Marx Felsefesinin Temel Kavramları ve Tarihsel - Diyalektik Materyalizm - 1

H.Haluk Erdem

‘‘Benim diyalektik metodum, temelinde,
Hegel’inkinden yalnız ferklı değil, fakat onun düpe-
düz tam karşıtıdır. Hegel için insan beyninin yaşama
süreci, yani düşünme süreci,-Hegel bunu ‘‘Idee’’ adı
altında hatta kendi başına bağımsız bir özneye
(Subjekt) dönüştürür-gerçek olanın, gerçek dünyanın
yaratıcısı, mimarı (Demiurg)’dır; gerçek olan, gerçek
dünya, ‘‘Ide’’nin sadece dışsal görünüş şeklidir. Be-
nim için, bunun tam zıddına ‘‘Idee’’el olan, gerçek
olanın, maddi dünyanın, insan kafasındaki yansıma-
sından ve düşünce şekline girmesinden, gerçek dün-
yanın düşüncemizde yansımış şeklinden başka bir
şey değildir (...) Mistik kabuk içindeki rasyonel özü
bulmak için, onun tersine çevrilmesi, ayakları üstün-
de durdurulması gerekir.’’
(Marx, 1974: 49-50)

Marx, Hegel felsefesini hareket noktası olarak almaktadır. Hegel’e göre tarih, tinsel bir süreç, yani dünya tininin gelişim sürecidir. Marx, bu görüşü tersine çevirir. Marx’a göre tarih, tinsel bir süreç değil, tam tersine maddi üretim ilişkilerinin ve sonuçlarının tarihidir.

Tarih, başlangıcından beri aynı zamanda sınıflar savaşının tarihidir. Marx, bugüne kadar filozofların dünyayı yalnızca farklı biçimlerde yorumladıklarını, artık dünyanın değiştirilmesi gerektiğini belirtir.

Engels’e göre, diyalektiğin üç yasası vardır:

1.Niceliğin niteliğe ve niteliğin niceliğe dönüşümü yasası,
2.Karşıtların iç içe geçmesi yasası,
3.Yadsınmanın yadsınması yasası.

Bu çalışmanın amacı, Marx felsefesinin temel kavramlarını incelemek ve Engels ile dile gelen tarihsel ve diyalektik materyalizmi açıklamaktır. Marx’ı Engels’ten ayrı düşünmenin bir ifadesi olarak bu ayırım yapılmıştır. Özellikle ülkemizde, nerde Marx’ın konuştuğu nerede Engels’in konuşmaya başladığı gözden kaçırılmaktadır. Birbirleriyle ortak çalışmalar yapsalar da, problemlerinin hareket noktaları birbirlerinden farklılık göstermektedir. Marx’ın neyi konu edindiği ve konu edindiğini açıklama biçimini, kendisinden sonra gelen Marksist çizgide olanların pek de doğru anlamadıkları ortadadır. Bunun için çalışmamızın ‘‘Bazı Görüşler’’ bölümünü okumak yeterlidir.

Marx ve Engels’in birbirlerinden ayrıldıkları ana nokta, konu edileni açıklamada ve yöntemde kendini göstermektedir. Çalışmamıza geçmeden önce Marx ve Engels’in yaşamlarına kısaca değinmek yararlı olacaktır. Karl Marx 5 Mayıs 1818 yılında Almanya’nın Mosel Irmağı kenarındaki Trier kentinde doğdu. Babası Heinrich Marx eski bir haham ve bilgin ailesinden geliyordu. Annesi Henriette Presburg bir Hollandalı idi.

Genç Marx babası tarafından hukuk öğrenimine yöneltilir ve Bonn’da eğitimine başlar. Berlin’de öğrenimini sürdüren Marx, 1841 yılında ‘‘Demokritos ile Epikuros’un Doğa Felsefeleri Arasındaki Fark’’ başlıklı tezi ile felsefede doktora derecesi alır. 1842’de Köln’e yerleşir ve Rheinische Zeitung gazetesinin yazı işleri müdürü olur. Bir yıl sonra Jenny ile evlenir ve birlikte Paris’e giderler. Orada Friedrich Engels’le karşılaşır ve kısa zamanda dost olurlar. Bir dokuma sanayicisinin oğlu olan Engels, 28 Kasım 1820 yılında küçük bir sanayi kentinde doğmuştur. Engels, otoriter bir insan olan babası tarafından aile işine girmek üzere lise öğrenimini yarıda bırakmaya zorlanır. İşçi sınıfının sefaleti, kadınların ve çocukların sömürülmesi ve işçilerin yürekler acısı yaşam koşulları Engels’i derinden etkiler. Askerliğini Berlin’de yaparken üniversitede felsefe derslerine devam eder. Lise mezunu olmadığından dersleri dinleyici olarak izler. Askerliği bitince babası tarafından Manchester’daki Ermen ve Engels firmasında çalışmak üzere İngiltere’ye gönderilir. İngiliz işçilerinin yaşam ve çalışma koşullarından etkilenen Engels, İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu adlı bir deneme yazar ve bu yazı Marx tarafından çok beğenilir. (Longuet, 1999) Marx’ın Engels’le Paris’te karşılaşması en verimli yazın işbirliğinin başlangıcı olur. Engels, hayatı boyunca Marx’a mali yönden destek olmuştur. Böylece Marx çalışmalarını sürdürebilmiştir. Marx, 1845’te Fransa’dan sürüldüğünde Brüksel’e gider. 1848’de yayımlanan Komünist Manifesto’yu Engels ile birlikte yazar. Aynı yıl Brüksel’den kovulunca, 1849’da İngiltere’ye döner. 1867 yılında Kapital adlı eseri yayımlanır. 1883’de Londra’da ölür ve Highgate Mezarlığı’na gömülür. (Magee, 2000: 164)

Çalışmanın birinci bölümünde, Marx’ı ortaya çıkaran düşünürlere ve onların düşüncelerine değinilmektedir. İkinci bölümde, Marx’ın ve Engels’in diyalektikten kısaca ne anladıklarına değinilmektedir. Üçüncü bölümün konusu, Marx düşüncesinin temel kavramlarından biri olan ‘‘yabancılaşma’’dır. Bu bölümde ‘‘yabancılaşmış emek’’ ve ‘‘insanın etkinliğine ve ürüne yabancılaşması’’ kavramları açıklanacaktır. Dördüncü bölümde, özel mülkiyetin ve iş bölümünün nasıl ortaya çıktığı ve bunun komünizmle nasıl ortadan kalkacağı Marx’ın görüşleriyle dile getirilmektedir. Son olarak diyalektik ve tarihsel materyalizm konusunda farklı değerlendirmelerde bulunmuş Stalin, Cornforth, Lefebvre, Balibar ve Althusser’in görüşlerine değinilmiştir. Bu konuda ülkemizde de geniş bir kaynakça oluşmuştur. Marx felsefesinin ve tarihsel-diyalektik materyalizmin ülkemiz felsefe ve bilim dünyasındaki yansımaları başlı başına bir çalışma alanı oluşturacak genişliktedir.

Marx düşüncesini kendi metinlerinden okumak, oldukça zahmetli ve sabır isteyen bir uğraştır. Bu konuyu çalışma ve anlama alanı olarak seçen büyük çoğunluğun bu zahmetten kaçınması ve kolaycılıkla ikinci elden sınırlı kaynakları seçmesi ilk yanılgılardan biridir. Diğer bir yanılgı ise, kavramlar arasında bağlantılar yapılamamasıdır.

Metin içinde geçen bir cümlenin ilişkin olduğu bütünden koparılması, bu düşünceyi doğru anlama ve değerlendirmede bir engel oluşturmaktadır.

1. Marx Öncesi Felsefeler (Hegel Ve Feuerbach)ve Marx Felsefesinin Ortaya Çıkışı

Engels, 1886 yılında yayımlanan ‘‘Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu’’ adlı yapıtında, Marx öncesi filozoflardan Hegel ve Feuerbach felsefeleri ile hesaplaşarak, Marx’ın, Hegel’den nasıl çıktığını ve ondan nasıl ayrıldığını anlatır.

Strauss, Bauer, Feuerbach ve Stirner, Hegelci felsefenin bir uzantısıdır. Ancak Hegel okulunun parçalanıp dağılmasından bir başka eğilim daha ortaya çıkmıştır. Bu eğilim Marx’tır. (Engels, 1992:41) Marx, Hegel felsefesini, ‘‘Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi’’ ve Engels ile beraber yazdığı ‘‘Alman İdeolojisi’’ adlı yapıtlarında ele alır ve eleştirir. Hegel felsefesinden kopuş, Marx’ın diyalektik anlayışını ortaya çıkarır. Marx’ın Feuerbach eleştirisi, ünlü ‘‘Feuerbach Üzerine Tezler’’inin on birincisi olan ‘‘ filozoflar dünyayı yalnızca değişik biçimlerde yorumladılar, sorun onu değiştirmektir’’ tezinde açığa çıkar. (K. Marx-F.Engels, 1999:24) Engels, Marx’ın Hegel felsefesinden kopuşunu materyalist görüşe dönmenin sonucu olarak da açıklar. Bu, aynı zamanda, bir metafizik ve idealizm eleştirisidir.

Hegel felsefesinin parçalanma süreci, 1830-1840 yıllarının sonlarına doğru kendini daha belirgin olarak göstermiştir. Hegelcilerin bir kısmı İngiliz-Fransız materyalizm anlayışına sürüklendiler. Engels’e göre bu anlayış, idealist bir anlayıştır, çünkü maddi çıkarlara dayanan sınıf savaşımlarını tanımamakta, üretim ve ekonomik ilişkileri, uygarlık tarihinin ikincil öğeleri olarak kabul etmektedir. (Engels, 1998: 60) Fransız materyalizminin doğa anlayışı, modern doğa bilimi ile uyuşmamaktadır. (1998:61) İşte bu tarihlerde Feuerbach, ‘‘Hristiyanlığın Özü’’ adlı yapıtını çıkarır. Bu çıkış bir coşku yaratır. Ancak çok geçmeden Feuerbach, Marx ve Engels tarafından eleştirilir. Bu eleştirinin ana nedeni Feuerbach’ın din görüşüdür.

Engels’e göre, Feuerbach, ‘‘dini ortadan kaldırmak istemez, onu yetkinleştirmek ister.’’ Feuerbach, insanlığın dönemlerinin ancak dinsel değişikliklerle birbirlerinden ayırt edildiklerini iddia etmektedir. Onun ciddi bir biçimde incelediği tek din, Hristiyanlık’ tır. Onun tanrısı, daha önceki kabile ve ulusların sayısız tanrılarının özünün özüdür. İmgesi bu tanrıdan başka bir şey olamayan insan da gerçek bir insan değildir, aksine, çok sayıda insanın özünün özüdür. Bu soyut bir insan anlayışıdır. Engels, Feuerbach felsefesinden kopuşlarını şu cümlelerle anlatmaktadır: ‘‘(...) Feuerbach, ölesiye nefret ettiği soyutlama aleminin dışına çıkamıyor ve canlı gerçeğin yolunu bulamıyor. O, bütün gücü ile doğaya ve insana sımsıkı tutunur, ama doğa ve insan onun için basit sözlerden ibaret kalır. Ne gerçek dünya konusunda, ne gerçek insan konusunda bize kesin olarak hiçbir şey söyleyemiyor. Oysa, Feuerbach’ın soyut insanından yaşayan gerçek insanlara, ancak bu insanlar tarih içinde eylem halinde dikkate alındığı zaman geçilebilir. Ama Feuerbach buna yanaşmaz....’’ (1992:31-39) Feuerbach’a ilişkin bu belirlenimlerinden sonra Engels, Marx’ın kendinden önceki felsefeleri aşan yanlarını belirlemeye girişecektir.

2. Marx ve Engels’te Diyalektik Kavramı

Engels’e göre diyalektik, ‘‘doğanın, insan toplumunun, ve düşüncenin genel hareket ve gelişme yasaları biliminden başka bir şey değildir.’’ (Engels, 1977:240) Onda diyalektik, metafizik düşünüşün karşısına konan bir düşünüştür. Metafizik düşünüş aracılığı ile doğa, insan tarihi ve insanın etkinlikleri incelenemez. Çünkü, metafizik görüş biçimi, ‘‘boyutları, konunun niteliğine göre değişen geniş alanlarda ne denli doğrulanmış ve ne denli zorunlu olursa olsun, her zaman, er ya da geç, ötesinde dar, sınırlı, soyut bir duruma geldiği, ve çözülemez çelişkiler içinde kendini yitirdiği bir engele çarpar; bunun nedeni, tekil nesneler karşısında onların bağlantılarını; tekil nesnelerin varlıkları karşısında, onların oluş ve yok oluşlarını; hareketsizliklerini unutmasıdır; ağaçlar, onun ormanı görmesini engeller.’’ (1977:72) Engels, doğa ve insan tarihinin ‘‘en genel yasaları’’ olarak diyalektiğin üç temel yasasını ortaya koyar. Bunlar: ‘‘ niceliğin niteliğe ve niteliğin niceliğe dönüşümü yasası; karşıtların iç içe geçmesi yasası; yadsımanın yadsınması yasası.’’ (1996:74) dır. Engels’in birinci ve üçüncü yasayı tarihe, ikinci yasayı da doğaya nasıl uyguladığını görelim.

İlk örnek, ‘‘niceliğin niteliğe ve niteliğin niceliğe dönüşümü yasası’’na ilişkin olacaktır: ‘‘İki Memlûk, üç Fransızdan kesinkes üstündü; 100 Memlûk ile Fransız birbirine denkti; 300 Fransız 300 Memlûk’ten çoğu kez üstündü; 1000 Fransız 1500 Memlûk’ü her zaman yeniyordu.’’ (1977: 223)

İkinci örnek, ‘‘yadsınmanın yadsınması yasası’’na ilişkin olacaktır: ‘‘Tüm Hintli-Avrupalı halklar ortaklaşa mülkiyet ile başlarlar. Hemen hepsinde, toplumsal evrim içinde, bu mülkiyet kaldırılmış, yadsınmış, başka biçimler –özel mülkiyet, feodal mülkiyet, vb.- tarafından değiştirilmişlerdir. Bu yadsımayı yadsıma, ortaklaşa mülkiyeti gelişmenin daha yüksek bir düzeyinde yeniden kurma, bu görev... toplumsal devrimin görevidir. Ya da: İlkçağ felsefesi başlangıçta doğal bir materyalizm idi. İdealizm, tinselcilik, materyalizmin yadsınması, ilkin ruh ve bedenin karşıtlığı biçimi altında, sonra da ölümsüzlük öğretisinde ve tek tanrıcılıkta, bu doğal materyalizmden çıktı. Hıristiyanlık aracılığı ile, bu tinselcilik tüm dünyaya yayıldı. Yadsınmanın yadsınması... eskinin daha yüksek bir aşamada yeniden üretilmesi olan ve geçmiş karşısında, teorik vargısını bilimsel sosyalizmde bulan modern materyalizmdir.’’ (1977:525)

Son örneğimiz, ‘‘karşıtların iç içe geçmesi yasası’’na ilişkin olacaktır: ‘‘Soyut özdeşlik de ( a=a; ve negatif olarak, a aynı zamanda, a’ya hem eşit ve hem eşit değil olamaz), aynı şekilde, organik doğaya uygulanamaz. Bitki, hayvan, her hücre yaşamının her anında kendi kendisiyle özdeştir, ama maddeleri özümlemesi ve atması, soluk alması, hücre oluşturması ve hücre ölümü, varolan dolaşım süreci, kısacası, yaşamı oluşturan ve toplam sonuçları, yaşam aşamalarında gözlerimizin önüne serilen-embriyon dönemi yaşamı, gençlik, cinsel olgunlaşma süreci, yaşlanma, ölüm- zaman zaman ortaya çıkan aralıksız birçok moleküler değişimler yoluyla kendi kendisinden
farklı hale gelir. Fizyoloji ne kadar gelişirse, bu ardı arkası kesilmeyen sonsuz küçük değişiklikler ve dolayısıyla özdeşlik içindeki farklılığın hesaba katılması da o kadar önem kazanır ve organik bir varlığın kendi kendisiyle özdeş, sabit bir şey olarak ele alınması gerektiğini savunan formel özdeşliğin eski soyut görüş açısının modası geçer.’’ (1996:234-235)

Engels’in, diyalektiği, doğada tek tek nesnelerin hareketini ve gelişmesini açıkladığı sayısız örnekleri vardır. O, diyalektiği, metafizik düşünüşün karşısına koyarak materyalizm ile birleştirmektedir. Doğa anlayışında diyalektik, düşünceye sahip olan Engels, tarih anlayışında da bu düşünce yöntemini ortaya koymaktadır: ‘‘Yeni olgular, bütün geçmiş tarihi yeni bir incelemeden geçmeye zorladılar, ve bütün geçmiş tarihin bir sınıflar savaşımı tarihi olduğu, birbirine karşı savaşım durumundaki bu toplumsal sınıfların her zaman üretim ve değişim ilişkilerini, kısacası çağlarındaki ekonomik ilişkilerin ürünleri oldukları; buna göre, toplumun ekonomik yapısının, her kez son çözümlemede, hukuksal ve siyasal kurumların tüm üstyapısını olduğu gibi, her tarihsel dönemin dinsel, felsefi, ve öbür fikirlerini de açıklamayı sağlayan gerçek temeli oluşturduğu görüldü. Böylece idealizm, son sığınağından, tarih anlayışından kovulmuş; tarihin materyalist bir anlayışı ortaya çıkmış, ve şimdiye değin yapıldığı gibi, insanların varlığını bilinçleri aracıyla açıklama yerine, insanların bilincini varlıkları aracıyla açıklamak için yol bulunmuş oluyordu.’’ (1977 :78)
1 | 2 | 3 | 4

facebook

twitter

İzleyiciler

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP