JOHN LOCKE'UN SİYASET TEORİSİNİN TEMEL KAVRAMLARI ve YASAMA GÜCÜ - 1

GİRİŞ

1632-1704 yıllarında yaşamış olan İngiliz John Locke’un yaşamını İç Savaş, Kansız Devrim, Restorasyon ve Whig Settelement’in erken yılları kapsar. İngiltere’de, Torry’ler (Kralcılar) ve Whig’ler (Liberaller) o zaman iki siyasal grubu oluşturmaktaydı. Locke da, liberallerin safında yer almıştı.

Locke, politikada ılımlılıktan yanaydı ve anayasal yönetimi tercih ediyordu. Cromwell’den sonra tahta yeniden geçen Stuart hanedanının bağnaz ve karanlık mutlakçılığına karşı koyan Locke, hoşgörüye, temsil sistemine, parlamentoya ve demokrasiye olan inancıyla, 1688 Kansız Devrimi’ni desteklemiştir. Orta sınıf çıkarlarının, tüccarların ve toprak sahiplerinin mülkiyet haklarının savunucusu olan Locke gerçek bir Whig’tir.

Locke’un yaşadığı dönemin endişe verici koşulları göz önünde bulundurulduğunda, pozisyonunun, liberalizmin entelektüel bir lideri gibi olduğu görülür. Locke, siyasal yönetimin ve ekonominin problemlerini bilen ve bunları düşünerek yansıtan, ama bundan daha az önemli olmayan pratik deneyimli birisiydi.

Çeşitli eserleri olmakla birlikte, kendisine asıl ününü kazandıran politika ve devlet öğretisini açıklayan eseri olan “Two Treatises Of Government”ı 1690 yılında neşretti. Kitap iki bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümü “The First Treatise Of Government”, kısa bir süre önce Sir Robert Filmer tarafından yazılan ve Adem Peygamberin iktidarını doğrudan Tanrıdan aldığını, bu iktidarın babadan oğula geçerek yeni çağlardaki krallara kadar geldiğini göstermek istediği “Patriarcha or The Natural Power Of Kings” adlı eserine cevaptır.

Locke, ilk İncelemesinde egemenliğin ele geçirilmesine yönelik metafizik ayrıcalıklar öğretisini çürüttükten sonra, ikinci İncelemede (The Second Treatise Of Civil Government), siyasal kurama kendi katkısını yapmakta, yönetimin kaynağı, niteliği ve alanıyla ilgili görüşlerini açıklamaktadır. İkinci İnceleme hem liberal siyaset felsefesinin en iyi işlenmiş ve etkili olmuş eserlerinden birisi olarak kabul edilmekte hem de siyaset teorisinin en önemli eserlerinden biri olarak kabul edilmektedir.

John Locke, siyasal düşünce tarihinin en önemli simalarından birisi olma özelliğini, insan özgürlüğüne verdiği önemle ve bu özgürlükleri sınırlayıcı nitelikte karşımıza çıkan kurumların meşruluklarını sorgulamakla elde etmiştir. Locke hakkında çok şey söylenmiştir. Şüphesiz ki, bir makalenin sınırları içinde alınamayacak olan Locke ile ilgili olarak bu çalışmamızda hedeflediğimiz şey, O’nun teorisinin temel kavramlarının, yasama iktidarının kaynağını ve sınırlarını belirlemede oynadığı köklü rolün ana mahiyetini ortaya koymaktır.

I. İNSAN VE TOPLUM ANLAYIŞI

Locke, ilk İncelemesinde egemenliğin Adem’den yeni çağın krallarına kadar gelen metafizik egemenlik anlayışını çürüttükten sonra, yönetimin ortaya çıkışı için başka bir açıklama ve siyasal güç (devlet) için başka bir kaynak ve bu siyasal gücü elinde tutanları tanımak için de başka bir yol bulmanın zorunluluğundan söz eder. Bundan sonra Locke’un önce siyasal gücü tanımladığını görürüz. Ona göre siyasal güç, mülkiyet alanını düzenlemek ve korumak için ölüm cezası veya daha az şiddetli cezalar koymak, bu yasaları uygulamak ve yabancıların vereceği zararlardan devleti korumak için yasa yapmak hakkıdır. Siyasal gücü bu şekilde tanımlayan Locke, bu siyasal güç nitelemesini ispatlamak için, çağdaşı Hobbes’un yaptığı gibi doğa durumundan hareket ederek kuramını ortaya koymuştur.

A. Doğa Durumu

Siyasal düşünceler tarihinde doğa kavramı oldukça önemli bir yer işgal etmiştir. Ancak, yine de kavramın ne anlama geldiği, siyaset teorisindeki bir çok kavram gibi yeterince açık değildir. Doğa kavramı bir çok anlamda kullanılmakla birlikte, James Moore toplumun temelini doğaya dayandırmaya çalışan görüşlerin üç ana grupta toplanabileceğini ifade etmektedir. Birincisi, İngiliz ahlak felsefecileri Shaftesbury ve Hutcheson’un temsil ettiği doğal duygu moralistleri veya doğal duygu okuludur. İkincisi, Eski Yunan düşüncesi, Stoacılar, Roma Hukukçuları ve Hollandalı hukukçular yoluyla Locke’un dönemine ulaşan ve bir çok ekol halinde boy gösteren doğal hukuk okuludur. Üçüncüsü ise, Locke’un en etkili temsilcisi olarak belirdiği ve doğal hukuk okuluyla iç içe bulunan doğal haklar okuludur.

Doğal hukuk teorileri genel olarak bir doğa durumu ve insan doğası varsayımından hareketle işe başlar. Sosyal teorinin hareket noktası insan doğasıdır ve buradaki temel varsayım, insanın iyi veya kötü, barışsever veya savaşsever olmasıdır.

Doğal hukukçuların neredeyse tamamı, bir siyasal teori geliştermeye çalışırken insan doğasını olumlu (Locke’da olduğu gibi) ya da olumsuz (Hobbes’da olduğu gibi) anlamda idealize etmiştir. Fakat hemen belirtelim ki, genel olarak doğal hukukçular “doğal” ya da “doğa” deyince, “doğal bir akli kanuniyet”i kastetmektedirler. Akıldan kaynaklanan doğal hukuk ebedidir, değiştirilemez ve pozitif hukuka her zaman üstün olduğu gibi, pozitif hukukun doğal hukukun esaslarına uygun olması gerekir.

Locke’a göre siyasal gücü doğru anlamak ve onu kaynağından türetmek için, bütün insanların doğadaki durumuna bakmak gerekir. Hobbes”un doğa durumunda, insan insanın kurdudur. Doğa durumunda, doğal koşullar, ilkel tepkiler ağır bastığından, insanlar birbirlerine karşı amansız bir savaşa girmişlerdir. İnsanlar arasındaki bu mücadelenin nedenleri rekabet, güvensizlik ve herkesten üstün olma tutkusudur. Buna karşılık, Locke’a göre doğa durumunda insan özgürlüğü tamdır. Bu, aynı zamanda bir eşitlik durumudur. İnsanlar özgürdür çünkü, doğa yasasının sınırları içinde başkalarının iradesine bağlı olmaksızın eylemlerini düzenlerler, mallarını ve kişiliklerini diledikleri gibi kullanabilirler. Fakat bu özgürlük durumu, başıboşluk demek değildir. İnsanın kendi kişiliğini ve mallarını kullanması denetlenemez. Ancak, insan sadece bunların korunmasından daha soylu bir gerek olmaksızın, kendini veya elinde bulunan herhangi bir varlığı ortadan kaldırmak özgürlüğüne sahip değildir. Doğa durumunu yöneten ve herkesi bağlayan doğa yasası, bütün insanlığa eşit ve özgür oldukları için, başkasının yaşamına, sağlığına, özgürlüğüne ve mallarına zarar vermemesi gerektiğini öğretir. Doğa durumunda insanların eşit olması ise, her türlü güç ve yargı hakkının karşılıklı olması ve bunların kimsenin elinde başkasından fazla bulunmamasıdır.

Dahl’a göre, Locke insanlara, birçok durum bakımından açıkça geçersiz olmakla birlikte, belirli amaçlar bakımından belirleyici olabilecek bir tür doğal eşitlik atfetmektedir. Locke, en azından kollektif kararları gerektiren konularda bütün insanların (veya bütün kişilerin?) önemli bir anlamda eşit olduklarını veya eşit olduklarının kabul edilmesi gerektiğini içeren temel bir evrensel inancı paylaşmaktadır. Locke’un bu vurgulaması, aynı zamanda kutsal dinlerin ortak öğretisinden esinlendiğini göstermektedir.

Nitekim, Locke’a göre insanların hepsi mutlak güç sahibi bir egemen olan Tanrının işidir. Hepimiz benzer şekilde donatılmışızdır ve tek bir doğa durumunu paylaşırız. Aramızda, birbirimizi yok etmeye yetkilendirecek bir kademelenme düşünülemez. Öyleyse, herkes birbirinin hakkına saygı göstermelidir. Bunun kuralları, doğa yasası tarafından belirlenmiştir. Doğa durumunda, bir hakkı ihlal edilen kişi, bunun için cezalandırma hakkına sahiptir. Herkesin saldırganı cezalandırma ve doğa yasasını uygulamak hakkı vardır. Ancak, doğa durumunda insanların sahip oldukları bu cezalandırma hakkı insanların kendi davalarının yargıcı olmalarının akla aykırılığı ve diğer insani zaaflar (öç alma duygusu, kendisinin veya yakınlarının lehine karar verme gibi) yüzünden aşırı bir durumu ortaya çıkarabilir. Bunun sonucu ise, karışıklık ve düzensizliktir. İşte bu durumdur ki, insanların siyasal toplumu kurmalarına sebep oluşturmuştur. Bu, aynı zamanda siyasal iktidarın sınırlarının da belirlenmesindeki temel hareket noktasıdır.

B. Savaş Durumu

Locke’un siyasal topluma geçiş nedenine ilişkin olarak doğa durumuyla yetinmediğini görmekteyiz. Doğa durumundan sonra Locke, savaş durumundan söz etmektedir. Locke’a göre savaş durumu, bir düşmanlık ve yok etme durumudur. Doğanın temel yasasıyla, insanın olabildiğince çok korunması, hepsi korunamayınca da, suçsuzların güvenliği tercih edilmelidir. Bu nedenle, beni yok etmekle tehdit edeni yok etme hakkımın olması akla ve adalete uygundur.

Doğa durumuyla savaş durumu arasındaki fark bazı kimselerce karıştırılmaktadır. İnsanların yeryüzünde ortak bir –aralarında yargılama yetkisine sahip- üstleri olmaksızın, aklın kurallarıyla yaşamaları tam anlamıyla bir doğa durumudur. Buna karşılık, onların yardımına koşacak ortak bir üst olmadan, birisinin bir başkasının kişiliği üzerinde bir zorlama veya böyle bir niyetin açıklanması savaş durumudur. Locke bu sözleri muhtemelen Hobbes’un görüşlerine karşı ileri sürmüştür. Çünkü, Hobbes’ta aynı olan doğa durumuyla savaş durumu, Locke’ta aynı olmayıp ayrı durumları ifade etmektedir.

Locke’a göre, insanların bu savaş durumundan kurtulmak için doğa durumunu terk ederek toplum haline girmelerinin nedeni budur. Çünkü, yeryüzünde kendisine başvurularak yardım sağlanacak bir üstün gücün bulunması, savaş durumunun sona ermesini sağlar ve anlaşmazlığı o güç karara bağlar[19]. Böylece, Locke özgürlüğün, eşitliğin ve güvenliğin mevcut olduğu doğa durumunu her an için tehdit edebilecek bir savaş durumunun ortaya çıkması olasılığına karşı siyasal toplumun kurulduğunu ve başvurulabilecek bir üstün gücün bu şekilde teşkil edildiğini ifade etmektedir. Bunun anlamı ise, üstün gücün varlık nedeninin bireylerin canlarının, özgürlüklerinin ve mal varlıklarının herhangi bir saldırıya karşı korunmasıdır.

C. Kölelik

Locke’un kölelik üstüne olan görüşleri, yasama gücünün belirlenmesi bakımından önemlidir. O’na göre, insanın doğal özgürlüğü, dünyadaki herhangi bir üstün güçten, insan/insanların yasama otoritesinden ya da onların isteklerine bağlı olmaktan muaf olmalıdır. İnsanın doğal özgürlüğü sadece doğal yasanın kuralına bağlıdır. Toplum halinde ise, insanın özgürlüğü oybirliği ile kurulan devletin yasama gücüyle bağlanabilir. Ancak, bu yasama gücü herhangi bir arzunun ya da herhangi bir yasanın altında olmayıp, kendisine verilen yetkiye göre karar alabilir.

Locke’un burada takip ettiği yöntem, doğal eşitliğin ne olduğunu söylemekten çok, ne olmadığını söylemektir. Dolayısıyla, köleliği anlatışından bunun doğal eşitlik olmadığı sonucunu çıkarabiliriz. Nitekim, O’na göre hiç kimse, kendisinin sahip olduğundan daha fazla bir gücü, yani yaşamlarının üzerinde olabilecek bir başka gücü veremez. Savaş durumu, yasal bir fatih ile bir esir arasında devam eder. Köleliğin tam koşulu, efendinin, onun ölümü hak ettirecek bir hatasını cezalandırmayıp, hizmetini kendi faydasına kullanmasıdır. Köleliğin sıkıntısını, efendisinin arzusuna karşı direndiğinde bulacaktır. Öyleyse, bir zamanlar herkesin üzerinde anlaştığı sınırlı bir güç için yapılan sözleşmeye uyulduğunda, savaş durumu ve kölelik duracaktır. Bu nedenle, hiçbir kimse kendisinde olmayanı, diğer bir ifadeyle, başkasının yaşamı üzerindeki bir gücü, bir başkasına veren sözleşme yapamaz. Bunun aksine bir durum, tam anlamıyla bir kölelik olacaktır. Böylece, Locke kamu otoritesinin meşru alanını, bireylerin doğa durumunda ve doğa yasasıyla belirlenmiş olan, başta mülkiyet hakkı olmak üzere bireylerin hak ve hürriyetleriyle sınırlamış olmaktadır.

II. MÜLKİYET ANLAYIŞI

Locke’un düşüncesinin temelini oluşturan şeyin mülkiyet olduğu görülmektedir. Çünkü, mülkiyeti oldukça geniş bir anlamda kullanmıştır. “Locke, mülkiyet anlamına gelen property ve estate sözcüklerini kullanır. Property sözcüğü ile mülkiyetin yanı sıra yaşam ve özgürlüğü de içerecek, bir insanın sahip olduğu geniş anlamda mülkiyeti dile getirir. Estate’i ise, bildiğimiz dar anlamda mülkiyet için kullanır”.

Hoşgörü Üstüne Bir Mektup adlı eserinde Locke mülkiyeti en geniş anlamda tanımlamaktadır. O’na göre devlet, insanların sadece kendi sivil çıkarlarını tedarik etmek, korumak ve geliştirmek için oluşturulmuş bir insan toplumudur. Bu sivil çıkarlar “hayat, özgürlük, sağlık ve bedenin dinlenmesi; ve para, araziler, evler, eşyalar ve benzeri gibi dışsal şeylerin mülkiyetidir”.

Yine, Locke mülkiyeti Two Treatises Of Government adlı eserinde mülkiyet “genel adı” altında topladıklarının insanların “canlarının, özgürlüklerinin ve mallarının” olduğunu ifade etmektedir.

facebook

twitter

İzleyiciler

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP