İNSAN VE SİYASET: "SİYASAL İNSAN"IN YOL HİKAYESİ - 1

Halis ÇETİN

GİRİŞ

Siyaset, insanın kendini tarih, toplum ve siyasa içerisinde var kılma mücadelesinin en önemli aracıdır. Siyaset olmadan, insanın kendini gerçekleştirebilme imkanı oldukça azdır. Siyasetin temel sorununu teşkil eden, insanın iktidar arayış kaygısı çözümlenmeden siyaset ve onunla ilgili sorunların çözülemeyeceği bir gerçektir. İnsanı anlamaksızın siyaset ve iktidar ilişkileri, anlaşılamaz. Siyaset, bir yandan toplumun ne adına yönetileceği sorusuna cevap verirken, diğer yandan nasıl ve kim tarafından bu yönetimin gerçekleştirileceğini belirler. Siyasal alan, iktidarın kaynaklığı konusundaki çatışmaları, bu çatışmalar ile doğan güç kullanımını, bu gücün hangi temel yasalar ile meşru kabul edileceğini ve toplumsal düzenin nasıl kurulacağını ve yönetileceğini belirleme alanıdır. Siyaset, aslında, tüm siyasa ve onun ilişkilerinin belirlendiği temel düzlemdir ki; iktidar, meşruiyet, şiddet, otorite, itaat, düzen, siyasal ve toplumsal yapılar onun içerisindedir. Bu yapı içinde siyasal ilişkiler, insanların tutum ve davranışlarının yol göstericiliğinde; ya 'karar verme' sorunu, ya 'çıkar' çatışması ya da bir grubun veya sınıfın diğer grup ve sınıflar üzerindeki 'hakimiyet' arayışıdır.

Siyasetin bireysel yaşam alanı, iktidar hırsıdır. İktidar, gücü elde etme yeteneği, başkalarına istediğini yaptırabilme otoritesi, otoritenin uygulanması için zor kullanma ve müdahale etme yetkinliğine sahip olmayı ifade eder. İktidar; gerek bir etki, gerek eşitsiz güç ilişkilerine dayalı bir zor ve müdahale alanı, gerekse toplumu düzenleme hak ve yetkisini ifade etsin, iktidar ve itaat (yöneten-yönetilen) olarak iki taraf halinde ortaya çıkan ilişki biçiminin mutlak anlamda kendisini kabul edilebilir bir nedene/yasaya/ilkeye/siyasete dayandırması gerekir. Bu olmadan siyasal iktidarın zoru terörü, müdahalesi şiddeti, yasası zulmü ifade edecektir ki, yüz yüze kalacağımız şey de siyaset değil despotizm olacaktır.

Siyaset, özü itibariyle bireyden iktidara ve iktidardan bireye olmak üzere çift yönlü bir ilişki ve etkileşim sürecidir. Siyaset, siyasal ilişki yasalarının toplumsal alanlara girmesini sağlarken oluşturduğu dil, kullandığı söylem, yarattığı sembolik ve mitolojik evren, üretilen toplumsal hiyerarşi ile bireysel dünyanın da etkilenmesine neden olur. Hayatın anlamlandırılması ve doğrulanması ihtiyacının karşılanması; amaca uygun objektifleştirilmiş bir dil ve söylem sistemi sunması; bireysel söylemlerin var olan toplumsal normlara uydurulması; sembolik evrenler kurulması; kurumsal düzenin somutlaştırılması hep siyasetin bu alanı içerisinde gerçekleşir. Bireyler de kendi çıkarları, akılları, duyguları, inançlarından kaynaklanan arzu, talep ve beklentilerini iktidar alanına aktarır. Siyasa olarak adlandırılan bu alanda, bireylerin ve iktidarın karşılıklı ilke ve beklentileri arasında konsensüs aranır. Siyasanın bu iki olgusu arasındaki uyum derecesi, nihayetinde siyasetin nitelik ve meşruiyet derecesini gösterir. Uyum arttıkça siyaset, uyum azaldıkça despotizm güçlenir.

Siyaset ve insan ilişkilerinde, insanın iktidar karşısındaki konumunu, siyasal iktidara itaat etmenin öğrenme süreci olarak ele alan teoriler ağırlıktadır. Yine insanı; toplumsal, ekonomik, ekolojik ve kültürel belirleyicilerin etkisinde tanımlayan teoriler ile, insanların eylemlerinin ve kararlarının kendi rasyonellikleri içinde, kendi çıkarlarını düşünerek karar verdikleri bir süreç olarak değerlendiren teoriler de vardır. Siyaset; oluşturduğu siyasal ve toplumsal bütünlük dünyası içerisinde toplumsal düzenlemeler yapar ve bu düzenlemeler gereği bireyin bu bütünlüğe entegrasyonunu sağlamaya yönelir. Siyaset alanı, insanların her alanda başvuracakları, ona göre hareket edecekleri, hayatı ona göre değerlendirecekleri ve sosyal, siyasal, ekonomik yapıda ona göre davranacakları genel ilkeleri belirler. Bunlar siyasetin entegrasyon, bütünleştirme ve uyumlulaştırma kriterlerini göstermektedir. Bu alan siyaset ile insanın buluştuğu ve karşılıklı uyum veya çatışma içerisinde ilişkilerinin geliştiği mücadele ortamıdır.

Siyaset biliminin araştırdığı temel sorunların başında; insan doğasının siyasete etkisinin ne kadar olduğu sorusu vardır. Bu yüzden, siyaset teorilerinin hemen hepsi insanın doğası üzerine argümanlar geliştirerek, siyasal sistem kurgulamalarına gitmektedir. İnsanı merkeze almadan siyaset teorisi oluşturulduğu görülmemiştir. Platon'un teorilerinden günümüze, bu gelenek devam etmiştir. Bu sorunun diğer yüzünde ise, siyasetin insan doğasına etkisinin ne olduğu vardır. İnsanlar, elbette siyaseti etkiler, yönlendirir ve düzenlerler. Ama siyasetin kurulu yapısı, ilkeleri, çatışmalan, mücadeleleri de insanın hayatına önemli derecede etki eder.

A. İNSANIN DOĞASI: İYİ-KÖTÜ ARASINDAKİ DİLEMMA

Tüm siyaset teorilerinde göze çarpan ortak Özellik, öncelikle oluşturulacak siyasal düzene/ sisteme / kurama uygun insan yaratmak, kendi siyasal sistemini kuracak insanı kurmaktır. Bu yüzden her teori, kendi insanının psikolojik özelliklerini, insan doğası argümanlarıyla aktarmaya çalışır. Doğal olarak, insana bakış açısı, insanı tanımlayış biçimi ile siyaset teorisi arasında uyumluluk vardır. Bunun, insanın doğasından yola çıkıp devlet kurmak veya devletin doğasından yola çıkıp insan kurmak sorunu mu olduğu ayn bir tartışma konusudur.

İnsanın doğasını "kötü" ilan etmedikçe devlete iyilik atfedilemeyeceği gibi, insanın doğasındaki "iyi"likleri keşfetmeden de devlete kötü denemez. Bu açıdan bakılınca, devlete mutlak iyilik ve üstünlük atfeden teoriler, otoriter ve totaliter sistemlere kaynaklık ederler. Bu sistemlerde devletin misyonu, insanın kötü doğasını iyileştirmek ve onu, ondan ve ötekilerden ona gelebilecek kötülüklerden korumaktır. İyi doğaya sahip insan algılaması içerisindeki teoriler açısından, devlet; eşitlik ve özgürlük sağlamak ödevini yüklenir. Hatta devletin bizzat kendisi, tüm kötülüklerin kaynağı ilan edilerek; ya olmaması gerektiğine, ya sınırlandırılması gerektiğine, ya da yok edilmesi gerektiğine dair iddialar savunulur.

İnsanın doğasını keşfetmek, insanın bilinçaltından yola çıkarak genel kanunlar koymak, insanın doğasının özelliklerinden kaynaklı siyasal sistem ve teori oluşturmak oldukça eski bir gelenektir. Aslında bu gelenek, insanı düzenlemenin ve insan üzerinde kadiri mutlak bir gücün (insanın doğasını bilen iradenin), insanın toplumsal, siyasal ve ekonomik ilişkilerini belirleme bilgisi, yetkisi ve gücüyle donatıldığına inanarak, insan yaratma ve düzen kurma ideolojisinin bir yansımasıdır. Bu yüzden bu gelenek, insanı keşfetmek üzere değil, belirlemek üzere kurulu bir felsefi arka plana sahiptir.

İnsanın psikolojik özelliklerinden yola çıkarak kapsamlı bir siyasal sistem kurma geleneği Platon'la başlar. Platon'a göre; "insanların üç ayrı (psikolojik) yanı/doğası olduğuna göre, bunların her birine özgü üç ayrı zevk, üç ayrı istek, üç ayrı buyruk vardır. İnsan bir yanıyla bilgi edinir, bir yanıyla öfkelenir, bir yanıyla da ister. Açlık, susuzluk, cinsel sevgi gibi istekler ve nihayet bu isteklerimizi doyurmak için paraya sahip olma arzumuz vardır. Bu yanımızın amacı kazançtır, ve bundan dolayı ona, para ve kazançsever yanımız deriz. Kızan, coşan yanımız ise; var gücüyle başa geçmek, zafer kazanmak, ün salmak isteyen şerefsever yanımızdır. Bilgi edinen yanımız, devamlı gerçekliği aradığı için ona da düşüncesever yanımız diyebiliriz. İnsanın içine buyruk veren yan; kişiden kişiye göre değişir. İşte bu yüzden üç insan tipi vardır: bilgisever, ünsever ve parasever" . Platon, Devletini bu üç insan doğası üzerine kurmaya çalışıyordu ve devletin, bu doğalara uygun toplumsal düzen kurması gerektiğini savunuyordu. O'na göre, devletin görevi adaleti sağlamaktır ve adalet, herkese hak ettiği şeyi vermek ve hak ettiği yere yerleştirmektir. "Her toplumda iktidar kimde ise güçlü odur. Her iktidar, kanunları işine geldiği gibi koyar. Kendi işlerine gelen şeylerin yönetilenler için de doğru olduğunu söylerler, kendi işlerine gelenden ayrılanları da kanuna, adalete, doğruluğa aykırı diye cezalandırırlar. Adalet/doğruluk her yerde birdir: yönetenin işine gelendir. Güç de yönetende olduğuna göre; adalet/doğruluk her yerde güçlünün işine gelendir" . Herkesin kendi doğasına uygun bir toplumsal düzen içinde, itirazsız yaşaması ve bu tek yanlı adalet ilkesine boyun eğmesi için, bu üç insan psikolojisine uygun bir "yalan" üretmek gerekir. Platon, bu yalanı topluma kabul ettirmek için, yine üç ayrı insan doğası üretir: Altın, Gümüş ve Demir/Tunç madenliler. Tüm insanlar topraktan yaratıldıkları için kardeştir, ama toprağında altın madeni olanlar toplumun önderleri olan yönetici sınıf; gümüş madeninin daha çok olduğu insanlar ise koruyucular; ve demir ya da tunç madeninin toprağında daha çok bulunanlar ise çiftçiler ve işçiler olacaktır.

Platon'dan sonra gelen ünlü filozof Aristo ise; insanı "zoon politikon"/siyasal hayvan olarak tanımlar. Bu tanımdan sonra, insanın tek amacının toplumsal ilişkiler ağı içerisinde mutluluğu aramak olduğunu belirtir. Mutluluğun tek yolu da, bilgi ile kazanılacak erdemliliktir ki, o da ancak; bilgeliğe sahip olmak, arzulan eğitmek, istekleri olgunlaştırmak, istekleri ve eylemleri arasında dengeli davranmak ile elde ediiir. Bu da her insanın toplumdaki rolünü ölçülülük içerisinde bilmesi ile mümkündür. Efendi ise, emir vermeyi; köle ise, emirlere itaat etmeyi kabullenmesine bağlıdır . İnsan ve siyaset ilişkilerini insanların psikolojik kökenlerine inerek açıklamaya çalışan bu filozoflar ne ilk ne de sondur. Çünkü, insan doğası üzerine bir tanımlama yapılmadan siyaset ve devlet üzerine teori geliştirmek oldukça zordur. Eski yunan filozoflarının yaptığı gibi, modern çağ düşünürleri de insan psikolojisini siyaset teorilerin merkezine oturturlar.

Modern siyasetin babası kabul edilen Machiavelli'ye göre insan; kötü doğaya sahip, iyiyi kötüden ayırabilecek bilgi ve erdeme sahip olmayan, çaresiz, kararsız bir varlıktır. İnsanlar, başında bir efendi olmadığı zaman iyi ve kötüyü tam anlayamaz ve devamlı kaos ve kargaşa içerisinde basit arzularının peşinde koşarlar. Bu yüzden, bir efendi onları terbiye etmeli, neyin iyi, neyin kötü olduğunu onlara öğretmeli, onlara yol göstermelidir. İnsanların bu güvensiz doğaları nedeniyle de devamlı teyakkuz içinde olmalı, insanları kontrol altında tutmalı, insanları yönetme amacını gerçekleştirmek için hiçbir engel tanımamalı, onları bazen okşayarak, bazen tepeleyerek yönetmelidir. Bu efendi kişi/egemen; halkını yoktan var eden ve bu yüzden herkesin ona şükran borcu olduğu kimsedir. O, insanlara inanma gücünü aşılayan, bir amaç etrafında kenetleyen ve hiç hata yapmayan kişidir . Egemen, toplumun ortak iyiliği, birlik ve bütünlüğü sağlamak ve korumak için ister korku isterse ikna ile toplumun itaatinin sağlamalıdır. İnsanları korkulan yönetir ve en çok kimden korkuyorlarsa ona itaat ederler. Egemen bunu sağlamak için hiçbir kayıt altında değildir. Bunu sağlamak için egemenin "hayvan gibi davranması gerekir, tuzakları tanımak için tilki, kurtlan ürkütmek için aslan" gibi olmalıdır.

Bodin'e göre; ailedeki baba otoritesi ne ise, siyasetteki egemen otorite de odur. Ailede, babanın ortak çıkarı tek bilen ve tek gerçekleştiren olması gibi, "devlet de; birçok ailenin ve bu ailelerin ortak çıkarlarının egemen bir güçle, doğruluk üzere yönetilmesidir" . Ailedeki baba otoritesi ile devletteki egemen otorite birbiriyle özdeştir. Doğal, tartışılmaz ve sınırsızdır. Toplumdaki tüm iktidar odaklan yetkilerini bu ilkeden almışlardır. "Egemenlik, yurttaşlar ve uyruklar üzerindeki en yüksek, en mutlak ve en sürekli güçtür. Egemenlik, güçlülük niteliğinden ötürü böyle adlandırmaktadır. Egemenin, egemen güçten yoksun bırakılması düşünülemez. Egemenliğin sahibi prens veya halk ise, tanrı dışında hiç kimseye hesap vermek durumunda değildir. Egemenlik daima bölünmez ve devredilmez olacaktır .

Modem devlet anlayışının en etkili düşünürü olan Hobbes'a göre; insanın doğası, kavga, savaş, güvensizlik ve kaostur. O, insanın doğasında üç temel kavga nedeni keşfeder; "rekabet, güvensizlik ve şan-şeref tutkusu. Birincisi insanları kazanç için, ikincisi güvenlik için, üçüncüsü şöhret için mücadele etmeye iter". İnsanların doğuştan eşitliği güvensizliğe, güvensizlik ise savaşa yol açar. Devletin olmadığı durumda herkesin herkese karşı daima savaş hali vardır . İnsan, insanın kurdudur (homo homini lupus). Bu kaostan kurtulmak için; insanlann bir sözleşme ile doğal durumdaki tüm haklarını bir egemene devretmeleri, "kendi iradelerini o kişi veya heyetin iradesine ve muhakemesini de onun muhakemesine tabi kılması,... herkesin bir ve aynı kişilikte gerçekten birleşmesi,.. Leviathan'ın (ejderha) veya daha saygılı konuşursak, ölümsüz tanrının altında, barış ve savunmamızı borçlu olduğumuz, o ölümlü tanrının doğması,..herkesin onun uyruğu olması" gerekir. Uyruklar, kötü doğalarından kurtulup, persona civitatis'e (devletin inşam) ulaşmak için; egemenin karar ve eylemlerine kendi eylem ve kararları imişçesine boyun eğecek; itiraz etmeyecek, eleştirmeyecek; uyruklar için neyin gerekli olduğuna egemen karar verecek; hangi şeylerin, uyruklardan kime ait olduğuna egemen karar verecek; yargılama ve anlaşmazlıkları çözme hakkı egemene ait olacak; iyi, kötü, yasal, yasa! olamayana egemen karar verecek; uyruklara hangi düşüncelerin öğretileceğine, kanıların denetlenmesine, kimlerin halk topluluklarının karşısında hangi durumlarda ve nereye kadar konuşmalarına izin verileceği ve bütün kitaplardaki düşünceleri yayımlanmalarından önce kimin inceleyeceğine egemen karar verecek; ödül ve ceza, şeref veya payeyi egemen verecektir. Çünkü "egemen güç, yokluğu kadar
zararlı değildir" .

Locke'a göre; "insanın doğası barış ve özgürlüktür" . Bu, aynı zamanda bir eşitlik anlayışıdır. İnsanlar özgürdür, çünkü, doğa yasasının sınırlan içinde başkalarının iradesine bağlı olmaksızın eylemlerini düzenlerler, mallarını ve kişiliklerini diledikleri gibi kullanabilirler. Doğa durumunu yöneten ve herkesi bağlayan doğa yasası, bütün insanlığa eşit ve özgür oldukları için, başkasının yaşamına, sağlığına, özgürlüğüne ve mallarına zarar vermemesi gerektiğini öğretir. Doğa durumunda insanlann eşit olması ise, her türlü güç ve yargı hakkının karşılıklı olması ve bunların kimsenin elinde başkasından fazla bulunmamasıdır. Bütün insanların özgürlük ve eşitlik ile donatılması Tanrının işidir. Hepimiz benzer şekilde donatılmışızdır ve tek bir doğayı paylaşırız. Aramızda, birbirimizi yok etmeye yönlendirecek bir üstünlük ve hiyerarşik güç yoktur. Öyleyse, herkes birbirinin hakkına saygı göstermelidir. Bunun kuralları, doğa yasası tarafından belirlenmiştir. Doğa durumunda, bir hakkı ihlal edilen kişi, bunun için cezalandırma hakkına sahiptir. Herkesin saldırganı cezalandırma ve doğanın özgürlük yasasını uygulamak hakkı vardır Ancak, doğa durumunda insanların sahip oldukları bu cezalandırma hakkı insanların kendi davalarının yargıcı olmalannm akla aykırılığı ve diğer insani zaaflar (öç alma duygusu, taraf tutma, çevresini kayırma) yüzünden karışıklık ve düzensizlik ortaya çıkar. Bu karışıklık ve düzensizlikten kurtulmanın tek yolu, doğal durumdaki cezalandırma özgürlüklerden vazgeçip, bu hakkı siyasal topluma bırakmaktır. Bu, aynı zamanda egemen gücün/devletin sınırlarının da belirlendiği temel özgürlükler alanıdır.

Rousseau, insanın doğasını, birbiriyle çatışma halinde bulunan, özgürlük, bağımsızlık ve toplumda üstün olma özellikleriyle açıklar. İnsan, doğal olarak iyi bir doğaya sahiptir, ama insan kendisi gibi diğer insanlarla bir araya geldiği zaman ikircikli bir doğaya sahip olur ve egosu ile digergamlığı, çıkarcılığı ile paylaşrmcılığı, kişiliği ile toplumsallığı, atomik benliği ile toplumsal benliği arasındaki çatışmaların kurbanı olur. Toplumsallık ve iktidar ilişkileri tüm bu iki benükli doğasını kamçılayarak birbiriyle çelişen ve çatışan davranışların arasında doğasına da yabancılaşır. İnsanlar tek başlarına eşit ve özgürdürler. İnsanın bu iyi ve erdemli doğasını bozacak şey toplumsallaşmadır ki, toplumsallaşma ile insanlar arasındaki eşitliği bozan mülkiyet ortaya çıkar' . Rousseau'ya göre; insan, sadece içgüdüleriyîe hareket eder.

Toplum ise, adalet ve ahlak ilkeleriyle hareket eder. Toplum sözleşmesi yoluyla insan tabi hürriyetini ve elinin ezebildiği her şey üzerindeki sınırsız hakkını kaybeder. Fakat medeni hürriyeti ve sahip olduğu her şey üzerindeki mülkiyet hakkını kazanır. Tabiat halindeki hürriyet, gerçek bir hürriyet değildir, çünkü denetimsiz arzuların, iştahların köleliğidir. Tersine, insanın, sadece medeni halde elde edebildiği ahlaki hürriyet, insanı kendisinin efendisi yapar. Çünkü; kendimize emir verdiğimiz bir kanuna itaat etmek en büyük hürriyettir . Sözleşmeye konulan kişilerin varlığı yerine bu sözleşmeyi manevi ve kolektif bir bütün oluşturacaktır. Bu kolektif bütün birliğini, kişiliğini, hayatını ve iradesini de bu sözleşmeden alır. Bu kolektif kişilik devlettir, hükümdardır. Sosyal sözleşmenin boş laf olarak kalmaması için genel iradeye herkes boyun eğecek, bunu istemeyenler ise, boyun eğmeye zorlanacaktır.

Yani, sadece egemen kişi özgür olacaktır . Toplumu oluşturacak, bütün insanların kendilerini hem öteki insanlara bağlamalarını, hem de kendilerine itaat ediyor olmalarını ve eskisi kadar özgür kalabilmelerini sağlayacak durum, herkesin bütün haklarını "genel irade" ye devretmesiyle yaratılır. Herkesin tek tek haklarını devretmesiyle ortaya, toplumu yönetecek olan "genel irade" nin ortak bir gücü çıkmaktadır. Böyle bir toplumsal sözleşmeye, toplumun bütün üyeleri katılmış; katılmayanlar, toplumun dışında kalmıştır. Demek ki, toplumun üyeleri tüm haklarını genel iradeye devredecekleri toplum sözleşmesini oy birliği ile kabul etmişlerdir. Toplum sözleşmesi yapıldıktan sonra, toplumun üyeleri genel iradeye itaat ile kendilerine itaat etmiş olacaklar, haklarının ve özgürlüklerinin tümünü devretmiş olmakla birlikte tüm haklarında ve özgürlüklerinden yararlanmaktan geri kalmayacaklardır.
1 | 2 | 3 | 4

facebook

twitter

İzleyiciler

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP