiyle kapandı.

4'üncü yüzyıl bilimsel başarılar yönünden daha da zengindi ve bu yüzyıl, iki filozof tarafından, bütün geçmişin türlerinde en büyük olan iki şahsiyeti tarafından yönlendirildi: Yüzyılın ilk yarısına Atina Akademi's in in kurucusu olan Platon, ikinci yarısına ise aynı kentteki Lise'nin kurucusu olan Aristoteles hakim oldu. Bu adamların tesirleri bugüne kadar ulaştı. Öyle ki düşünen her insanın, her bilginin ya bir Platoncu veya bir Aristotelesci olduğu söylenebilir.Yunanistan'ın politik çöküşü, her tarafta, bilginlerin, esas olarak M.Ö. 3'üncü yüzyıldan itibaren geliştirilen yeni kültürü adlandırmak için yeni bir isim kullanma konusunda anlaşmalarını sağlayacak derecede derin değişikliklere neden oldu. Merkez artık Atina değil, İskenderiye ve Avrupa'nın dışındaki diğer Yunan kentleriydi, ve yeni kültür Hellenik değil Hellenistik diye adlandırılmaktaydı. Bu dönem, Herophilos ve Erasistratos gibi 3'üncü yüzyıl anatomistlerinin,Öklid, Aristarkos ve bu yüzyılın ikinci yansında yıldızları parlayan Arşîmed,Eratostenes ve Apollonius ile M. Ö. 2'inci yüzyılın sonlarında yaşayan Hiparkos gibi matematikçi ve astronomların faaliyetleri ile ölürnsüzleştirilir.

Roma, Hristiyan çağı başlamadan biraz önce Yunan dünyasının politik hakimi konumuna
yükseldiği için, Heüenistik çağın sonları Roma çağıyla birleşti. Roma bilimi,Yunan biliminin ancak bir yansıması idi; bununla birlikte, M.Ö. l'inci yüzyılda Lucretius ve Cicero ve bunu izleyen M,S. l'inci yüzyılda ise Celsus, Plinius ve Frontinus tarafından Latince birkaç bilmsel eser kaleme alındı. Bu andan, 7'inci yüzyıla kadar geçen süre içinde ortaya çıkan seçkin isimlerin tamamı Yunanlıdır.

Bunların en büyükleri, 2'inci yüzyılda yaşayan-ve Yunanca eserleriyle Roma İmparatorluğunun altın çağına hakim olan-astronom ve coğrafyacı Batlamyus ile hekim Galen'di. Daha sonra, daha ziyade Diofantus ve Pappus (3'üncü yüyıl),4'üncü yüzyılda İskenderiyeliTheon, 5'inci yüzyılda onun kızı olan Hypatia gibi matematikçi ve astronomlar, Philoponus ve Simplicius (6'mcı yüzyıl) gibi filozoflar, Oribasius (4'üncü yüzyıl), 6'inci yüzyılda Aetios ve Trallesli Alexander ve 7'inci yüzyılda Paulus Aegineta gibi doktorlar sahneye çıkar. Böylece Akdeniz havzasının büyük bir kısmına yayılan müslüman fütuhatının başladığı dönemlere geliriz.

Burada, Ortaçağ tarihindeki bütün değişiklikleri en özlü bir şekilde bile anlatmak mümkün değildir. 9'uncu yüzyıldan 11 'inci yüzyıla kadar, bütün Yunan ilmi Arapça'ya aktarıldı ve en yeni bilimsel eserler bu dille yazıldı. 11'inci yüzyıldan sonra, tedricen, hepsi Latince'ye daha küçük bir kısmı ise İbranice'ye çevrildi. Ortaçağların başlarının, 11'inci yüzyılın en büyük hekimi İbn Sina
(Avicenna) ve en orjinal bilgini ise onun çağdaşı olan el-Beyrûnî idi. Bu dönemin (9'uncu yüzyıldan 11 'inci yüzyıla kadar olan dönem) önde gelen matematikçi ve astronomlannın-9'uncu yüzyılda el-Hârezmî, el-Fergânî ve el-Battânî, 10'uncu yüzyılda Ebu'1-Vefa, 11'inci yüzyılda Ömer Hayyam ve el-Zerkâlî-bütün eserleri, önde gelen filozoflannki gibi-9'uncu yüzyılda el-Kindî , 10'uncu yüzyılda el-Fârâbî ve 11'inci yüzyılda ise îbn Sina ve el-Gazzâlî-Arapça'ydı.Arapça'daki kültür, Uzak Batı'dan (İspanya ve Fas) Hindistan'a kadar yayılan sahadamilletlerarasıydı; hatta sadece müslümanlan değil fakat aynı zamanda Yahudileri ve Hristiyanları da kapsadığı için ırklar arası ve dinler arasıydı. Bunların ortak özellikleri, geliştirilmesine hizmet ettikleri Arap dili ve İslâm kültürüydü.Geç Ortaçağ düşüncesine, müslüman İbn Rüşd (Averroes), Yahudi Maimonides (ikisi de 12'inci yüzyılda yaşadı) ve 13'üncü yüzyılda Hristiyan St. Thomas Aquinas gibi üç dev tarafından hükmedildi.

15'inci yüzyılın en büyük hadiseleri, bu yüzyılın ortalarına doğru matbaanın icadı ile Gemici Henry tarafından başlatılan ve yüzyılın sonunda Kolomb ve diğerleriyle doruğa ulaştırılan coğrafi keşiflerdi. Bu coğrafi keşifler l6'ıncı yüzyıl boyunca devam etti ve insanın pek çok sahadaki tecrübelerini sınırsız bir şekilde arttırdı.

Matbaanın keşfi, sadece, fikirlerin daha önce mümkün olandan çok daha mükemmel bir şekilde yayılması anlamına gelmez, fakat aynı zamanda, standart metinlerin ve kısa bir süre sonra da standart resimlerin üretilmesi anlamına gelir.Bilginin ilerleyişi, ilk defa gerçekleşir gerçekleşmez kaydeditebiliyor, standartlaştınlabiliyor ve medenî dünyanın her tarafına yayılabiliyordu. Bu döneme kadar Doğu ve Batı birlikte çalıştılar,fakat dinî bağnazlık tarafından giderek
dizginlenen İslâm Dünyası matbaayı reddetti ve Batı Dünyası ile yapfığı işbirliğine son verdi.

Matbaanın keşfi, öyle verimli oldu ki, bu hadiseyi, Rönesans denilen ve adeta Batı'ya münhasır olan (bilim böyle söylüyor) yeni bir dönemin başlangıcı olarak saymak isabetlidir. Rönesans'ı 1450 ile l600 arasında kalan dönem olarak tanımlarsak, onun temel vasıflarından birinin, çoğu, sadece Arapça tercümelerinden istifade edilerek yapılmış Latince tercümelerinden tanınan Yunan klasik metinlerinin yeniden elden geçirilmesi olduğunu söyleyebiliriz. Diğer yönlerden,
Rönesans, esasında Ortaçağ'm devamıydı. Leonardo da Vinci, Nikola Kopernik ve Andreas Vesalius, Vannoccio Biringuccio ve Rodolphus Agricola, Anıbroise Paré ve Pierre Belon, Kondrad von Gesner, Tycho Brahe, William Gilbert ve Simon Stevin gibi birkaç dev ve Philippus Aureolus Paracelsus ve Bernard Palissy gibi isyankârlar vardı; fakat modern bilimin, Francis Bacon, Galileo Galilei,Johannes Kepler ve René Descartes gibi kimselerin yaşadığı 17"inci yüzyıla
gelinceye değin gerçekten başladığı söylenemez.

Rönesans esnasında matbaaların miktarı çoğaldı ve basılmış kitapların sayısı ise sınırsız bir şekilde arttı. Bilginin muntazaman birikmesi güvence altına alındı.Bilimin ilerleyişini idare ve muhafaza eden diğer bir çare ise, akademilerin kurulmasıydı. İlk bilim akademileri olan Roma'daki Accademia del Lincei (1603-I63O), Floransa'daki Accademia del Cimento( 1657-1667), Londra'daki Royal Society (I662) ve Paris'teki Académie des Sciences 0666) 17'inci yüzyıldan kalmadır. Kitaplar ve dergiler bu akademiler tarafından desteklendi ve Paris'te
neşredilen/ouma/ des Savants (1665) ve Leipzig'de neşredilen Ada Eruditonım (1682) gibi diğer birkaç dergi ise, çalıştıkları yerlerde bilim adamlarının faaliyetlerini yönlendirdiler.

Hemen hemen bütün öncü bilginler bu akademilerden en az birinin üyesiydi ve bilimin sayısız yönlerdeki gelişimini akademik yayınlara dayanarak tasvir etmek mümkün olabilmekteydi.

Bununla bilikte modern bilimin temel eserleri, Sir Isaac Newton'un Principia Mathematicäsi (1687), Christian Huygens'in Traité de Ja Lumiére'i (1690) gibi büyük incelemeler ve pek çok listeye girmiş büyük sayıdaki diğer eserlerdir.

17'inci ve 18'inci yüzyıllardaki seçkin bilim adamlarının sayısı öyle büyüdü ki, adlarını birer birer sıralamak mümkün değildir. Onların Avrupa'nın her tarafına yayıldıkları hususuna dikkat çekmek daha ilginçtir. Bilimsel faaliyetlerin milletlerarası olduğu her zamankinden daha belirgin bir hale gelmişti; her hangi bir ülkenin bilim tarihi, temel araştırmalardan bazıları diğer memleketlerde yapıldığı için (tek başına) çok eksik kalmaktaydı. İsviçre gibi çok küçük bir ülke bile Paracelsus, Gesner, Bernoulli ailesi, Albrecht von Haller, I.eonhard Fueler,Lambert, Steiner ve diğer bilim kahramanlarıyla bu tarihte önemli bir hisseye sahip oldu. Genç Amerika, Benjamin Franklin, John Winthrop ve Benjamin Thompson (Kont Rumford) ile kendi yeteneklerini ürelmeye başladı.19'uncu yüzyıl boyunca bilim, neredeyse inanılmaz bir bollukta ve oldukça temkinli olan en iyi gözlemcileri bile aldatabilecek ve biraz fazla iyimser yapacak süratte ve yönlerde gelişti. Bilimin mükemmellik menziline ulaştıran bir yol olduğuna inandılar. Daha fazla ilerleme, sadece doğabilimcilerinin tasarımlarını tamamlayacak sonsuz sayıda yeni verinin elde edilmesine veya daha dakik fiziksel ölçümlerin yapılmasına ve sonuçların daha ayrıntılı açıklanmasına bağlıydı. Bu sakin ve iyimser ortam, yüzyılın sonlarına doğru, yaşamın maddî ko-
şullarını kökten değiştiren, önceki dönemlerden tamamen farklı olan 20'inci yüzyıla yol açan ve bütün geçmişi hafızamızda biraraya toplayan bir icatlar serisi başladığında altüst oldu. Birçok insan, 20'inci yüzyılda tamamen yeni bir dünyanın başladığına inanır gibi oldular ve bunda pek de yanılmadılar.

Bu temel icatların çoğu 19'uncu yüzyılın sonu gelinceye kadar tamamen geliştirilemedi, fakat bu andan sonra bunların gelişimi o kadar süratli ve nüfuzu o kadar derindi ki, dinamo, elektrik motoru, telgraf ve telefon, içten yanmalı motorlar, gramafon, havacılık, sinema, telsiz, radyo, televizyon, soğutma yöntemleri ve plastik (bunlar ciltlerce arttırılabilir) gibi icatlar 20'inci yüzyıl ortamının esas unsurları haline geldi. Saf bilimsel keşifler de aynı derecede ihtilalci olmuştur; icatların yaşam şekillerini altüst etmesi kadar derin bir şekilde bilimleri altüst ettiler. X ışınlarının keşfini (Wilhelm Konrad Roentgen, 1895), radyoaktiviteyi (Antoine Henri Becquerel, 1896) ve psikanalizi( Sigmund Freud, 1900 ve sonrası), mendelizmin yeniden keşfini (1900), kuantum kuramının keşfini (Max Karl Ernst Planck, 1901), mütasyon kuramını (Hugo de Vries, 1901-1903),radyumu (Pierre ve Marie Curie, 1903), özel ve genel izafiyet kuramlarını (Albert
Einstein, 1905, 1916) ve atomun parçalanmasını ( Sir Ernest Rutherford, 1919) anmak yeterli olacaktır.

Bilim adamları ve teknisyenler en son ürünleri bilmek isterler; daha önceki ürünlere modası geçmiş nazarıyla bakarlar ve onları önemsemezler. Bununla birlikte, bilim tarihçisi, sadece en yeni ürünlerle değil, bunlara yol gösteren ve bunları mümkün kılan bütün gelişmelerle de ilgilenir. En son ürünler, ağacın yeni meyvalan gibidir; meyvalar acil ihtiyaçlarımızı karşılar, ama ağaç olmaksızın meyva varlığa gelemez. Bilim tarihçisi, bilgi ağacını, bütün kökleri ve dallarıyla
birlikte bilmek ister; bugünün meyvalarını takdir eder ama geçmişin ve geleceğin meyvalarını da ihmal etmez.

Hiç değilse 18'inci yüzyıldan beri, yani Giovanni Battista Vico, Montesquieu ve Voltaire'in zamanından bu yana, tarih kavramı gittikçe daha kapsamlı bir hale geldi. Önceleri, tarihçiler çoğunlukla siyasi ve askeri tarihle meşgul oldular; tedricen sanat ve edebiyata, dine ve ekonomiye daha fazla önem verilmesi gerektiğini öğrendiler. Böylece eski siyasi tarih, kültür tarihi olarak adlandırılabilecek çok daha geniş bir şekle dönüştürüldü.

Tarih sahası, coğrafi yönde de genişletildi. Erken dönem tarihçileri (örneğin Yahudi tarihçiler) sadece kendi halklarının tarihi île ilgilenmişlerdi; Yunan ve Roma tesiri altında, coğrafi saha büyütüldü; fakat tarihçiler, (Doğu ve Batı'daki) bütün milletler hakkında yeterli bir malumat elde edinceye ve bunların tamamı kendi insanlık anlayışlarının veya kendi incelemelerinin sahasına girinceye kadar pek çok asırlar geçti.

Bilim tarihinin önemi ve değeri nisbeten son zamanlarda anlaşıldı ve bugün bile tarihçilerin büyük bir çoğunluğu bunu tamamen kavramış değildir. 17'inri yüzyılın sonlarına doğru (daha geriye gidilemez) birkaç öncü belirdi.İsviçreli Daniel LeClerc (1652-1722) ve Albrecht von Haller (1708-1777); Alman J. C. Barkhausen (1666-1723), J. C. Heilbronner (1706-yaklaşık 1747),
Johann Beckmann (1739-1811), A. F. Hecker (1795-1850), Abraham Gotthelf Kastner (1719-1800), Johann Friedrich Gmelin (1748-1804); İngiliz John Freind (1675-1728), Joseph Priestly (1733-1804), Adam Smith (1723-1790); İsveçli Olaf Celsius (1670-1756); Fransız Jean Etienne Montucla (1725-1799) ve Jean Sylvain Bailly (1736-1793) gibi insmanlara tanıklık edildi.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP