YURTSEVERLİK

Basın Yayın Bakanı, önceki gün konuştu. Konuşmasını bütünüyle beğendik. Ama, üstünde durmamız gereken bir nokta var : Bir bakanın yurduna erkekçe bir ahlak adına seslenmesi ve ona ödevlerini anımsatması her zaman rastlanan şeylerden değildir. Bay Teitgen, birçok Fransızın nasıl güçsüzlükten ihanete kadar sürüklendiğini açıkladı. Düşmana yaranan ve işin kolayına kaçan insan bir yerde duramıyor ve bir ödünden öbürüne sürükleniyordu. Bir ödün ötekinden daha ağır değildi ama, ikisi bir araya gelince, bir alçaklık oluyordu. îki alçaklık bir araya gelince de, insanda onur diye bir şey kalmıyordu. Gerçekten de yurdumuzun dramı budur işte. Bunu önlemenin kolay olmayışı, insanbilincinin işe karışmasından ileri geliyor. Çünkü, bu dramda evet ya da hayır demenin keskinliği var. Fransa köhnemiş bir bilgeliğe dayanıyordu : Bu bilgelik genç kuşaklara şöyle bir ders veriyordu : «Yaşam böyledir, kimi işleri oluruna bırakmak, ödün vermek gerekir; insanın
coşkunluğu uzun sürmez; kötülerin, ister istemez, haklı oldukları bir dünyada, haksız duruma düşmemeye çalışmalı.»

Biz bu durumdaydık işte. Bizim kuşağımızın insanları haksızlık karşısında irkilince, «bu da geçer yahu» diyorlardı onlara. Böylece, işin kolayına kaçan ve dünyaya küsen bir ahlak insandan insana yayıldı. Böyle bir hava içinde, Fransa'yı kendi üstüne eğilmeye çağıran ürkek ve titrek bir sesin yapacağı etkiyi bir düşünün. însanın en kolayına gelen, rahatını arayan yanına başvuran kazançlı çıkar her zaman. Onur isteğine gelince, bu istek kendine ve başkalarına karşı korkunç bir sorumluluğu gerektirir. Yorucu bir iştir bu, orası Öyle. 1940' tan önce de birçok Fransız yorulmuştu gerçekten.

Hepsi yorgun değildi. Resistance'a (Dayatış hareketi) katılan Fransızların çoğunun yurtseverliği meslek edinmiş insanlar olmaması birçoklarını şaşırtmıştı. Neden böyle oldu? Çünkü, yurtseverlik, gerçekte, bir meslek değildir. Kimi insanlara göre yurtseverlik, yurdunun haksız olmamasını istemek ve bunu yurduna söylemektir. Bir de şu var : Bu adamların giriştikleri garip savaş yalnız
yurtseverlik kaygısıyla olmamıştır. Bu işte bir de ince bir duyarlık, her türlü dalavereden iğrenen bir dürüstlük, burjuvaların kusur saydığı bir gurur, kısacası, bir «hayır» deme gücü gerekiyordu.

Birçok bakımdan zavallı olan bu dönemin büyüklüğü şuradadır ki, bu dönemde insan seçtiğini tertemiz bir yürekle seçiyordu. Bu dönemde insan boyun eğmemeyi en büyük ödev sayıyor, uzlaşmacı ahlak, sonunda topu atıyordu. Bu dönemde kötüleri haklı da bulsanız, haksız olmayı kabul etmek gerekiyordu. Yaşamak için, utanca, yalana ve zorbalığa katlanmaktansa ölmeye razı olmak zorundaydınız.

îşte, bugün Fransa'da ve toplumun her basamağında yeniden kurulması, yeniden uyandırılması gereken duygu, bu bükülmezlik ve boyun eğmezliktir. Şunu bilmeliyiz ki, her bayağılığa katlanma, her vazgeçme, her kolaya kaçma bize düşman tüfekleri kadar zararlıdır. Şu dört yıllık korkunç sınavlarda yorgun düşen Fransa, nasü bir dram içinde bulunduğunu anladı : Fransa'nın artık yorulmaya, yorgun bir Fransa olmaya hakkı yoktur. Yeniden kalkınmamızın tek koşulu budur. Bizi kurtaracak şey, «hayır» demesini bilmiş olan insanlarımızın yarın aynı sarsılmazlıkla ve çıkarım düşünmeden «evet» demesini bilmeleridir.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP