Türkçe Felsefe Tarihlerinde “Felsefenin Başlangıcı” Sorunu (...devam )

Storig’e göre felsefenin nerede başlayıp nerede bittiği / sınırları problemi, felsefe tasavvuruna bağlı olarak ortaya çıkar. Şöyle ki, “felsefe varoluşun, -hem dış dünyanın ve hem de insanın iç dünyasının- gizini düşünerek çözme olarak tanımlanırsa, bize kalmış bütün yazılı belgelerden çok daha eski bir tarihte başlamış olmalıdır” (Storig, 1993:16). Burada Storig, felsefenin başlangıcı hakkında bir düşünce ortaya konulabilmesi için zımnen yazılı belgelerden yola çıkılması gerekliliğini kabul eder. Düşünceleri yazılı bir şekilde bize ulaşmış kültürleri tasnif ederken de diğer birçok kaynakta olduğu gibi Yunan düşüncesi ile sınırlı kalmaz. Bu durumu eserinin giriş bölümünde şu şekilde belirtir:

“Felsefe tarihini Eski Yunan felsefesinden başlatan Batı felsefesinin dar sınırlarından çıkılmış, -Eski Mısır ve Yahudi düşüncesi ve bugün bizim bildiğimiz kadarıyla felsefeye katkısı önemli görülmeyen kültürler bir yana bırakılarak- Eski Hintlilerin ve Çinlilerin büyük ve bizimkinden hiç de aşağı kalmayan, çok yönlü etkileri günümüzde de görülen düşünce gelenekleriyle okuyucunun tanışması sağlanmıştır” (Storig, 1993:23).

Böylece Storig, felsefi düşüncenin başlangıç yerini Yunan düşüncesi olarak kabul etmez. Çünkü onun öncesinde düşünce sistemleri bizlere ulaşmış Hint, Çin gibi kültürler vardır ve o kültürlerin düşünceleri takip edilmek suretiyle bir felsefe düşüncesi ortaya konulabilir. Nitekim o, eserinde Çin ve Hint felsefesine uzun uzun yer verir. Buna karşılık Yunan felsefesinin aktüel olma sebebi, işlenmiş olmasıdır demek mümkün görünmektedir.


Telif ve tercüme eserlerin iddialarını karşılaştırdığımızda söylenebilecek ilk şey, telif eserlerde, felsefenin başlangıcına ilişkin hükmün kesin bir ifadeyle verildiğidir. Her iki türde de Batı ve Doğu düşüncesi karşılaştırılmış, telif eserlerde ağırlıklı olarak Yunan düşüncesinin Doğu düşüncesine karşı adeta ‘üstünlüğü’ vurgulanmışken, tercüme eserlerde bu tutumun daha ince olduğu söylenebilir. Yani telif eserler, Doğu düşüncesini görece keskin ifadelerle ‘felsefe- dışı’ olarak değerlendirmişlerdir.

Yine telif ve tercüme eserleri karşılaştırdığımızda Antik Yunan’a felsefenin başlangıcını götürürken, ‘Doğu’da felsefi düşüncenin olmadığına yönelik değerlendirmeler’, ‘Yunan düşüncesinin mitolojiden ayrıldığı iddiası ve pratik fayda için değil de salt doğrunun / bilginin kendisi için doğruya / bilgiye ulaşma arzusu’ ifadeleri ortak gerekçeler olarak görülebilir.

2. Aristoteles’in Felsefenin Başlangıcı Üzerine Değerlendirmeleri

Genel olarak bakıldığında, telif ve tercüme eserlerde felsefe tarihçilerinin ilk filozof olma payesini Thales’e verme hususunda referanslarının Aristoteles’in Metafizik adlı eserinin olduğu görülebilir. Ancak, Metafizik’te doğrudan “ilk filozof Thales’tir” şeklinde kesin bir yargı bulunmamaktadır. O halde cevaplanması gereken soru, Metafizik’te hangi ifadelerden hareketle Thales’in ilk filozof olarak kabul edildiğidir.

Aristoteles Metafizik’e duyum, deney, sanat, bilim ve bilgelik kavramlarının analizini yapmakla başlar. Adı geçen bilme tarzları arasında bir hiyerarşi söz konusudur. Bu hiyerarşinin meydana gelmesini sağlayan şey, nedenlerin bilgisidir. Nedenlerin bilgisine sahip olan kimse ise bilgedir: “Herkes bilgelikten varlıkların ilk nedenlerini ve ilkelerini anlar” (981b 26).

Bilgeliğin ise üç özelliği vardır:

a) Mümkün olduğunca çok şey bilmek,
b) Güç ve sanatlar tarafından bilinmesi kolay olmayan şeyleri bilme gücüne sahip olmak.
c) Bilimin her dalında nedenleri daha kesin bir biçimde bilmek ve öğretebilmek gücüne sahip olmak (982a 10-15).



Aristoteles’in belirlemiş olduğu kriterlere göre Thales bilge olarak kabul edilebilir mi? Thales’in mümkün olduğunca çok şey bilmesi bir yana, neleri bildiği ve ortaya koyduğu konusu dahi tartışmalıdır. Çünkü “(…) daha Aristoteles zamanında onun öğretisi üzerine sağlam hiçbir haber kalmamıştı” (Kranz, 1994: 27). Diğer özellikleri buna bağlı olarak kesin bir şekilde yorumlamak mümkün görünmemektedir. Ancak “nedenleri öğretebilme gücüne sahip olma” ifadesinin Thales’e gönderme yapmadığı açıktır. Bu ifadelerle Aristoteles, olsa olsa Platon’un Akademia’sına veya kendi Lykeion’una bir atıfta bulunuyor olabilir. Çünkü bir okul geleneği ile bilgilerini öğretmeyi kurumsallaştırmış ilk filozoflar Platon ve Aristoteles’tir.

Bilgeliğin temel kriterlerini ortaya koyan Aristoteles, bilge kişinin uğraşması gereken bilimin konusunun özelliklerini ise şu şekilde belirtir:

a) Kendileri için ve sırf bilmek amacıyla aranan bilimler, sonuçlarından dolayı aranan bilimlerden daha fazla bilgeliktir.
b) Yönetici olan bilim, kendisine tabi olan bilimlerden daha fazla bilgeliktir (982a 15).

Aristoteles’in vurguladığı bilge kişi ve uğraşması gerektiği bilimin özelliklerinden hareket etmekle de Thales’i ilk filozof olarak ilan etmek güçtür. Buna karşılık bilgiler, teorik ve pratik bilgiler olarak ikiye ayrılıp teorik bilgiler “salt bilmek için olan bilgiler”, pratik bilgiler de “pratik yaşamda bir uygulaması olan ve insanlara yararlı olduğu kabul edilen bilgiler” ifadeleriyle karakterize edilebilir. Bu durumda varlığın başlangıcını ‘su’ olarak açıklayan Thales, böyle bir önerme ile pratik hayatta kullanılabilir bir fayda sağlamayıp salt bilmek için bir önerme dile getirmiştir. Böyle bir ayırım da Aristoteles’in teorik bilimler-pratik bilimler ayırımına tekabül eder. Dolayısıyla o, bilge kişinin uğraşması gereken bilimle uğraşmış kabul edilebilir. Ancak Thales’ten günümüze kadar kalan bilgiler doğrultusunda, onun “yönetici bilim ve ona tabi olan bilim” şeklinde bir tasnifine rastlanmamaktadır. Hatta kendisinden kaldığı rivayet edilen düşünceler ışığında, Thales’in ilkelerin bilgisiyle ilgili bilimler ve diğer bilimler şeklinde bir tasnifi olup olmadığı hakkında da bir hüküm vermek güçtür.

Aristoteles’e göre kazanmamız gereken bilimin ilk nedenlerin bilimi olduğu açıktır (Metafizik, 983a 25). Nedenler ise maddi, formel, fail ve ereksel olmak üzere dört tanedir (Metafizik, 983a 30). Bu açıdan bakıldığında Thales, ilk nedeni / arkheyi su olarak belirlemek suretiyle maddi nedeni ortaya koymuştur. Fakat Thales’in açıklamaları diğer nedenleri belirlemekten uzaktır.


Aristoteles de bunu belirtir: “İlk filozofların çoğu, her şeyin ilkeleri olarak yalnızca maddi yapıdaki ilkeleri göz önüne almaktaydılar” (Metafizik, 983b 5). Yani formel, fail ve ereksel nedenler Thales felsefesinde belirlenmemiştir. Buna karşılık “bu tür [ilkeleri maddi yapılar olarak ele alan] felsefenin kurucusu Thales ilkenin su olduğunu söylemektedir” (Metafizik, 983b 20) diyen Aristoteles, kendi felsefesi ile Thales ve ardıllarının (Milet okulunun) yapmış olduğu felsefeyi adeta ayrıştırmaktadır. Metafizik’te kendisine kadar olan tüm filozofları eleştiren Aristoteles, sanki gerçek manada felsefenin kurucusunun kendisi olduğunu ima eder gibidir. Yani “Aristoteles kendisinden önceki bütün Yunan felsefesini kendisine bir hazırlık ve kendisinin mükemmel bir biçimde ortaya koyacağı sisteminin bir taslağı, pek becerikli olmayan bir ön-araması olarak görür” (Arslan, 1985:VI).

Bir başka açıdan, Aristoteles bilge kişinin özelliklerini belirtirken “duyu algısı bütün insanlarda ortak olarak bulunduğundan kolaydır ve bilgelik ile hiçbir ilgisi yoktur” (Metafizik, 982a 10) diyerek bilge kişi için gözlemi önemsizleştirir. Thales’i “şeylerin maddi niteliklerini göz önüne alan felsefenin kurucusu” olarak belirtirken şu belirlemeyi yapar: “Onu [Thales’i] bu inancına götüren şey [arkheyi su olarak ortaya koymasını sağlayan unsur] herhalde her şeyin sıvı bir varlıktan beslendiği, sıcağın kendisinin de ondan çıktığı ve onunla varlığını sürdürdüğüne ilişkin gözlemi olmuştur” (Metafizik, 983b 25). Böylece Thales’in arkheyi belirlemesinde dış dünyayı gözlemlemesinin etkisini vurgular. O halde duyularını kullanarak gözlemleri neticesinde ilk nedeni / arkheyi ortaya koyan Thales, bilge olamaz.

W. Kranz ve O. Hançerlioğlu, Metafizik’ten yola çıkarak Aristoteles’in ilk filozofu belirleme hususunda önceliği Thales’e değil de, Homeros’a verdiğini ifade ederler. Burada sorulması gereken soru, Hançerlioğlu ve Kranz’ın bu belirlemeyi Aristoteles’in hangi metnine dayanarak yaptığıdır. Her iki eserde de, Homeros’un ilk filozof olarak kabul edilmesi belirlemesinden sonra Aristoteles’e ait herhangi bir referans verilmemektedir. Buna karşılık Aristoteles’in Homeros ile ilgili değerlendirmelerini Poetika’da bulmak mümkündür. Aristoteles Poetika’da Homeros’tan hep övgüyle söz eder ve onun, diğer alanlarda olduğu gibi ozan olarak da en iyi olduğunu söyler: “Homeros asıl başka bakımlardan övülmeye değerse, bütün ozanlar arasında yalnızca o, ne yapılması gerektiğini bilmesi bakımından da övülmeye değer” (Poetika, 1460a). Fakat Aristoteles için Homeros doğa bilgini değil, bir ozandır. Bu durum Poetika’da ozan ve doğa bilgini adlandırılmasının kimin için kullanılması gerektiğine dair tartışmada görülebilir:


“(…) kimi zaman tıbba yahut doğa bilimlerine ilişkin bir konuyu mısralar halinde dile getirenlere de ozan adı verilmeye çalışılır; oysaki (örneğin) Homeros ve Empedokles arasında ölçülü yazmaktan başka hiçbir ortak yön yoktur. Homeros, haklı olarak ozan diye adlandırılır. Fakat buna karşılık Empedokles’in daha çok doğa bilgini olarak adlandırılması gerekir” (Poetika, 1447b, 12).

Bütün bu gerekçeler açık olarak göstermektedir ki Aristoteles’ten hareketle Thales’i ilk filozof olarak belirlemekten çok, Thales’in bilge olamayacağını ileri sürmeyi sağlayacak malumat bulunmaktadır. Unutulmamalıdır ki Aristoteles kendi perspektifinden kendisine kadar olan düşünce birikimini yorumlamaktadır. Amacı ise kendisinden önceki felsefe düşüncesinin bir tarihsel gelişimini ortaya koymaktan ziyade, kendisinden önce gelenlerin eksik ve çelişik noktalarını göstermek suretiyle kendi felsefesini meşrulaştırmaktır. Dolayısıyla Aristoteles’i
felsefenin başlangıcı konusunda geçerli ve güvenilir bir otorite görmekten çok, başlangıç probleminde görüşleri günümüze kadar ulaşmış bir filozof olarak görmek daha makul görünmektedir.

3. Felsefe Tarihleri ve Tarihsellik

Felsefe tarihleri, belirli bir tarihsel dönemde ve bir felsefe tasavvuru ile yazılmışlardır. O halde felsefe tarihlerinin içerdiği iddiaların tarihselliğinden söz etmek mümkündür. Buna göre felsefe tarihlerinde felsefenin başlangıcı üzerinde düşünmek ve herhangi bir başlangıç noktasını kabul etmek felsefi bir tavırsa, bu başlangıcın tarihi üzerinde düşünmek de felsefi bir tavırdır.

Felsefenin Antik Yunan menşeli bir düşünce geleneği olduğu iddiasının da bir tarihi vardır. Bernal’e göre bu yaklaşım, 19. yüzyıl düşüncesinin bir ürünüdür. O, Yunan tarihi söz konusu olduğunda iki farklı modelin bulunduğunu belirtir. Bunlar Eskiçağ modeli ve Ari modelidir.

Eskiçağ modeline göre Yunan kültürü [dolayısıyla felsefesi] Mısır ve Fenikelilerin M.Ö.1500 civarında yaptığı kolonileştirme ve yerli halkı uygarlaştırma hareketleri sonucunda ortaya çıkmıştır. Sonraki yıllarda Yunanlılar, Yakındoğu kültürlerinden alımlamalar yapmaya devam etmişlerdir. Ari modeline göre ise Yunan kültürünün oluşumunda Mısır ve Fenikelilerin herhangi bir etkisi yoktur. Yunan uygarlığı Hint-Avrupa dili konuşan Helenler ile yerli tebaaların karışımından doğmuştur (Bernal, 1998:49-50). 19. yüzyılın ikinci yarısında geliştirilen Ari modeli bugün için geçerli olan modeldir. Yine Batı felsefesinin bugünkü tarzıyla yazılması yaklaşık 200 yıllık bir geçmişe sahiptir. Nitekim felsefe tarihini ilkçağ, ortaçağ ve modern felsefe şeklinde üçlü bir bölmeyle ele alıp inceleme Hegel’in “1805 ile 1830 yılları arasında ‘Felsefe Tarihi ‘ adıyla ilk kez Jena’da, daha sonra Heidelberg’te ve nihayet Berlin’de verdiği bir dizi ders yoluyla” (Levi, 2002:7) yaygınlaşmıştır. Sonuç olarak, bizim felsefe tarihi yazıcılığımızda bu tarihsellik düşüncesi, Batılı tarzda felsefe yapmak tek geçerli felsefe yapma biçimi olarak kabul görüldüğünden, çok da fazla sorgulanmaksızın alınıp işlenmiştir.

Sonuç

Türkçedeki telif felsefe tarihleri, genel olarak felsefenin başlangıcını Yunan felsefesinde bulurlar. Bu tespitin arkasındaki ilk gerekçe, felsefi düşüncenin kurumsallaşmaya başladığı ‘Üniversite Reformundan’ kaynaklanan felsefe tasavvurudur. Üniversite Reformu ile söz konusu kurumsallaşma sürecinde etkili olan Von Aster, H. Reinchenbach, W. Kranz başta olmak üzere Alman felsefecilerin etkileriyle felsefenin başlangıcı Yunan felsefesi olarak görülmüş, Batılı felsefe yapma tarzı, mümkün tek felsefe yapma tarzı olarak kabul edilmiş, bu kabul de felsefenin başlangıcı üzerine getirilen cevapların niteliği üzerinde belirleyici olmuştur.

Bu belirleyicilik, Türkçedeki telif felsefe tarihlerinde başlangıç problemine orijinal bir cevap getirilmeyip Batı felsefesinde kabul görülen yaklaşımın hemen hemen aynen korunarak işlenmesine neden olmuştur. Dolayısıyla ya Aristoteles tartışılmaksızın kaynak gösterilerek felsefe tarihleri başlatılmış, ya da Batılı felsefe tarihlerinde ortaya konulan gerekçeler tekrar edilerek felsefe tarihçiliği yapılmıştır. Bu durum, zımnen başka bir felsefe yapma tarzının mümkün olmadığı, hatta bir felsefe geleneği oluşturmanın ancak Batılı deneyimi tekrar yaşamakla mümkün olduğu iddiasını içinde taşır ve en somut ifadesini M. Gökberk’de bulur:

“Bugün Türkiye’de özgün bir felsefe olduğunu söylemeye yazık ki olanak yok. Böyle bir felsefeye temel koyacak koşullar ise, bu özgün felsefeleri yaratmış olan tutumu bizde de yinelemek, yani kısaca özgün felsefelerin okuluna gitmek, onların okulundan yetişmek, birikimlerine sahip olmaktır derim” (Gökberk, 1982:21).

Böylece M. Gökberk, Türkiye'de bir felsefe geleneği bulunmadığını, hatta Batı dışında kalan medeniyetlerin tarihsel gerçekliklerinin herhangi bir şekilde felsefe geleneği meydana getirebilme yetkinliğinde olmadığını, felsefe düşüncesinin Batıya özgü olduğunu ifade etmektedir. O halde bir medeniyetin felsefe geleneği oluşturabilmesi için Batıdaki aşamalardan geçmesi gerekmektedir. Batı felsefesinin kaynağında Yunan felsefesi bulunur. Dolayısıyla doğal olarak felsefenin başlangıcı Yunan felsefesi ile birliktedir. Bu anlayış, Üniversite Reformu sonrası oluşan felsefe tasavvurumuzun genel karakteristiğidir denilebilir. Buna karşılık felsefenin başlangıcını bir medeniyete atfedip o medeniyetten beslenenleri felsefi düşünceyi gerçekleştirenler, uzağında kalanları ise felsefi düşüncenin mevcut olmadığı medeniyetler olarak kabul etmek doğruluğu tartışılması gereken bir ayırımdır. Felsefi düşünce insanlığın ortak malıdır. Varlık üzerine –ahlak, din, hukuk vb.– düşünmek hemen her toplumda söz konusudur. Dolayısıyla her medeniyetin bir felsefi sistemi olması mümkündür. Felsefi düşünce dil ile yapılır; felsefe dilsel bir etkinliktir. O halde her dilin kendisine has bir felsefi sistem ortaya çıkması mümkündür. Buna göre özel olarak bir Türk felsefesinden de söz etmek mümkündür :

“Felsefe yapmanın tek bir batılı tarzı yoktur. Felsefe değil, felsefeler vardır. Felsefe kültürün billurlaşmış biçimidir. Farklı kültürlerin farklı felsefe yapma biçimleri vardır ve Türk felsefesinin yolu Türk kültüründen geçer.

Felsefe bir ortamda yapılır. Felsefenin ortamı, bilim ve sanatla işlenen dilin, kültürün ortamıdır. Gerçekte felsefe, kültürün arınmış, saflaşmış tabakasıdır; o kültürün zaman (tarih) ve mekân (coğrafya) kalıpları içinde evrenseli ifade ediş biçimidir. Her kültür evrensel olanı kendi kalıpları içinde kavrar. Yerellik denilen şey, evrenselin özel şartlara tabi olarak dile gelmesidir.

Bu kavrayış biçimi, o kültüre kendine özgü bir felsefe yapma yolu açar. Dil, kültürü kendinde taşıyan kültür formudur. Felsefe yönelimi itibarıyla evrensel olmakla birlikte, bir kültürün dilinde gerçekleştirilir” (Poyraz, 2005:53).

Bir başka açıdan, felsefenin başlangıcı sorusu, sadece felsefi düşüncenin ilk ortaya çıktığı yeri ve şekli tespit etmeyi amaçlamakla sınırlı olmayıp, bir zihniyet biçiminin bize intikali çabalarının ürünü olarak da okunabilir. Bu bağlamda felsefenin Türkiye’ye giriş sürecinde ‘ideolojik’ bir işlevi de söz konusudur ve bu işlev Cumhuriyet’in arzuladığı yeni Batılı-Türk kimliğinin yaratılmasıyla ilgilidir ve “Cumhuriyet Türkiye’sinde felsefenin Batıcı ideolojiye derin bir biçimde eklemlenmiş olduğu, bu ideolojik eklemlenmenin belli bir felsefe anlayışını beraberinde getirdiği ve söz konusu anlayışın da Türkiye toplumunun modernleşme deneyimini felsefi olarak düşünme yönündeki girişimlerin kaderine yön verdiği” (Tekin, 1998:36) düşünülebilir. Bu durumda felsefenin başlangıcı problemi, oluşturulmak istenen felsefe tasavvurundan ve ideolojik yapıdan bağımsız olarak anlaşılamaz. Buna bağlı olarak felsefenin başlangıcını Antik Yunan olarak kabul etmek ve bu medeniyeti sadece Batı geleneğinin değil, bütün medeniyetlerin temelinde görmek, Cumhuriyetin istediği Aydınlanmanın istekleriyle donanmış Türk insan tipinin oluşmasına hizmet edecektir. Buna göre bir felsefe kurma projesinin niyeti, yani içinden çıktığı kültürün geçmişi ve geleceğiyle ilgisi sorgulanabilir. Bu niyet ise, geçmişe geri kalmışlık, geleceğe ise ileri gitmek bağlamında bakan çizgisel bir zaman anlayışına bağlıdır (Direk, 1998:70). Böyle bir tasavvur ile yazılan telif eserlerde felsefenin başlangıcı için ortaya konulan gerekçeler özellikle din ve mitolojiden kopuş noktasında birleşmektedirler. Bu durumu Türkçedeki felsefe tarihlerinde, Batı felsefe tarihi için bir gerileme veya duraklama olarak kabul edilen Ortaçağ’ın üzerinde çok fazla durulmayıp ihmal edilmesi, farklı kültürlerin felsefe gelenekleri üzerinde durulmaması gibi destekler mahiyette veriler de söz konusudur.

Felsefenin başlangıcının Yunan düşüncesine ait olmadığını iddia etmek, söz konusu düşünce geleneğini değersizleştirmek, önemsizleştirmek veya onların felsefe geleneğine yaptıkları katkıları yok saymak anlamına gelmez. Tabii ki Batı düşüncesinin kaynağı Antik Yunan’dır. Ama bu, onun bütün bir düşünce geleneğinin kaynağı olduğu anlamına gelmez. Hatta Yunan felsefesine gerekli değeri vermek, bütün bir felsefe geleneğini bu medeniyete yükleyip zorlama methiyeler düzme çabası içerisine girmemeyi gerektirir. O halde, önemli olan felsefenin başlangıcı değil, mevcut olduğu medeniyette temel felsefi problemlere verilen cevaplar ve görünümüdür. Bu durumda başlangıç problemi, farklı felsefe yapma gelenekleri göz önüne alınmak suretiyle yeniden değerlendirilebilir.

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © 2007

    Back to TOP