İlk Çağ ve Doğu Felsefesi

Sokrates önceki dönemlere ait düşünce geleneğine bir çığır açmıştır. İnsan üzerine düşünme, insan yaşamını, insan beyninin algılama gücünü sorgulaması ile yeni bir dönemi başlatmıştır. Doğru bilgi ve erdemli yaşam onun temel görüşleri arasındadır. Doğu felsefesinde olduğu gibi mutluluğa götüren yolda düşünce gücü yani onun tabiri ile doğuştan akıl kavramı yatar. Mutluluğu insansal varoluşun en yüksek amacı ve insanın dünyadaki varlığının temeli olarak görür. Herkeste doğuştan aklın var olduğunu söylemekle özünde bir eşitlik barındırmaktadır. Hinduizmdeki sınıfsal ayrımın tam tersine bu doğuştan aklın varlığını ispatlarcasına toplumun en alt kademesindeki insanlarla dostluk kurmaktadır.

Eğitime özel bir önem veren Sokrates eğitimi insandaki iyilik tohumlarını yeşerten ve yaşamı güzelleştiren erdemler hazinesi olarak görmektedir. Kötülük ona göre, bir zayıflık belirtisidir. Kötülük yapan insan insanlaşamamıştır.

Doğu felsefesindeki mistisizm gibi Sokrates in içerisinde bir Daimonion (segisel güç) barındırdığı söylenmektedir. Hayatının önemli anlarında bu daimonion kendisine yol gösterirmiş. Daha çok uyarıcı bir sesleniş olarak tariflenen bu sesin ne olduğuna ilişkin Sokrates, tanrısal bir ses olduğunu düşünür ve o sese uyarmış. Bu ses ne olarak anlaşılırsa anlaşılsın ahlaki bir sezgi, peygamberlerde görülen iç güdü gibi bir şey olduğu tariflenmektedir.

Sokrates’e göre iyiliği belirleyen inançtan çok insan doğasıdır. İnsanlara mutsuz olmak yerine niçin mutlu olmayı istedikleri sorulmaz. Sokratese göre, tüm insanlar doğaları gereği mutlu olmayı ister. Hiç kimse mutsuz olmayı istemez. Mutluluk, tüm arzuların sonsal ereğidir. İnsan varoluşunun en sonudur.

Budizmde de mutluluk arayışı söz konusudur. Ancak Budizmde mutluluğa ulaşmanın sekiz katlı yolu vardır. Bu yol doğru görüş, doğru düşünce, doğru konuşma, doğru davranma, doğru yaşama, doğru çaba, doğru kavrama ve doğru meditasyondur.

Doğu felsefesindeki kast sistemini çağrıştıran sınıfsal yapı Platon’un düşüncelerinde de vardır. Platon her bireyi eşit kefeye koymaz. Kadınlar ve kölelere eşitlik vermek onun için bir hatadır bunun için riske girilmemelidir. Platon insandan çok devlete güvenmektedir. Bu yüzden eşitsizliği tarifleyen otokrasiyi savunmaktadır. Platonun sosyal hayattaki eşitsizlik anlayışı inançlarına da yansımış ve insanlar öldüklerinde göğe çıkacaklarsa bunlar filozoflar olacaklardır demiştir.’Sadece filozofların düşünceleri kanatlıdır. Sadece onlar bu gerçeğe ulaşır’ derken bunu ifade etmektedir.

Aristotales, Sokrates gibi bilgi ve akla önem veren bir filozoftur. Ona göre insanı tanrı sevgisinden, erdem ve mutluluktan ayıran etmenler akıl dışı şeylerden gelir. İnsanın yapması gereken akla uygun bir yaşam sürmektir. İnsanı doğal durumundan kurtarıp soylu hale getiren akıl, adalet ve erdem gibi ilkeler olduğunu söylerken Konfüçyüs öğretileri ile ortak nokta karşımıza çıkmaktadır. Konfüçyüse göre, yüce karakterli bir insan için doğal olmak yeterlidir. Kendini öyle göstermek için süse, sanata ihtiyaç yoktur.

Vicdan samimiyetini esas ilke olarak kabul et, zihnini doğru şartlara uydur karakterinin gelişeceğini göreceksin. Bir insanı seversen onun sağlığını istersin. Nefret ettiğin insan için ölüm dilersin. Fakat bir insanın hem yaşamasını hem de ölmesini istiyorsan bu akla aykırıdır.

Aristotalesin devlet ve toplum felsefesi ahlak anlayışına sıkı sıkıya bağlıdır. Aristotalese göre devletin en büyük ödevi insanın ahlakça olgunlaşmasını sağlamak olmalıdır. Devlet yönetimi de ahlak anlayışına uygun olmalıdır. Bu ifadeler adeta Konfüçyüsün ifadeleridir. Konfüçyüse göre memleketini erdem ile yöneten bir kimse kutup yıldızına benzer. Memleketi yönetmek halkı doğru yola götürmek demektir. Halk doğru yola yöneltilirse, kimse doğru davranmamaya cesaret edemez. Ülkesine hizmetten kaçınan kimseye akıllı denilemez.

Konfüçyüse bir ülkeyi yönetmeye çalışsaydınız ilk iş olarak ne yapardınız diye sorduklarında şu cevabı vermiştir. Önce dili düzeltirdim. Dil düzgün olmazsa kelimeler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılamazsa, yapılması gereken şeyler iyi yapılamaz. Gereken yapılmazsa toplumda ahlak ve kültür bozulur. Ahlak ve kültür bozulursa adalet yolunu şaşırır. Adalet yanlış yola saparsa halk güçsüzlük ve sarhoşluk içine düşer. Ne yapacağını işin nereye varacağını bilemez. Bu sebeple söylenen sözü doğru söylemeliyiz.

Helen felsefesi özgün yaratımlardan çok bir sentez felsefesine işaret eder. Yunan ve doğu düşüncelerinin karışımıdır. Helen düşünce sistemi sosyal yaşama dair beklentilerin ve mutluluk arayışlarının yoğunlukta yaşandığı bir dönemdir. Ancak, bu arayışlarda yaşamı biçimlendiren öğe tinsel bir özellik taşımaz ortaçağ düşünce sistemindeki tanrı ile bütünleşen bir hayat tarzının tam tersidir.

Özellikle Epikurous’un öğretisi brahmanizmin katı tutumundan sıyrılarak yeni bir öğreti haline gelen Çarvak Materyalizmini andırır. Bu her iki öğretide de acıların yaşandığı bu dünyada dünya nimetlerinden uzak kalarak mutluluk arayışı söz konusu değildir. Yaşamın temel amacı haza ve mutluluğa ulaşmaktır.

Çarvak Materyalizminde olduğu gibi ruhta maddi bir yapıdadır. Devletin de tinsel bir gücü söz konusu değildir. Devlet, toplumsal yaşamı kolaylaştıran ve insanı mutlu edecek imkanları sağlayan bir organ görevi görür. Helen felsefesinin önemli düşünürlerinden iri olan Kıbrıslı Zenon Stoa felsefesinin kurucusudur. Pantaist bir dünya anlayışına sahip olan Zenon doğaya uygun yaşamayı bilgi ve erdeme ulaşmanın tek yolu olarak görmektedir. Bu yol ahlaka uygun yaşamakla aşılır. İnsanın kötüleşme süreci iç güdüsel dürtülerinin baskısı nedeniyle kişinin dengeyi yitirmesi ile başlar. Akılla ilişkisi olmayan bu dürtüler insanı kötü hale sokarak doğadan uzaklaştırır. Yani iyilik için doğaya ve akla uygun yaşanmalıdır. Budizmde de tutkulardan ve iç güdüsel dürtülerden arınmanın yolu iç barış ve yaşama sevgisinden geçer. Bu yolda Kıbrıslı Zenonun da vurguladığı gibi akıl ve düşünce gücü bu iç barışı sağlar. Budizmde bu meditasyon olarak karşımıza çıkar. Budizm toplumları sınıflara ayıran kast sistemine karşı çıkar. Zenonda bütün insanların birliğini eşitliğini ve kardeşliğini savunmuş, ulusların ve sınıfların üstünlüğüne karşı çıkmıştır.

Roma felsefesinde hümanist düşüncelerin esintileri sezilmektedir. İnsan doğasına iyimser bir bakış söz konusudur. Bu dönemin düşünürlerini farklı kılan yaşadığı dönemin uygulamalarındaki haksızlıkları görmeleri ve toplumları yok etmeye götüren kötü yönetim şekillerini tespit etmeleridir.Hatta duyarlılıkları, ülkeye bağlılıkları ve halk için eşitlik ve adalet arayışları kendi canlarına mal olmuştur. Bu nedenle Roma Siyasal yapısına bakmak faydalı olacaktır. Roma da siyasal haklarda dahil olmak üzere tüm yurttaşlık haklarından faydalananlar yalnızca genslere üye olan yetişkin erkeklerdir. Roma bir soy toplumu biçiminde örgütlenmiş olduğundan, siyasal yapıda yer almak için toplumun benimsediği bir soya üye olmak gerekmektedir. Dolayısı ile hiçbir soyla hiçbir kabile ile ilişkisi olmayanlar yurttaş olmadıklarından özgür olmalarına ve mülk edinebilmelerine karşın seçme, seçilme gibi siyasal haklardan da yoksun bırakılmışlardır. Bu toplumsal yapının en altında özgür olmayan ve hiçbir haktan faydalanamayan köleler bulunmaktadır.

Buradaki sınıfsal yaklaşım Brahmanizmin doğurduğu oluşumu dinsel öğelere dayalı olsa da sınıfsal yapıyı içeren Kast sistemini andırmaktadır. Burada eleştirilen Brahmanların oluşturduğu rahipler sınıfı değil de aristokratlar sınıfıdır. Eleştirilen konu ise aristokratların zevk ve eğlenceye dayalı yaşamıdır.

Roma felsefesi düşünürlerinden Ciceroya göre erdem; içsel olgunlukla elde edilebilecek bir şeydir. Bedensel hazlar ikinci derecede önem taşır. İnsan beden ve ruhtan oluşur. Ancak, ruh tanrısal akılın gizemini taşıdığı için bedenden daha üstündür. Budizmde de Nirvanaya ulaşabilmek için gizemliliğini içinde barındıran ruh olgunluğuna ulaşmak gerekir. Budizm de bir gövde doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Sürekli değişim içindedir. Bir kimse kolunu, bacağını yitirse de ne azalır nede çoğalır. Hatta karakter özelliklerimiz bile değişir. Ama özümüz aynı kalır.

Roma felsefesi düşünürlerinden Plotinos insan, madde, ruh ve tanrı kavramlarına değinmiştir. Ancak, insanın en büyük sorununu maddesel bir beden içerisinde bulunmaktan kaynaklanan utanç duygusudur.

Budizmde de maddenin, bedenin varlığı kabul edilir. Ancak, bu tarz bir duygu ile yaşamaktan çok bundan mutluluk duyulabilmesi için yollar aranmıştır. Doğal bir hayat yaşamak mutlu olmanın temeli olarak görülmüştür. Plotinos’a göre; ruhsal öz, iyilik, güzellik, doğruluk beden de hapistir. İnsanın görevi ruhtaki bu özellikleri dışarıya çıkararak, yaşamı süresince ulaşabileceği en yüksek noktaya ulaşmaktır.

Çin Ulusunun düşünsel yaşamı.. Çin Felsefesi, Klasik İlkçağ Felesefesi kapsamı içindedir. Yeni belgeler Çin Uygarlığı’nın sanıldığı kadar eski olmadığını, MÖ.1000 yıllarında başladığını gösterdi. MÖ 4500 yıllarında Çin topraklarında Moğol tipinde ve beolitik Uygarlık’ta bir halk yaşıyordu. Bu halkın Tibet, Türk ve Tai karışımı olduğu sanılmaktadır. MÖ. 2000 yıllarına doğru bu halkın iki ayrı kültür düzeyinde gelişmeye başladığı ve bu kültürlerden birine Yang-Şao, öbürüne Long-Şan denildiği saptandı. MÖ. 1450 yılında Şang Devleti kuruldu.

Doğa güçlerine bağlanmayla başlayan bir anlayışı ilkel bir Doğa Felsefesi’ne dönüştü. Bu Doğa Felsefesi, Antikçağ Greklerinde olduğu gibi, tümüyle Maddeci bir yapıdadır. Evrenin ve evrendeki herşeyin bir ilk Madde sayılan Çİ (hava)den meydanae geldiği ileri sürüldü. Daha sonra nu ilk Maddeye su, ateş, toprak ve maden de eklenerek ilk elementler 5’e; bir süre sonra 6’a çıkarıldı. Bütün bu nesneler bu elementlerin çeşitli birleşimleriyle oluşuyordu. Daha sonra Yİ Kıng (Değişmeler Kitabı)’le bu elementler 8’e çıkarıldı. Bu elementlerle birlikte maddi karşılıklı etki anlayışı, Yang (etkin) ve yin (edilgin) kavramlarıyla dilegetirilen karşıt güçler ikiciliği, yuan (başlangıç) düşüncesi geliştirilmiştir.

1 comment

Adsız
19 Temmuz 2008 01:55  

filozof olmak içiin illa ki akıllı olmak gerekmez bende deliyim huseyin_B.celebi@hotmail.com deli olan eklesin felsefe yapalım...

facebook

twitter

İzleyiciler

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP