CUMHURİYET DÖNEMİ

3.BÖLÜM

Felsefenin kurumsallaşmasının başlangıçları


Felsefeden hiç nasibini almamış bir millet, felsefesiz bir toplum olamayacagına göre, önce yüzyıllar boyunca üç kıtaya hükmetmiş büyük bir imparatorluk, sonra da modern bir ulus devleti kurmuş olan Türklerin felsefesiz kalabilmiş olmalarını düşünmek mümkün degildir. Gerçekten de görkemli maddi kültürünün yanı sıra, manevi kültür yaratımında da eşsiz adımlar atmış, mimaride, musikide, edebiyatta büyük eserler vermiş olan Osmanlılarda felsefe, bununla birlikte, özellikle son dönemde geniş kitlelere hiçbir zaman yayılamayan bir "sosyal felsefe" şeklini almıştır. Başka bir deyişle, Osmanlı imparatorlugu’nun onsekizinci yüzyıldan itibaren toprak kaybetmeye ve Batı karşısında gerilemeye başlamasından, ve bunu izleyen Tanzimat döneminden sonra, felsefi bilgi hemen tamamen, Osmanlı’nın Batı karşısında gerileme sebepleri üzerinde düşünen Osmanlı münevverinin tekelinde kalmış; sonradan istanbul Üniversitesi adını alacak istanbul Darülfununu’nun 1846 yılındaki kuruluşuna ragmen, hiçbir zaman kurumlaşamamıştır. Ve, Osmanlı aydını bu dönemde felsefi düşünüşünü, siyasi yönetimin baskı ve muhalefetine ragmen sürdürme çabası içinde olmuştur.

Felsefenin Türkiye’deki kurumsallaşmasının başlangıcı, ülkenin en köklü degişimleri yaşadıgı, büyük dönüşümler geçirdigi 1920’li ve 30’lu yıllardır. Buna göre, Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliginde Osmanlı ümmetinden ulus-devletine geçişle, yani Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte, toplumda "modernleşme" dedigimiz süreç başlar ve bu süreç, başkaca şeyler yanında esas kurumsallıgın egemen olmasını saglar. Oluşan yeni kurumlar çerçevesinde, bireylerin ya da yurttaşların paylaşabilecekleri şeyler çeşitlenirken, temelde bilgiler, öznel alanın hakimiyetinden çıkartılıp, çok sayıda bireye ulaştırılır. Öte yandan, modern Türkiye’nin inşasına adanan bu süreçte, ülkenin sahip oldugu bütün güçler, mevcut müesseselerle yeni oluşturulan modern kurumlar, uzunca bir zamandan beri özlemi çekilmekte olan "yeni toplum" ve "yeni insan ya da yurttaş" idealini hayata geçirme işine koşulur. Gerçekten de, 1920 ve 30’lar Türkiye’sinde, politika, iktisat, edebiyat, sanat, bilim, vs., hep bu amaç için kullanılmış; bütün devrim ve reformlar "yeni insan / yeni toplum"u vücuda getirmek için yürürlüge konulmuştur.

Cumhuriyet dönemindeki bütün politik hareketlerle entelektüel faaliyetlerin özünü meydana getirip, yönünü tanımlayan "yeni insan ve yeni toplum" ifadesinde geçen "yeni" fikri, içerik bakımından ulusallık, biçim yönünden ise çagdaşlık, akılcılık, bilimsellik, uygarlık, laiklik, ilerlemecilik ve devrimcilik kavramlarıyla belirlenir. Bütün bu kavramların Batı kökenli kavramlar, Batı modernleşmesinde ortaya çıkan kavramlar oldugu dikkate alınırsa, Cumhuriyet Türkiyesi’nde en büyük idealin, en temel degerin, toplumun ve devletin varlıgı için ideal bir zemin olarak görülen ulus-devletin "batılılaşması yoluyla çagdaşlaşması" oldugu söylenebilir. Şu halde, batılaşarak Türk ulusunun özgünlügünü ve varoluşunu temin etme, Cumhuriyet döneminin en genel karakteri olarak ortaya çıkar.

Bu ideal Türk aydınının önemli bir bölümünde en azından Tanzimat’tan beri varolmakla birlikte, Osmanlı münevverleri bu ideale uygun çalışmaları eskiden ya bireysel olarak ya da küçük topluluklar halinde, ve çogunluk siyasi otoriteye ragmen yürütmüşlerdi. Oysa 1920’lerin modern Türkiye’sinde bu ideali ortaya koyup sahiplenen, en başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere, Cumhuriyet’i kuran lider kadroydu ve dolayısıyla "batılılaşmak yoluyla çagdaşlaşmanın" içerigi ve felsefesi, siyasi otoritenin belirledigi çizgide yapıldı. Bundan böyle, Cumhuriyet aydınına düşen, siyasi otoritenin belirledigi dogrultuda, malzemesi tamamen yerli, zihniyeti ve yöntemi Batılı bir yapılanmaya, sanat, edebiyat, fakat esas felsefe yoluyla yardımcı olmaktı. Bu dönemde bir yandan "milli kültürü"nü, kendi tarihini ögrenirken, bir yandan da Batı’yı takip etmeye çalışan Türk aydını, önce "Batıdan alınanların bir an önce toplum hayatına geçirilmesi, savaş yıllarının getirdigi olumsuzluklar ve kalıplaşmış eski düşünce ve yaşama alışkanlıklarının belirledigi tarihi olumsuzlukların bertaraf edilmesi", sonra da malzemesi yerli, ancak ölçüsü kendinden olmayan bir bilgi ve deger yaratması gerektigi bilinciyle, Aydınlanmayı bilginin yayılması yoluyla gerçekleştirme şuuruyla hareket eder. Bu bilinçte anahtar rolünü oynayan şey ise, hiç kuşku yok ki felsefedir.

Cumhuriyet Türkiye’sinde felsefenin kurumsallaşması, işte bu çerçeve içinde;

a) dergiler,
b) cemiyet veya dernekler, ve esas,
c) egitim kurumları ya da üniversiteler yoluyla olur.

1. Dergiler

Cumhuriyet’in ilk yıllarında etkili olan düşünce çevreleri, entelektüel faaliyetleri devletleşmiş veya örgütleşmiş siyaset olarak belirlenen aydın çevreleri, toplumun büyük çogunlugunca da benimsenmiş olan ideal degere zaman zaman kendi çizgilerine uygun anlamlar kazandırmaya çalışmışlardır. Bu düşünce çevrelerinin başında, 1921-23 yılları arasında yayımlanan Dergâh Mecmuası’nın oluşturdugu çevre gelmektedir. Bergsoncu idealizme uygun yayınlar yapan derginin başyazarı ve önderi, dergide yayınları çıkanlar tarafından "filozof" olarak kabul edilen Mustafa Şekip Tunç’tur. Yahya Kemal, Ahmet Haşim ve Necip Fazıl gibi ünlü edebiyatçıların da katkı yaptıgı Dergâh Mecmuası çevresinde oluşturulan idealist söylem, sadece sanat ve felsefe alanlarını degil, fakat bütün sosyal bilimlerle ilgili tercüme, deneme ve inceleme yazılarını da kuşatacak genişlikte olmuştur.

Söylemi tamamen idealist olan Dergâh Mecmuası’nın Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki alternatifi, genel ilerleme anlayışına, "yeni insan ve yeni toplum" idealine tamamen baglı olmakla birlikte, daha çok materyalist bir felsefe ve sosyalist bir sanat anlayışını benimsemiş olan aydınların çıkardıgı Aydınlık dergisidir. Nazım Hikmet, Sadrettin Celal, Dr. Şefik Hüsnü ve Nizamettin Ali tarafından çıkartılan ve 1921-25 yılları arasında yayımlanan derginin çizgisi, sonradan Resimli Ay Mecmuası tarafından sürdürülmüştür. 1924-1931 yılları arasında M. Rauf, Yakup Kadri, R. N. Güntekin gibi isimlerle yayımlanmış olan dergiye, sonradan Sabahattin Ali, Nazım Hikmet, Suat Derviş gibi aydınlar katılmıştır. Dergi materyalist bakış açısı, sosyalist nitelikteki yazıları yanında, esas eski olan her şeye açtıgı savaşla ün kazanır. Bu konuda öncü olan kişi de, Batı’nın Ortaçag’dan modernlige geçerken Francis Bacon eliyle "idolleri" yıkmasına benzer bir biçimde, "Putları Kırıyoruz" başlıklı yazıları ile Nazım Hikmet’tir.

Genç Cumhuriyet’in mevcut koşulları itibariyle dönemin en önemli iki dergisi, 1927 yılında kurulan "Felsefe Cemiyeti"nin Felsefe ve içtimâiyat Mecmuası’yla Naci Fikret ve Namdar Rahmi tarafından kurulan Yeni Fikir Mecmuası’dır. Söz konusu her iki derginin de ortak özelligi, hemen tamamen felsefi yazılardan oluşmalarıdır. Bunlardan Mayıs 1927 tarihinde yayınlanmaya başlanan Felsefe ve içtimâiyat Mecmuası’nın önsözünde, temel amacın lise felsefe programlarıyla ders kitaplarının eksikligini gidermek oldugu bildirilir.

Felsefe ve içtimaîyat Mecmuası’nın belli bir felsefe literatürü oluşturma, mevcut felsefe programlarının eksikligini giderme amacı karşısında, Yeni Fikir daha özgül bir amaca hizmet etmeye soyunur ve Batı felsefesinin önemli ekollerinden birini tanıtmaya ve temsil etmeye kalkışır. Söz konusu ekol ise, bilimsel, evrimci ve pozitivist bir felsefe ekolü olarak, enerjetizmdir. Derginin önsözünde Naci Fikret amaçlarının "ilmî ve felsefi bir çıgır açmak", ülkede uzunca bir zamandan beri eksikligi duyulan bilim ve fikir ihtiyacını gidermek oldugunu söylerken, toplumsal yapılanmaya yeni bir zihniyet kazandırmak endişesi taşıdıgını açıkça ifade eder. Dergi çevresindeki aydınların Türkiye’ye getirmeye çalıştıkları enerjetizm ekolü, Alman kimyacısı Osvald’ın teorisine dayanmakta olup, bilimlerdeki gelişmelerin felsefeye yansıtılmasıyla ortaya çıkmıştır. Şu halde, felsefenin bilim dogrultusunda çalışması gerektigini öne sürer.

2. Cemiyetler

3. Üniversiteler

ANA FiKiRLER

Felsefeye her toplumun ihtiyacı olmakla birlikte, önce bir ulusal kurtuluş mücadelesi vermiş, yurdunu emperyalist güçlerden temizledikten sonra da, bir modernleşme süreci içine girmiş olan Cumhuriyet Türkiye’sinin daha fazla ihtiyacı oldugu apaçık bir şeydir. Çünkü modernleşmenin ilkelerini ve amaçlarını ortaya koyup, tartışmak ve savunmak ancak felsefe yoluyla mümkün olabilir. Dolayısıyla, 1920 ve 30’ların modern Türkiye’sinde olup biten herşey, hayata geçirilen bütün reform ve devrimler sadece felsefe ve felsefenin kurumsallaşmasına duyulan ihtiyacı gözler önüne sermekle kalmaz, fakat aynı zamanda ihtiyaç duyulan felsefenin niteligini de belirler. Bu felsefe de, zaman içinde kaydettigi görkemli maddi ve manevi başarılara, yarattıgı muhteşem kültüre ragmen, Batı’yı Batı yapan kimi degerleri zamanında yaratamadıgı, bilim ve teknoloji üretemedigi için toprakları her geçen güçün biraz daha küçülen Osmanlı ümmetinden sonra, "yeni bir toplum ve yeni bir insan", yani ulus temeli üzerinde yükselen bir toplum ve aydınlanmış bir insan yaratma hedefine koşulmuş bir felsefe olmak durumundadır.

Böyle bir zemin üzerinde, felsefe sadece gelişebilmek, devamlılık kazanabilmek, kendisini yeniden yaratabilmek için degil, fakat bir yandan da Cumhuriyet’i kuran lider kadronun hedeflerini geniş kitlelere mal etmek, bir Aydınlanma idealini bütün topluma yaymak, Türk insanına belli bir zihniyet gelenegini aktarmak için, kurumsallaşmaya, yeni oluşturulacak bir dil yoluyla yapı kazanmaya ihtiyaç duyar. işte felsefenin kurumsallaşmasının Cumhuriyet Türkiye’sindeki başlangıcı bu çerçeve içinde, dergiler, cemiyetler ve üniversite yoluyla olmuştur.

Felsefenin kurumsallaşmasının, hepsi de bir şekilde aynı amaç etrafında birleşen bu üç ugragından ilk ikisi, daha ziyade aydınların lider kadroyla aynı ideal etrafında birleşmelerini, onların Aydınlanma ideali ve projesinin farklı boyutları üzerinde yogunlaşmalarını, felsefenin hızlı bir biçimde ve pratik bir tarzda kurumsallaşıp yayılmasını saglamıştır. Buna karşın, istanbul Üniversitesi ihtiyaç duyulan felsefenin teknik ve akademik boyutlarını oluşturma görevini yerine getirmiş, felsefenin Türkiye’de kökleşip, yayılmasına hizmet etmiştir.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

Back to TOP