DÜŞÜNÜR OLARAK CÂBİR BİN HAYYAN

Süleyman Hayri BOLAY

Değerli bilini tarihçisi Prof. Dr. Esin Kâhya'nın hazırladığı bu kitapta Câbir İbn Hayyan'ın bilimsel cephesini, bilime katkılarını geniş bir şekilde öğrenme fırsatı bulacağız. Bu kitabı okuyanlar onun ne büyük bir bilgin olduğunu daha kolay anlayacaklar.Fakat Câbir'i daha da büyük kılan ve ilmî hayatını tamamlayan onun tefekkürü yahut düşünce hayatıdır. Câbir'in bilimi ve bilim örneği olarak da Kimya'yı temel alıp ortaya koyduğu düşünce sistemi, bilim hayatı gibi değerli ve orijinal çizgiler taşır.Bunun için batılı bir kısım araştırmacılar. Câbir'e özel bir önem vermişler ve ömürleri boyunca, adetâ onun üzerine araştırma yapmışlardır. Paul Kraus bunlardan biridir.

Kendisi hem Câbir'in eserlerini doğru olarak yayımlamaya çalışmış, hem de eserleri ve fikirleri üzerinde yorumlar yapmış, bunları da kitap halinde neşretmiştir.Ama Câbir'in esas tefekkür cephesini yakınlarda işleyenlerden birisi Pierre Lory'dir. Fakat gerek Paul Kraus, gerek Lory, gerekse H. Corbin ve diğerleri, hepsi Hıristiyanlık inancının dar penceresinden bakmışlar ve onun fikirlerini kendi istikametlerinde yorumlamak için zorlamışlardır. Bu hususta rahmetli hocam Ord. Prof. Hilmi Ziya Ülken hassasiyet göstermiştir. Aslında Türkiye'de Câbir'in tefekkürü hakkında bildiğim kadarı ile, ilk ciddî araştırmayı yapan da odur.

Biz Câbir'in eserleri üzerinde bir araştırma yapma, daha doğrusu bu eserlerden doğrudan faydalanma fırsatı bulamadığımız için Câbir'in tefekkür cephesini, başta H.Z. Ülken olmak üzere, adı geçen araştırıcıların eserlerine dayanarak anlatmaya çalışacağız.

Câbir İbn Hayyan'ın İslâm fikir ve ilim tarihinde efsanevî bir şahsiyeti ve şöhreti vardır. O. İslâm dünyasında Kimya'nın babası sayılan bir bilim adamı ve bir feylezoftur. Müslüman yazarlar onun kimyagerliğinin yanında sûfî olduğunu da beyan ediyorlar. Öyle görünüyor ki Câbir tasawufî bir hayatı da fiilen yaşamıştır.

İslâm dünyasında yazılan biyografilerde ve kaynak eserlerde onun kimyager, sûf î ve filozof olduğu ifade ediliyor:Şiiler, onu kendilerinden sayıp İmam Cafer Sâdık'ın arkadaşı ve talebesi olduğunu söylerler. Bazı filozoflar, onu kendilerinden sayarlar. Çünkü tefekkür cephesi ağırlıktadır ve felsefeye, mantığa dair eserler yazmıştır. Kimyacılar onu kimyanın babası sayarlar. Gerçi, Câbir'e gelinceye kadar kimya belli bir seviyede ilerlemişti. Ama Câbir'den itibaren müslümanlar kimyanın ve diğer bilimlerin kavramlarını yartmış, sözlüklerini teşkil etmiş, böylece daha sonra batılı bilim adamlarının ilerleyeceği yollar açılmıştı.

Câbir,kimyaya kendi adını verecek kadar büyük bir bilim adamıdır. Bu sebeple İbn Haldun kimyacıların bu ilme "ilm-i Câbir"dediklerini yazıyor.Câbir'in ismi etrafında yaratılan efsaneler, onun Arapça metinlerinde ve Lâtince tercümelerinde fark edilmektedir.

Câbir'in bilim anlayışında ve tefekküründe anahtar kelimelerden birisi "mizan" (Balance)dır. Bunu bilhassa "Fil'-Mizan "(Mizan Hakkında) adlı kitabında ele alır.Aslında "ilm-i mizan "ı tabiat bilimi anlamında kullanmıştır, "mizan ", tıp ve san'at ilimlerinin neticesidir. Dolayısıyla Câbir "mizan" deyince varlıktaki bütün eşyanın (sayı türünden nesnelerin) nicel (kemmî) kanunlarım anlıyor. Buradan, bütün tabiî olayların nitelik (keyfiyet) ve nicelik (kemmiyet) kanunlarına indirilebileceği neticesi çıkmaktadır.Bu görüş esasında, Descartes'da görülen bilimsel görüşün çok önceden ortaya çıkmış bk öncüsüdür.

"Mizan" terimi, karmaşık anlamlar taşımaktadır. Bilimsel yönden önce "vezin" (ölçü-ağırhk) anlamına teknik bir terim olarak kullanılmıştır. Sonra kimyasal oluşumlara giren cevherlerin niceliği anlamını kazanmıştır. Câbir, bu kavramı kullanarrak bütün cisimlerin derunî yapısını belirlemeye çalışır. Bunu da kimyasal oluşuma giren unsurlann niceliğini ve yoğunluğunu ölçerek yapmak ister. Hatta Câbir, kainattaki ahengi (harmonie) de bu "mizan" terimine dayanarak izah etmeye çalışır. Çünkü ona göre fizik, dünyada eşyanın ahengi ve düzeni ruhun etkisinden ve faaliyetinden gelir.

Câbir ruhu, bedeni idare eden "ilâhi bir cevher" olarak görür. Bunun yanında o ruha, "Adâd zû te'lif ' yani sayısal ahenk olarak da bakar.İslâm filozoflarında "ilm-i mizan ", doğruyu yanlıştan ayırma aracı olarak mantık anlamına kullanılmıştır (Ali Sedat'ın "mizanu'l-ukûl" adlı eseri gibi). Dilbilimciler ise, mizandan kelimelerin yapısını anlamışlardır. Kur'ân'da ise "mizan", hesap günü,ilâhi adalet, ölçü gibi anlamlara gelir. Câbir, "kitab'ul-Havas"da "mizan"terimi yerine bir başka Kur'ânî tabiri, "el-Kıstasu'l-Müstakim"i kullanır.

Câbir, "Mizan"ın mânâsım daha ileri götürerek ona tamamen metafizik bir anlam da yükler. O, adı geçen kitapta Maniheist doktrini tenkit ve reddederken, araya iki kısa paragraf sıkıştırıp mizan'm akılla kavranan alemin esaslarıyla olan ilgisini ortaya koyar. Buna göre. "Adalet, aklın ve mîzan da adaletin esasıdır. İlk sebebin (Tanrı'nın) özünün akıl. aklın özünün ilim ve mizanın özünün de ilim" olduğunu söyleyen Maniheist doktrindeki bu özdeşliği Câbir kabul etmez. O, özdeşleştirmeye karşı, bu üç kavramı hiyerarşi (merâ-tip) içinde kavramaktan yanadır. Bu dünyada ilk sebepten akıl,akıldan adalet, ondan da mizan çıkar. Bir önceki bir sonrakinin sebebi olmaktadır.Buna dayanarak "mizan, tabiatın tabiatı ve zamanın zamanıdır" demektedir.

Görülüyor ki "mizan" kavramı. Câbir'in fikir dünyasında çok önemli bir yer tutmaktadır ve birleştirici bir işlev kazanmaktadır.Görünür, görünmez ve manevî dünyalarda meydana gelen her şey; akıllı bur düzenlemenin, nicelikçe ve ölçülebilir tarzda değişken hareket ve sükûnun ahenkli bir terkibinin ve ilk sebeb'in dışında meydana gelen her farkklılığı, her çokluğun kaynağını bulduğu bir "te'lif-i adedî"nin neticesidir.

Bu anlayışta, mîzan (Balance), sonsuzca değişme özelliğine göre duyulur, duyulmaz (duyularla algılanamaz) herşeyi içine alabilmektedir. Çünkü evrensel akla ve ruha ait alemler bu "mizan " ilkesinden çıkmaktadır. Bu mânâda üstün mizanlar ilm-i ilâhî'nin konusu olup birinci derecede önem arzetmektedir. İlmî ilahîye ulaşmak da diğerleri gibi, kimyacı bilge (Hakîm) lerin ulaşmak istedikleri son gayedir.Ama tabiat alanında "mizan" gözlemin konusudur. Câbir evrendeki, dildeki, müzikteki ahengi ve uyumu Evrensel Ruh'dan gelen bu "mizan" (ölçü ve ahenge) ile izah etmektedir. Câbir "mizanlar sistemi"ni, reel'i anlamakta ve onun şeklini değiştirmekte (transformer) insan zihninin kapasitesine inamr (güvenir). Ona göre, tabiat, Hareketçi farkedilemez bir akış değildir.

Câbir bu "mizan" teorisinden bir kozmogoniye ulaşır. Onun kozmogonisinde yaratıcı ve yatılmış varlıklar yer alır. "Kitab'ut-Tasrif'de ise kozmolojisinin esaslarını anlatır. En dışta filozofların ilk sebeb dediği varlık alam (daire) var. İlk sebep etkin, herşeyi bilen, güçlü, akıllı, şuurlu olup, aklı, hakikate, iyiye ve adalete uygular. Ondan içeride akıl alemi vardır ki; o, bilir ama yaratamaz fakat nesnelere şekil verebilir. Daha içeride Ruh dairesi vardır. Bu, içte olduğu için de alan daha dardır. Dördüncü daire ise cevherin bulunduğu dairedir. Cevher de maddî ve manevîdir. Manevî olan akıl, nefs ve ruhanî şahıslardır. (Melek gibi, yıldızlar gibi) Tabiat, akıl ve nefs ise, basit cevherler olup kişi değildir. Cevher, dünyamızın şekillenmesine yol açmıştır. Buna "madde" de denir.

Câbir bu ve benzeri fikirleri, Kur'ân'daki "Biz onların yaptıkları her iyi işi ele alırız, onu saçılmış zerreler hâline getiririz (değersiz kılarız) " (Furkan: 25/23)  gibi ve benzeri ayetlerden ilham alarak ileri sürmektedir.

En içteki cevherin bulunduğu dairede (sferde) basit unsurlar yani sıcaklık, soğukluk, kuruluk ve yaşlık vardır. Cabir. fizikte ve metafizikte aynı ilkelerden hareket eder.Dolayısıyla esasta fizik ve metafizik çokayn değildir. Maddi cevher ve nefs (ruh) birleşerek sıcaklık ve kuruluk alemine iner. Oradan kuvvetli bir parçacık (cüz) alır ve bu esîr (eter) denilen dairenin cismini teşkil eder. Bu suretle Zühal, Müşteri, Merih, Güneş ve diğer felekler meydana gelir.

Câbir'e göre, eşya ikiye ayrılır. Basit ve mürekkep (bileşik) Mürekkep olanlar, basitlerin birleşiminden meydana gelir. Bu birleşmelerde (terkiplerle), en karmaşık cisimler meydana gelir. Birinci mürekkep mesela tabiattır, İkinci sıcaklık, soğukluk gibi şeylerdir. Üçüncüsü, taş bitki ve hayvandır. Tabiatla olan her şey, kuvveden fiile geçerek meydana gelir ve gelişir. Kuvvet olan şey, varlığı, gelecek zamanda mümkün olandır. Resme kabiliyeti olanın sonra ressam olması: yahut oturan kişinin kalkması gibi. Fiil halinde olan şey. hal'de mevcut olan şeydir.

Madenlerin durumu, varlıklarının kuvvet ve fiil halinde oluşuna göre değişir. Kuvve, cismin maddesi, fiil onun aldığı suretidir. Câbir böylece bir cisimden diğer bir cisme geçilebileceği kanaatına ulaşır.Câbir, bu esasları organik ve inorganik kimyaya uygular. Oradan canlılar alemine ve insana kadar yükselir.

Câbir, tabiatı, hareket ve sükûn ile niteliklerin çoğalmasından ibaret görür. Bu çoğalmada şu ilkeler birleşir: Hareket, sükûn, nitelik, nicelik.

İlk unsurların, bu ilkelere göre birleşmesiyle cisimler ortaya çıkar. Yıldızların meydana gelişi de bu ilkelere dayanır.Bu noktada Câbir'in Kadîm ve Hadis'ten ne anladığını belirtelim: Filozofları ve kelâmcıları asırlarca uğraştırmış olan bu meselede Câbir; kelamcılarıın. görünenlere dayanarak görünmeyenler hakkında hüküm vermelerini ikna edici bulmuyor.

Câbir "Kâdim"i. varlığı için bir fail'e ihtiyacı olmayan varlık olarak tanımlıyor. Bu ise yalnız ezeli olarak mevcud olan varlığın sıfatıdır. "Hadis" ise, Kadîm'e göre,zorunlu olarak var olandır. Bu bakımdan hadis, zorunluluğunu Kadîm'den alır. Ama,Kadim'in zarureti, kendinden gelir. O, başka bir faile ihtiyaç duymaz. Dolayısıyla Kadîm ilk cevher ve ilk sebeb'tir.

Burada Câbir'in insan anlayışına temas etmek yerinde olacaktır. Ona göre makrokozmoz ile mikrokozmoz (insan) arasında bir üçüncü alem vardır ki bu da kimya'dir.O, bütün evreni "büyük insan" olarak görüyor; beşerî varlık, "küçük insan"dır; kimya ise "orta insan"dır. Burada herşeyi altın yaptığına inanılan simya taşı, insanî bileşim (compose) rolü oynar. Bu anlamda o. "alemin kalbi"dir. Kimya, hayatın devrini canlandırmaya çalışır. Kimyanın dili de çok çapraşık bir bilime doğru açılmış bir kapıdır.

Kimyayı bile insan gibi canlı mütaala eden Câbir. insandaki ruhu, "bedenlere canlılık veren ilâhî bir cevher" olarak görmektedir. Bu açıdan ruh, görünüşlerin gerisindeki aktif dinamizmdir, ama o bütün aklî kavrayışların üstünde aşılamaz olarak kalır.

Büyük insan (evren) ile küçük insan arasındaki orta insan (insanın eseri olarak kimya), ay-üstü alemi meydana getiren, düzenleyen ve idare eden ilahî kanunları taklid ederek yeniden meydana getirmekk için anlamayı teklif ediyor.

Câbir, üstün insan tipi olarak "peygamber"i görür. Hatta ona göre ilk peygamberler, ilk filozoflardır. İdris. Nuh peygamber gibi. İlk kanunları (şeriat) koyanlar da bunlardır. Câbir böylece Evrensel İNSAN'A ulaşıyor ve insanın tabiatının gerçekleşmesi için normal insanı, üstün insan (insan-ı kâmil) haline ulaştırmak için adeta bir köprü kuruyor. Bu da onun sûfi yönünün bir tezahürü olsa gerektir.

Câbir'in varlık ve insan anlayışında bir noktaya daha temas etmek yerinde olacaktır. Paul Kraus. Câbir'in "sun'î insan" (Homonculus) fikrinden uzun uzadıya bahsetmiş: bu fikrin Câbir'den önceki köklerini araştırmıştır. H.Z.Ülken de Câbir'deki bu fıkirin Batı ortaçığına geçerek, oradan Paracels'e (Rönesans dönemi) ve Goethe'nin Faust'una bazı Alman hikayelerine kadar gördiğini söylemiştir.

Bu ifadelere göre Câbir. varlıkların evrimini ve tekamülünü imkan dahilinde gördüğü gibi. sûn'î olarak insani ibda' etmek de imkan dahilindedir.Gelelim Câbir'in bilgi anlayışına (epistemolojisine); Önce Câbir'in ilimler tasnifine bir göz atalım. Câbir bilimleri, insanla ilgisine ve bu ilginin uzaklığına göre yediye ayırıyor:

l)Tıbilmi ,
2)Sanat ilmi veya Kimya.
3)Hassalar ilmi (Havass, cisimlerin özelliklerini araştırır)
4)Batıl olan tılsımlar ilmi.
5)Yıldızların kullanılması ilmi veya astronomi,
6)Tabiat ilmi veya ilm-i mizan,
7)Suretler ilmi veya "tekvin"ilmi (Mizan, tıp. san'at, istihdam bilimlerinin neticesidir),

"Tekvin" ilmi varlıkların bitki, hayvan ve insan mertebelerine nasıl geçtiğini inceler. Biraz evvel, söylediğimiz gibi, bir tekamüle ve evrime inanmaktadır. Ama bu,Yaratan'ı bazı sistemlerdeki gibi inkara götürmemektedir.

Câbir'e göre bilgi, duyularla elde edilir. Fakat buradan derece derece aklî bilgiye
yükselinir. Bilgide akıl yürütme esastır. Yahut bilgi akıl yürüterek elde edilir. Ama her bilgi, yine de akıl yürütme yetmediği için, belli bir ölçüde' sezginin etkisini taşır.

Mesela kimyacı ile çalışma konusu arasında sıkı bir ilişki, kimyacının ele aldığı maddenin yapısı gereği bir davranış, hatta kimyacı ile eseri arsındaki tabiat ortaklığı vardır. Kimyasıl bilgi, ilâhî bir aydınlanmaya, şahsî bir ilhama dayanır. Câbir, burada vahiy yoluyla edinilen ilâhî bilgi tümevarıma rasyonel bilgiyi önemle ayırır. Hatta o fevkalade olayların.tabü bir tarzda izah edilebileceğine kanidir.

Aklî bilimlerin öğrenilmesi için, eskiden beri bilimler arasında kurulmuş mertebeleri (Hierarchie) bilmek, böylece en aşağıdaki hayvanî ve zulmânî (karanlık) derekeden, en yüksek olan ilâhî ve nuranî dereceye yükselmek lazımdır.Bu mertebeleri alem en sonunda ilâhî nur, bir bütün halinde varlığı kuşatır. Sonunda bütün mertebeler ve varlıklar, bu küllî (evrensel) varlığın içinde layık oldukları yerlerini alır.

Zaman, Câbİr nazarında sonsuz cevher ve umumî cinstir. Zamanda mevcut olan şey zamanın kendisi olmayan ve zamanla ölçülen varlıktır. Zaman, tek ve bölünmezdir. Ama ondaki meydana gelenler geçmiş, hal ve gelecek diye kısımlara ayrılır. Bu bölünüş, güneşin hareketi ile ölçülür.

Buna göre varlığın iki boyutu vardır: Zamanı ve zamandışı. Zamandışı olan,zamanı aşar. Aslında bunlar kesin çizgilerle ayrılamazdı. Bununla beraber mutlak zaman, ölçülebilir zamandan ayrılır. Câbir. varlığın bu seviyesine karşılak olan bilimin "mizanlar bilimi" olduğunu söyler. Mizanlar bilimi ise, cari olan bilimin ve felsefenin üstündedir. Bu bakımdan o "Mizan , tabiatın tabiatı, zamanın zamanıdır" demektir.

Yukarıda Câbir'in bilimler sınıflamasından bahsetmiştik. Esasında o bilimleri önce "ilm-i din" ve "ilm-i dünya " olmak üzere iki ana kategoriye ayırır. Yukarıda bahsedilen sınıflamadaki bilimler daha çok "dünya ilmi"ne ait olanlardır. Bunlar, tabii ki,kimyasal çalışmaların sonucunda ulaşılan bilgi dallarına tekabül eder. Bunlar evreni anlamaya yarayan ve insana, hayatını yönlendirmede yeterlilik sağlayan bilimlerdir.

Dini bilimler ise insanın ölümden sonraki hayatım kazanması için akla verilmiş formlardır. Bunlar da ilm-i şer'i (kanun yapma ilmi) ve ilm-i akl-î olmak üzere ikiye ayrılır.....

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP