Felsefe’nin Sonu mu Geldi ? - 2

James ise pragmacılığı doğruluk sorunuyla ilgisinde düşünür ve yeni bir doğruluk ölçütü ortaya koyar. Bu ölçüte göre doğruluk nesnelere ilişkin bir özellik değildir, o elâstikîdir ve bizim doğrulukla ilgilenmemizin nedeni de bize sağladığı faydadan gelir. Geleneksel felsefedeki(!?) metafizik tartışmalar(!?) ise hiçbir fayda sağlamaz(!?); imdi bunlar bir tarafa bırakılmalıdır(!?). Bu yöntemle, metafizik tartışmalara(!?) yol açan kavramların pratik sonuçlarına bakıldığında şâyet uygulamada bir değişiklik ortaya çıkarmıyorlarsa bir ve aynı oldukları anlaşılacaktır. Hem üstelik pratik sonuçları hesâba katılarak düşünüldüğünde birçok felsefe tartışmasının(!?) boş olduğu(!?) da ortaya çıkacaktır(!?).

İmdi James’e göre felsefenin görevi olgularda herhangi bir değişiklik yaratmayacak şu ya da bu görüşü ortaya atmak değil; şu ya da bu görüşün doğru diye kabûl edilmesi hâlinde kişilerin yaşamlarında ne gibi değişikliklerle karşılaşacaklarını açığa çıkartmaktır. Nitekim bu yöntemi kullananlar bâzı filozofların bir yığın köklü alışkanlıklarına sırtını çevirecektir(!?); söz gelişi birtakım aşırı soyutlamalar yapmak, empirik bakımdan yetersizlik taşıyan sözcüksel çözümlemelere girişmek, a priori nedenler öğretileri geliştirmek, keyfî ilkelerle örüntülenmiş serimlemeler yapmak, kapalı sistem kurmaya çalışmak, herşeyin mutlak olanının kaynağını bulmuş gibi görünmek bunlardan birkaçı.

James’e göre bu yöntemle herhangi bir özel sonuca varılmaz; adı üstünde bu bir yöntemdir zâten. Bu yöntemin asıl önemi ise felsefenin doğal yapısını(!?) büyük oranda değiştirmesinden gelir(!?). İmdi bu yöntemle iş görüldüğünde artık bilim ile metafizik yakınlaşacak ve elele çalışacaktır. Böylelikle geleneksel felsefenin(!?) de ipi çekilecektir. Metafiziğin son derece ilkel olan araştırma yöntemi; yâni birtakım kavramları fetiş hâline getirip onlara dayanan kapalı araştırma yöntemi de terk edilecektir. Metafizikte fetiş hâline getirilen kavramlar; örneğin tanrı, madde, us, mutlak vb. kavramlar filozofların büyülü sözcükleriydi(!?). Filozoflar onlara bir kez sâhip olduklarında sanki tüm evrenin kendisine de sâhip olabileceklerine inanıyordu(!?). Oysa ki pragmacı yöntem göstermektedir ki bunların uygulamada neye karşılık geldiği belirlenemediği için herhangi bir anlamı yoktur(!?). (bkz: James, Pragmacılığın Anlamı; syf: 91-107)

*

Mill’den Peirce ve James’e, onlardan da Wittgenstein ve bâzı müritlerine geçen bu empirist tavır yirminci yüzyılın ilk yarısından biraz önce Viyana Okulunun da felsefenin sonunun geldiği yollu bir görüş ileri sürmesine neden oldu. Nitekim bu okula göre de Wittgenstein, Tractatus’ta felsefe sorunlarının(!?) anlamsız olduğunu(!?) göstermiş(!?), belirli bir etkinlik olarak felsefenin vârolmaya devâm etmesinin olanaklı koşulunu bu etkinliğin mantıksal çözümleme olmasına bağlamıştı:

Wittgenstein, Tractatus’ta dilin doğasını ve vârolma koşulunu, bu çerçeve içinde de felsefe sorunlarını(!?) dert ediniyordu. Bu sorunların gerçek kaynağını göstererek(!?) aşılmasını sağlamaya çalışıyor(!?), geleneksel felsefenin(!?) sonunu getiriyordu(!?). İmdi Wittgenstein’a göre felsefe sorunları(!?) dilin mantığının yanlış kullanılmasından kaynaklanıyordu(!?). Wittgenstein düşüncelerin dile getirilişine sınır çizmeye çalışıyor, hakkında konuşulamayanın konusunda susmayı öğütlüyordu. (bkz: Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus; Önsöz, syf: 9-11) Ancak kendisi tüm kitap boyunca hakkında konuşulamayanın konusunda konuşarak “metafizik” yapıyordu. Ne var ki ona göre bu bir istisnâydı: Tractatus’u üzerine çıkıldıktan sonra bir tarafa atılması gereken bir merdivene benzetiyor, dünyânın doğru bir biçimde görülmesinin olanaklı tek koşulunun bu merdivenin üzerine çıkılıp onun devrilmesinde yattığına inanıyordu. (Tractatus 6.54) Bu aynı zamanda da felsefenin sonuydu.

Tractatus’ta ortaya koyduklarına bakılırsa dünyâ içinde herşey nasılsa öyledir (Tractatus 1); imdi olması gereken diye bir şey yoktur, gerekir’li önermeler aşkındır; olması gereken betimlenemez. Dolayısıyla etik ve estetik aşkındır. Metafizik önermeler(!?) aşkın olmalarından ötürü anlamsızdır. Nitekim düşünceler olguların resmidir, olması gerekenlerin değil. İmdi düşünce olguların mantıksal tasarımıdır ve mantıksız hiçbir şey düşünemeyiz. Bu nedenle Wittgenstein’ın dilinde mantık düşünmenin veya dilin dayandığı formları imler, mantık bir öğreti değil; dünyânın bir ayna tasarımıdır. (Tractatus 6.13) Mantığın sınırları dünyânın sınırıdır, mantık dünyâyı doldurur. Böylelikle Wittgenstein, Tractatus’ta “dil temeline dayanan bir ontoloji yapar; yâni o, ontos ile varlık ile logos’u bir araya getirir. Wittgenstein’ın mantığı dünyâya ilgisiz bir şey değil, tersine o dünyâyı sımsıkı sarar, tıpkı Herakleitos’un “logos”u gibi.” (Ömer Nâci Soykan, Felsefe ve Dil; syf: 40) İmdi bu mantık anlayışı onu mantığın sınırları olduğunu düşündürmeye zorlar: aksi taktirde hiçbir şeyin mantıksız olmayacağına inanır. Bunu anlamak için gerekli deneyimi de birşeyin böyle böyle olduğunun değil; olduğunun deneyimi olduğunu düşünür ve bunun gerçekte bir deneyim olmadığına inanır, mantığın bütün deneyimlerden önce geldiğini savunur; ne var ki bu, mantığın dünyâdan önce olduğu anlamına gelmez: dünyâ var ve mantık var.

1 - 2 - 3 - 4 - 5

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP