ESTETİK BİR BİLİM MİDİR?

R.BAYER
Çevirenler: Vedat GÜNYOL - Afşar TİMUÇİN

Estetik bilimsel bir bilgi alanı mıdır? Bilimsel anlayışın temeli, kişisel ögenin dışa atılmasıdır. Her bilimin kuralı, nicelik adına niteliklerin ortadan kalkmasıdır. Estetik, bir bilim olarak kurulmuşsa, bir nitelik bilimi» bir beğeni yargısı bilimi, kişiyi bağımlayan yargıların bilimi olarak kurulmuş olmalıdır.Demek, nesnel bir yöntem peşinde olan estetiğin karşısına öznel ile nitelik çıkacaktır aykırı iki öge olarak.

Sorunu güçleştiren şey, normal yargının araştırılmasıdır. Normal yargı index sui değildir, kendinde kendi apaçıklığını taşımaz: estetik bir ontos logos yoktur, olsa bile geçerli olur mu bilinmez. A priori apaçıklık diye bir şey yoktur, yüzyılların öznel anlayışı vardır. Benim çağım, benini beğenim ya da Faguet'nin dediği gibi «sağ beğeni benim beğenimdir» denilmektedir. İşte beğeni yargısının belirlenmiş olan üç tehlikesi buradan geliyor: kişilik özelliklerinin doğurduğu indirgenmezlik. İnsan sanatçı olduğu kadar ve sanatçı olduğu ölçüde kendi kişilik özelliklerini ortaya koyar. İkinci tehlike sezgilerin dile gelmez oluşudur. Esere en yakın olduğumuz, hatta eserin içinde olduğumuz anda birden sözcükler fışkırır ama biz gene sözün uzağında kalmışızdır; söz düzeni usavurmalarla gerçekleşir yalnızca. Üçüncü tehlike, niteliğin kesinlikle çokyapılı oluşudur. Bergson'un düşüncesi tamuyar bir düşünceyse, kavram diye bir şey kalmaz, çünkü yalnızca biryapılı olan şey
kavramsaldır yani düşünülebilirlik özelliğine sahiptir. Bu durumda estetik bir bilim olmayacak, olsa olsa bir nitelik bilimi olacaktı. Öznelin nerede bittiği bilinmez. Çağın, beğeninin, izlenimin payı nedir, bilinmez: beğeni yargısı, yargıyı veren kişinin ben'ini tam olarak yansıtmaz.

Estetikte daha çok, kategoriler oluşturmaya ve onlar üzerinde sözetmeye çalışmalı. Güzel, yüce, ince, dramatik, barok gibi kategoriler vardır. İkinci derecede kategoriler de yaratılabilir, örneğin Schiller'in naif ve duygusal kategorileri gibi. Evrenselde şöyle bir yönelim vardır: estetik olarak nitelemek,niteliklerden yola çıkarak kavramlara varmak demektir. Tek çıkış yolu sözcüktür ve kimi sözcükleri kullanarak belli bir anlaşmaya varılır. Benimsenebilecek tek temel, söz hazinesi olgusudur. Sözcüklerle az şeyler elde etsek de bir şeyler elde etmiş oluyoruz. Benzer olan ve sürekli olan şeyler vardır, çünkü estetik quid proprium ben haline gelebilir. Bir yöntem kuralı olarak söz dağarcığı olgusunu kişiden ayrı bir olgu saymak gerekir. Nedeni bilinmeyen anlatım kendi kendine biçimlenmiştir, ama kendilerini açıklamaya yönelik dış katkılarla dolu olarak. Seçimi, bütün bilinçsiz diyalektik yönetmekte ve sınırlandırmaktadır: öznenin daha önceden duyduğu ve bildiği şey, anlatıcı olanın belirlenmesinde etkin olur ve direnir, kendi itkisini düzene koyar ve getirir. Sözcük imgesiz bir bilginin etkin varlığıdır, ve onunla bir bilinç içeriğinin önceden tasarlanmamış bir yargısına varılır: yargı artık kesin çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır.

Sözün olduğu yerde birliktelik var demektir, o yoksa özdeşlik yani niceliksel biryapılılık vardır. İşaretin değişmezliğiyle içeriğin değişirliği arasında bir uyarsızlık vardır ve dil baştanbaşa işaretin kaypaklığını oluşturmaktadır, oysa dilin içindeki benzerlik fizikçilerin kullandığı anlamda yaklaşık bir özdeşliktir. Yalnız, iç tınılar bir yana bırakılmıştır. Nesne üzerindeki estetik yargı nesneye uymaz ve nesnenin içine girmez: belli bir ölçüde soyutlama vardır. Benim beğeni yargım benimle yapıt arasında salt yazıdan oluşmuş anıştırmalı bir dokunuştan başka bir şey değildir. Gizemcilikte olduğu gibi, tam bir katılma yoktur burada: sanatta tüm içeriğe katılmak olası değildir, bu da Einfühlung'un çürütülmesidir.

Yargı ya da söz ortaya konur konmaz gözden uzak tutulamayacak bir olgu var demektir: birine bir şeyler şu ya da bu biçimde görünmüştür. Bir duyum, duyum olarak, yanlış olamaz, ama bir yargı belirsiz olabilir; kesinin kesini bir uzlaşma gerekir. Eleştiri,saptama ve nesnellik konusunda üçlü bir çaba göstermelidir; bir kavramlar laboratuvarıdır bu. Eleştiri, ustalara yapılan su götürmez bir başvurudur. Ayrıca, eleştiri, araştırma alanını belirgin dönemlerle sınırlar; bundan başka, söz dağarcığına bir arıtmacılık getirir. Sonuç olarak, kavram incelemesi kuşkugötürmez durumlarla sınırlanır. Kişisel bir semantik vardır ki eleştiricinin deneyimiyle karşıtlaşır, yani değişiği ve alışılmamışı kullanan, sürekliyi pekiştiren sözün günlük kullanımına ters düşer. Ayrıcalıklı öznel bir anlayış vardır: deney yapan estetikçinin anlayışı. Kimi durumlarda, estetikçi ortaya attığı yargılarına güvenmelidir, klasik durumlar bile tanıklığın yaşanmış özgerçekliğine dayanılarak yorumlanmalıdır. Eleştiri ve ayrıştırmalarla uyuşmak için düzeltmeler yapılır. Deney başarılarla gelişir, ve insan bir çeşit geriye dönüşlerin tanıklıklarına güven duyar. Dış katkıları düzeltecek bir çalışma düzeni gerekir. İnsan o zaman bilirkişi (peritus) durumuna geçer, kişisel katsayı azalır, seçmeciliğin aynasında kişisel titreşim silinir ve ortadan kalkar. Sanatçı ise tam tersine verimli ve kesin bir görüş açısı ortaya koyar. Sanatçı var gücüyle seçme yapmalıdır ve mizacını gösterişli bir biçimde dışlaştırmalıdır. Estetikçi seçmecilikten giderek kesin bir anlayışa varır ve insan yargının oluşumunu elinde tutarak psişik içeriği bir yana bırakabilir. Demek, a priori olarak hiç bir şey atılamaz, hiç bir yargı için geçerli değildir denemez. Bununla birlikte, dil yanlışlığı yapmamak gerekir. Buna bakarak, her yargı a metter of fact'tır diyebiliriz (Hume).

Niceliksel biryapılıhk yöntemleri ve yolları arasında en güvenilir olanı dilbilimsel düzen yöntemidir. Kesin ve arı kılınmış söz dağarcığı olgusundan, yetkililerin çalışmalarıyla açıklık kazanan durumlardan yola çıkar. Baştanbaşa karşılaştırmam olan, uyarlıklardan ve uyarsızlıklardan oluşan Bacon yöntemi şematik bir biçimde kullanılmıştır. Güzellik durumunu alalım: XVIII. yüzyıl başlarında, bütün sanatlarda, Lulli'nin müziğinde, Watteau'nun süslemelerinde ve resminde, bütün kuralların gözden geçirilmesi ve bütün değerlerin başka değerlere dönüştürülmesi beğeni ve üslupta devrim olmuştur. Bütün bunlar «güzellik» sözcüğüne bağlanıyor, bununla birlikte renklerin işlenişinde ve uyumun işlenişinde ortak hiç bir şey yoktur; her şeye rağmen, aynı sözcüğe varıyoruz. Bazı dans ve heykel durumlarındaki güzellik örneğini alalım. Tutum denen durumlarda: bir dansçıyla bir başka dansçı arasında duyulur ayrılıklar vardır, ama biz burada topluca güzelliği bulmaktayız.

Belirlediğimiz şu ya da bu etken, bir melodide fortenin yumuşatılması, değişik biçimlerde ele alınan bir tema apayrı bir izlenim verir: örneğin Wagner Siegfrield-Idyll'de kahramanlığın yerine güzelliği koyacaktır. Sıçramalarda estetik görünüş ayrılıkları vardır: bacakların birbirine yakın oluşu, parmak ucunda tam yükseliş. Görünümlerin teknik ve estetik sürerliği Eskiçağ'da da görülmektedir, örneğin Aristoteles'de, belli biçimlerde yazılmış şiirlerde, Malezya Pantum'unda ya da Herondas mimlerinde olduğu gibi. Görünümler, özdeş bir sözcük kullanmak gerekirse, benzeyen ya da andıran şeylerdir; eşyanın bu yanıdır estetik kavramı uyandıran: işte, bir takım kurallarla bir ölçüye varmayı uman biçimcilerin yanılgısı buradan gelmektedir. Estetik yapıt ölçü konusunda doğrulanabilir olmaktan uzaktır, çünkü nitelikten doğmuştur, görünümler de niteliğe dayanır.

Demek estetik bir görünümler bilimidir, nicelikten değil nitelikten oluşur. Varsayımların doğuşu aşağı yukarı görünümlerin belirsiz bir biçimde üst üste gelmesiyle olur. Kesin sonuçlu bir deneyle doğrulanmak istenen yönetici varsayım sözkonusudur; burada, değiştirilmek istenen bir etken dışında her şey özdeştir.

Estetik yargı değişirse, kavramın görünümü iyice kavrayıp kavramadığına bakılır. Belirleme düzeyinden kavrayış düzeyine geçilir: güzelliğin niteliği belirleyiştir, ortak görünüm de güzellik kavrayışının ögelerinden biridir. Kavramın kaplamı açısından kavramın içlemi açısına geçmek gerekir; görünüm sözü doğrular ve yargının anlatımını karşılar.

Kuralkoyucu bir bilim sözün aşırı kullanılmasıyla bilim olur ancak: her bilim bir varsama işidir,ama değer ve gerçeklik yargısı da vardır. Bir yandan bir kurucu öge parçası, öte yandan beğenilerin öznelliğine sürüklenmiş kavramlar bir yana atılır. Görünümler ise tam tersine kendilerini belirlerler ve kategoriler verirler.

Estetik nesne bizim kendisi üstündeki yargılarımızın sınırıdır; bu nedenden ötürü ona kitle-nesne adı verilmiştir. Yargılarımızdan herbiri parçalı bir yorumdur: biz yantutarız, çünkü bir parçayızdır. İyi yargı verme kaygısı yapıtları belli bir noktaya kadar okutur, bu noktada deneylerimiz öne sürülen yargıyla uyuşur gibidir. Sözgelimi, ilk dinlenişinde bir senfoni üzerinde yargıda bulunmak güçtür. Sonra yalnız yapıt yargılara açıklanma ve doğrulanma olanağı verecektir. Bu yargılar belli bir anın belli bir yönü olabilir: yargı andır, anın geçiciliğidir, bir akşam verilen yargının kendisidir, izlenimdir, bir mizacın meyvasıdır. Bunlar daha az geçici olan ikinci derecede ayıklamalar olabilirler ve mizaca göre görünümlerin daha geniş bir bileşimini, bir sürekliliğini oluşturabilirler. İnsan severken azçok acele eder.

Mizaç ancak bazı görünümleri ayıklar. İnsan kendi mizacını öğretileştirebilir. Son olarak da yargılar bir çeşit süreklilik olabilirler, ve iki yönlü yer ve dönem sorunları kalır ortada; bazı görünümlerin özellikleri ve parçalılıkları üslubu oluşturular ve dönemleri belirlerler; böylece beğeniler oluşur; üslupta yadsımalar ve körlükler vardır. Yapıtın yargısı önünde belki bütün yargıları durmadan öne süreriz. Yargılarımızın hepsinin değeri bir değildir, ama hepsi de yargılanabilirler. Yargılar yöntemin en yüksek noktasında doğrulamalarla, göreceliklerle ve sınıflamalarla karşılaşırlar. Yargı için ölçüt yapıttan gelmektedir:benim yargım yapıtı yargılamaz beni yargılar, ve böylece kişisel etkeni ayağa kaldırarak doğa bilimlerindeki nesnelliğin eşdeğerlisini yaratır.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP