DİL - 3

Dile ilişkin tüm .tarihsel kanıtlara sahip olmak hiç kuşku yok ki çok ilginç ve önemli olabilirdi. Örneğin dünyadaki tüm dillerin bir ortak kaynaktan mı veya ayrı ve bağımsız köklerden mi çıkmış oldukları sorusunu yanıtlayabilmek ve bağımsız deyimlerle dilbilimsel tiplerin gelişmesini adım adım izleyebilmek herhalde işimizi çok kolaylaştırabilirdi. Ama tüm bunlar da bir dil felsefesinin temel sorunlarını çözümlemeye yetmezdi. Felsefede yalnızca şeylerin akışını, olguların süre dizinini kendimiz için bulamayız. Burada felsefî bilginin yalnızca ‘’oluşun’’ değil ‘’varlığın” bilgisi olduğuna ilişkin Platoncu tanımı bir anlamda her zaman. kabul ' etmemiz gerekir. Kuşkusuz dilin zaman dışında ve ötesinde bir varlığı yoktur.0 öncesiz sonrasız idealar alanına girmez. Değişme -sesbilgisel, benzeşimli, anlambilimsel değişme dilin temel ögesidir.

Yine de tüm bu olayların incelenmesi bizim dilin genel işlevini anlamamız için yetmez. Çünkü biz, her simgesel biçim için tarihsel verilere bağlıyız. Söylence, din,, sanat, dil ‘’nedirler?» türünden bir soru tümüyle soyut bir yolla, bir mantıksal tanımla yanıtlanamaz. Öte yandan din, sanat ve dili incelerken biz her zaman ayrı bir bilgi tipine ait genel yapısal sorunlarla karşılaşırız. Bu sorunlar ayrıca ele alınmalıdır; onlar yalnızca tarihsel araştırmalarla incelenip çözümlenemezler.

DİLBİLİM ÇALIŞMALARI

19. yüzyılda tarihin insan konuşmasını bilimsel olarak incelemek için biricik ipucu olduğu kanısı henüz geçerli ve genellikle onaylanmış bir kanı idi. Dilbilimin tüm büyük başarıları, tarihsel ilgileri hemen hemen başka her düşünce eğilimini engelleyecek ölçüde egemen olan bilginlerce gerçekleştirildi: Jakob Grimm, Germen dillerinin bir karşılaştırmalı dilbilgisi için ilk temeli kurdu. Hint-Avrupa dilinin karşılaştırmalı dilbilgisi Bopp ve Pott tarafından başlatılıp A. Schleicher, Karl Brugmann ve B. Delbürck tarafından yetkinleştirildi. Dilbilimsel tarihin ilkeleri sorusunu ilk ortaya atan Hermann Paul oldu. 0, tek başına tarihsel bilginin insan konuşmasının tüm sorunlarını çözemeyeceği gerçeğinin bilincine tam olarâk varmıştı. Tarıhsel bılgınin her zaman bir dizgesel tümleyiciye gereksinmesi olduğunu vurguladı. 0'na göre tarihsel bilgi dalına karşılık olup tarihsel objelerin içinde geliştikleri genel koşullarla uğraşan ve insansal olayların tüm değişmelerine karşın değişmeden kalan etkenleri araştıran bir 'bilim vardı. On dokuzuncu yüzyıl yalnızca tarihsel bir yüzyıl olmayıp ruhbilimsel bir yüzyıldı da. Bu nedenle dilbilimsel tarihin ilkelerinin ruhbilim alanında aranmaları ,gerektiğinin düşünülmesi yalnızca doğal değil giderek kendiliğinden apaçık olan bir. şey gibi görünüyordu. Bunlar dilbilimsel incelemelerin iki başlangıç noktası oldular.

BLOOMFİELD

Leonard Bloomfield diyor ki “Paul ve çağdaşlarının çoğu Hint-Avrupa dilleri ile uğraştılar ve betimsel sorunları savsakladıkları için tarihleri bilinmeyen dillerle uğraşmayı yadsıdılar. Bu sınırlama onları yabancı tiplerdeki dilbilgisel yapıların bilgisinden yoksun bıraktı. Oysa eğer onlar bu yabancı tiplere de eğilselerdi Hint-Avrupa dilbilgisinin temel özelliklerinin bile insan konuşması için kesinlikle tümel geçer olmadığı gerçeği ile karşılaşmış olacaklardı. Ama büyük bir tarihsel araştırma nehrinin yanısıra akan küçük de olsa gittikçe hızlanan bir genel dilbilimsel inceleme akımı vardı... Bazı öğrenciler betimsel ve tarihsel incelemeler arasındaki doğal ilişkiyi zamanla daha açık seçik bir şekilde görmeye başladılar... Bu iki inceleme akımının, tarihsel- karşılaştırmalı ve felsefi betimselin birbirlerine karışıp birleşmeleri ondokuzuncu yüzyılın Hint-Avrupa uzmanlarınca görülmemiş olan bazı ilkeleri apaçık olarak ortaya çıkardı. Dilin tüm tarihsel incelenmesi iki ya da daha çok betimsel veri dizisinin karşılaştırılması üzerinde temellendirildi. O, ancak bu verilerin izin verdiği ölçüde doğru ve tam olabilirdi. İnsanın bir dili betimlemesi için hiçbir tarihsel bilgiye gereksinmesi yoktur. Aslında böyle bir bilginin yaptığı betimlemeyi etkilemesine izin veren gözlemci, verilerini çarpıtmak zorundadır. Eğer betimlemelerimizin karşılaştırmalı çalışma için sağlam bir temel oluşturmalarını istiyorsak önyargısız olmalarım sağlamamız gerekir

WILHELM VON HUMBOLDT

Bu yöntembilimsel ilke, ilk ve bir anlamda klasik anlatımını büyük bir dilbilimci ve büyük bir filozof olan Wilhelm von Humboldt'un yapıtında ,buldu. Wilhelm von Humboldt yeryüzündeki dilleri sınıflama ve onları belli temel tiplere indirgeme yönünde ilk adımı attı. 0, bu amaç için salt tarihsel yöntemleri kullanamazdı. İncelediği diller artık yalnızca Hint-Avrupa dil tipleri değildi. Onun ilgisi gerçekten çok geniş kapsamlı olup tüm dilbilimsel olaylar alanını içine alıyordu. Wilhelm von Humboldt kardeşi Alexander von Humboldt'un Amerika kıtasına yaptığı keşif gezilerinden geri getirmiş olduğu zengin gereçlerden yararlanarak asıl yerli Amerikan dillerinin ilk çözümsel betimlemesini yaptı. İnsan konuşmasının çeşitliliğiı' üzerine yazılmış büyük yapıtının ikinci cildinde W. von Humboldt Avusturalya, Endonezya ve Malezya dillerinin ilk karşılaştırmalı dilbilgisini yazdı. Ama bu dilbilgisi için işe yarar tarihsel veriler yoktur. Bu dillerin tarihleri hiç bilinmemekteydi. Humboldt, soruna, tümüyle yeni bir açıdan yaklaşmak ve kendi yolunu kendisi açmak zorundaydı.

Ama 0'nun yöntemleri kesinlikle deneysel yöntemler olarak kaldı; çünkü bu yöntemler kurgu üzerinde değil gözlemler üzerinde temellendiriliyorlardı. Humboldt özel olguları betimlemekle yetinmedi. Olguların- dan hemen büyük ölçüde genel sonuçlar çıkardı. İnsan konuşmasını yalnızca bir “sözcükler” birikimi olarak düşündüğümüz sürece işlev ve özyapısına ilişkin gerçek bir görüşümüz olamayacağını öne sürdü. Diller arasındaki gerçek ayrım bir sesler veya göstergeler ayrımı olmayıp dünya görüşleri (VPeltansichten) arasındaki bir ayrımdır. Dil yalnızca düzeneksel bir terimler kümesi değildir. Onu sözcük ya da terimlere ayırmak düzenini bozup; parçalamak anlamına gelir. Böyle bir anlayış dilbilimsel olayları ele alan herhangi bir inceleme için tehlikeli olmasa bile zararlıdır. Humboldt bizim alıştığımız sanılara göre bir dili kuran sözcüklerin ve kuralların gerçekte yalnızca söz konusu olan konuşma ediminde var olduklarını öne sürmüştür.

Onları ayrı varlıklar olarak ele almak “beceriksizce yapılmış bilimsel çözümlememizin bozuk sonucundan başka bir şey değildir”. Dil, bir ürün değil, bir etkinliktir. 0 hazır bir şey olmayıp sürüp giden bir süreçtir; insan anlığının hiç durmadan yinelediği eklemli sesleri düşünce dile getirecek şekilde kullanma işidir Humboldt'un yapıtı dilbilimsel düşüncede dikkate değer bir gelişmeden öte bir anlam taşır. Çünkü aynı zamanda dil felsefesi tarihinde yeni bir dönemi de göstermiştir. Humboldt ne özel dilbilimsel olaylar üzerinde uzmanlaşmış bir bilgin ne de Schelling ya da Hegel gibi bir metafizikçi idi. O, dilin kökeni' ya da özüne ilişkin kurgulara kapılmadan Kant'ın ‘’eleştirel’’ yöntemini izledi. Köken ya da öz sorunu yapıtında hiç sözü edilmeyen bir sorundur. Humboldt'un kitabında önalanda olan dilin yapısal sorunlarıdır. Bu sorunların yalnızca tarihsel yöntemler ve çozümlenemeyecekleri artık genellikle onaylanmıştır. Ayrı okullara bağlı ve ayrı alanlarda çalışan bilginler betimleyici dilbilimin tarihsel dilbilim tarafından hiçbir zaman gereksiz duruma sokulamayacağı gerçeğini vurgulamakta birleşmişlerdir. Çünkü tarihsel dilbilim her zaman dilin tarafımızdan doğrudan doğruya kavranabilen gelişme evrelerinin betimlenmesi üzerinde temellendirilmelidir. Genel düşünce tarihi görüş açısından ele alındıkta dilbilimin öteki bilgi dallarında rastladığımız aynı değişikliğe uğramış olması bu bakımdan çok ilginç ve dikkate değer bir olgudur.

YAPISALCILIK

Daha önceki olguculuğun yerini YAPISALCILIK diye adlandırabileceğimiz yeni bir ilke almıştır. Klasik fizik genel devinim yasalarını bulmak için her zaman özdeksel noktaların devinimlerini incelemekle işe başlamamız gerektiğine inanmıştı. Lagrange'ın Mecanzque analytcque'i bu ilke üzerin de temellendirilmişti. Daha sonra Faraday ve Maxwellce bulgulanan elektromanyetik alan'' yasaları karşıt sonuca değindiler. Elektromanyetik alanın bireysel noktalara parçalanamayacağı apaçık olarak ortaya çıktı.

Artık elektron kendine özgü bir varlığı olan bağımsız bir vaı•lık olarak kabul edilmiyor, bir bütün olan alanın içersinde bir sınır noktası çok yönleriyle ayrılan 'yeni tip bir “alan fiziği” doğdu. Dirimbilimde de benzer bir gelişme ile karşılaşıyoruz. Yirminci yüzyılın başlarından beri geçerli olmuş olan yeni bütüncü kuramlar, eski Aristotelesçi organizma tanımına geri dönmüşlerdi. onlar, organik dünyada bütünün parçadan önce geldiğini vurgulamışlardı. Bu kuramlar evrimin olgularını yadsımıyorlardı ama u olguları Darwin ve Ortodoks Darwinciler gibi yorumlamıyorlardı..

Ruhbilime gelince bu bilim on dokuzuncu yüzyıl boyunca bir kaç olağandışı örnek bir yana Hume'un yolunu izledi. Bir ruhsal olay için geçerli olabilecek biricik yöntem" onu ilk öğelerine indirgemek idi. Tüm karmaşık olgular basit duyu verilerinin bir birikimi ya da kümesi olarak düşünülmekteydiler. Modern yapısalcı ruhbilim bu anlayışı eleştirip yıktı.. Böylece, yeni tip bir yapısal ruhbilime giden yolu açmış oldu.

FERDİNAND DE SAUSSURE

Şimdi, eğer dilbilim aynı yöntemleri benimsiyor ve yapısal sorunlar üzerinde gittikçe daha çok duruyorsa kuşkusuz bu önceki görüşlerin önem ve ilgilerini yitirdikleri anlamına gelmez. Ama dilbilimsel araştırma düz bir çizgiyi izleyecek, dil olaylarının süredizimsel (kronolojik) düzeni ile özel şekilde ilgilenecek yerde iki ayrı odak noktası olan beyzi bir çizgiyi betimlemektedir. Bazı bilginler on dokuzuncu yüzyıl boyunca dilbilimin özel göstergesi olan betimsel ve tarihsel görüşler bireşiminin yöntembilimsel açıdan bir yanılgı olduğunu söyleyecek kadar ileri gittiler. Ferdinand de Saussure derslerinde ‘’tarihsel dilbilgisi’’ görüşünden tümüyle vazgeçilmesi gerektiğini öne sürdü. O, tarihsel dilbilgisinin melez bir kavram olduğunu söylemekteydi. 0'na göre bu kavram, ortak bir ad altınâ konulamayan ve organik bir bütün içinde birleştirilemeyen iki ayrı öğeyi içermektedir. Bu nedenle, insan konuşmasının incelenmesi tek bir bilimin değil iki ayrı bilimin konusudur. Böyle bir incelemede biz her zaman iki ayrı odağı zamandaşlık odâğı ile ardaşıklık odağını birbirlerinden ayırmak zorundayız. Dilbilgisi, doğası ve özü gereği ilk tipe girmektedir. De Saussure la langıe (Dil) ile la parole (söz) arasına kesin bir çizgi. çizmiştir. Dil (la langue) evrensel olduğu halde, konuşma (la parole) geçici bir süreç olduğu için bireyseldir. Her bireyin kendine özgü bir konuşma şekli vardır. Ama, bilimsel bir dil araştırmasında biz bu bireysel ayrımlarla ilgilenmeyiz; bireysel konuşmacıdan çok bağımsız genel kuralları izleyen toplumsal bir olguyu inceleriz. Dil bu tür kurallar olmaksızın temel görevini yerine getiremezdi; konuşan bir toplumun tüm üyeleri arasında bir bildirişme aracı olarak kullanılamazdı. “Eşzamansal”dilbilim değişmez yapısal bağlantılarla uğraşır; artzamansal dilbilim ise zaman içinde değişen ve gelişen olayları ele alırı°. Dilin temel yapısal birliği iki şekilde incelenip sınanabilir. Bu birlik hem içeriksel hem de biçimsel yönde ortaya çıkıp kendisini yalnız dilbilgisel biçimler dizgesi içinde değil, aynı zamanda ses dizgesi içinde de gösterir. Bir dilin özyapısı bu her iki etkene de dayanır. Ama sesbilimin yapısal sorunları sözdizimin veya biçimbiliminkilerden çok daha sonra bulgulanmışlardır. Konuşma biçimlerinde bir düzen ve tutarlılık bulunduğu açık ve kuşku götürmez bir durumdur. Bu biçimlerin sınıflandırılması ve belirli kurallara indirgenmesi bilimsel bir dilbilgisinin ilk görevlerinden biri olmuştur. Bu türden bir çalışma için gerekli yöntemler çok erken bir dönemde yüksek bir yetkinlik düzeyine erişmişlerdi.' Modern dilbilimciler Panini'nin İ.Ö. 350 ile 250 arasındaki bir tarihe ait olan Sanskrit dilbilgisinden, hâlâ insan anlağının en büyük anıtlarından biri olarak söz etmektedirler. Onlar, günümüze değin başka hiç.bir dilin böylesine yetkinlikle betimlenmemiş olduğunu vurguluyorlar.

Grek dilbilgisi bilginleri Grek dilinde rastladıkları konuşma ögelerinin dikkatli bir çözümlemesini yapmışlar ve her türden sözdizimsel ve biçimsel sorunlarla ilgilenmişlerdi. Ama sorunun içeriksel yanı bilinmemekteydi ve bu yanın önemi on dokuzuncu yüzyılın başlarına kadar anlaşılamadan kaldı.

On dokuzuncu yüzyılda ses değişimi olayları ile bilimsel bir şekilde uğraşmanın ilk girişimlerine rastlıyor Modern tarihsel dilbilim tekbiçimli sesçil bildirilerin araştırılmasıvla başlamıştır. R.K. Rask 1818'de Alman dillerinin sözcüklerinin ses konusunda öteki Hint-Avrupa dillerinin sözcükleriyle düzenli biçimsel bir , ,bağıntıyı paylaştıklarını göstermiştir. Jakob Grimm Alman Dilbilgisi adlı yapıtında Germen dillerindeki ünsüzlerle öteki Hint-Avrupa dillerindeki ünsüzler (consonants) arasındaki uygunluğun dizgesel örneklerini vermiştir. Bu ilk gözlemler modern dilbilimin ve karşılaştırmalı dilbilgisinin temeli olmuştur. Ama bu gözlemler hep yalnızca tarihsel' anlamlarıyla anlaşılıp yorumlanmışlardır. Jakob Grimm, ilk ve en önemli esinlenmesini geçmişe karşı duyduğu romantik sevgiden almıştır. Aynı romantik ruh, Friedrich Schlegel'in Hint dilini ve bilgeliğini bulgulamasına yol açmıştır. Ama, ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında dilbilimsel incelemelere duyulan ilgi başka düşünsel itkilerce buyurulmuş ve içeriksel bir yorum egemen olmaya başlamıştır. «Yeni Dilbilgiciler diye adlandırılan araştırıcıların en büyük tutkusu. dilbilimin yöntemlerinin doğal bilimcilerinkilerle aynı düzeyde olduğunu kanıtlamaktı. Eğer dilbilim pozitif sağın bir bilim olarak kabul edilmeyi göz önünde bulunduruyorsa özel tarihsel olayları betimleyen kaypak deneysel kurallarla . yetinemezdi. Mantıksal biçimleri genel doğa yasaları ile karşılaştırılabilecek yasalar bulmak zorundaydı. Sesçil değişiklik olayları bu türden yasaların varlığını kanıtlar göründü. Yeni Dilbilgiciler tek ses değiştirmesi gibi bir şeyin varlığını yadsıdılar. Onlara göre her sesçil değişme bozulamaz kuralları izlemekteydi. Bu nedenle, dilbilimin görevi tüm insan konuşması olaylarını bu temel tabakaya: Zorunlu olup hiçbir olağan dışı durum kabul etmeyen sesçil yasalara geri götürmektir.

1 | 2 | 3 | 4 | 5

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © 2007

    Back to TOP