FRANKFURT EKOLÜ ETKİSİ VE USÇULUĞUN ELEŞTİRİSİ

Ali AKAY

Adorno Nazi Almanya'sının usçuluk adına Yahudileri veya Çingeneleri toplama kamplarına koyup, gaz odalarında, duşa gönderiyoruz diye ölüme göndermelerini endişe içinde eleştirmişti. Yine Adorno,Horkeimer ile birlikte yazdıkları Aklın Diyalektiği kitabmda Batı usçuluk tarihini anlatıp, bu usçuluk adı verilen nesneyi eleştirmiştir. Bu kitapta yazarlar William James'den beri faydacılık adına kullanılan aleti, usçuluğu, eleştirmişlerdir.

Adorno Negatif Diyalektik kitabında Marksizmin Hegel'ci düşünce ile gerekli kopmasını vurgulamaktadır. 1966 yılında Almanya'da yayımlanan bu eseri, 1961 yılında Paris'te College de France'da yapmış olduğu konferansları içermektedir: Konferanslarında Hegel üzerine üç araştırma, mantığın parçalara ayrılması konularını işlemiştir. Batı usçuluk mantığının nasıl bir saçmalıkla sonuçlandığını (Alman Nazizmi) ve kendi kendini yok ettiğini, insan türünün yüzkarası olduğunu vurgular ve sanayi uygarlığının marketing denilen pazarlamacılar tarafından yönlendirildiğini göstermeye uğraşır. Adorno bu kitap ile Hegel'den kopmayı ve sanayi kültürünün olumsuz yanlarını göstermeyi amaçlar. Hegel'in negatifliğinin eleştirisini yapar. Hegel'in bütüncü felsefesine karşı Adorno "Tüm olan yanlıştır" der ve sanat eserini bir kesit olarak algılar: Bir sanat eserinin değişik devinimlerini, gösterilerinin bir bütün içine toplanamaz olduğunu göstermeye çalışır. Bireysel olarak yerini yıldızlar kümesinin içinde alması gereken bir insan varlığını betimler. Böylece Adorno kavramı hakikat üzerine düşünmeye davet ederek, böyle bir olanağı zorlar. Bunun adına "Benzer olmanızı kuvvetli-bilinci" der.

Aslında tekil düşüncenin konuları aynı olmasa bile Frankfurt ekolü ile birçok ortak yanları vardır: Usçuluğun eleştirisi, bilim eleştirisi, bütüncülüğün reddedilmesi, diyalektik aklın eleştirisi; fakat ayrıldığı yerler de çoktur. Bilhassa Habermas ile ayrı yanlarını belirtmekte yarar var: Habermas'ın iletişim sorununa karşın örneğin Foucault iletişim sorunu ile ilgili olmamıştır. Onun için içinde yaşadığımız toplum, sanılanın aksine iletişim sorunlarının olduğu toplum değildir, çünkü iletişim sorunları disiplinci toplumların sorunsalıdır.

Bugün sürekli denetim ve sürekli eğitim toplumlarındaki biyo-politik sorunsalı tekil düşünce filozoflarının ilgisini daha çok çekmektedir. Max Horkeimer ve Theodor Adorno Aklın Diyalektiği kitabında Aydınlanma Çağı'nın (Aufklârug) eleştirisini yapmışlardır; Michel Foucault Deliliğin Tarihi adlı kitabında Descartes'm akıl adına nasıl akıldışı varsayılan aklı dışladığını göstermektedir. Bu kitabın yayunlanmasından 20 yıl kadar sonra rüya bilimcileri,rüyaların akıldışı anlar olduğunu ve deliliğe yakın durumlar olduğunu ve bunu en iyi anlayanların ise gerçeküstücüler olduklarını söylemektedirler.Horkeimer ve Adorno 1944 yılında Amerikan kültürünü,kitle toplumunun insanları nesneleştiren normlara sokan, "kodlayan" usçuluğunu eleştirmişlerdir. Bu aslında Habermas'ın "iletişim" fikrinden, Foucault'nun biyo-politika fikrine daha yakındır. Foucault Cinselliğin Tarihi'nin birinci cildi olan Bilmek Arzusu adlı kitabında, aynı şekilde Batı'nm salt bilimsel düşüncesinin insanları nasıl nesneleştirdiğini, cinsellik alanında göstermiştir: Bunun adına "Scientia Sexualis" (Cinsel Bilim) adını vermiştir. Bunu Doğu'nun "ars erotica"sından (erotik sanatından) ayrı tutar: "Gerçekte bu bilim savuşturmalardan oluşuyordu... aynı zamanda, ana hatlarıyla bir ahlakın zorunluluklarına da bağımlı bir bilimdi ve tıbbi normun çıkardığı türlerin kisvesi altında bu ahlakın pay etme mekanizmasını tekrarlıyordu.

Doğru söyleme bahanesiyle her yerde korku uyandırıyordu; cinselliğin en küçük dalgalanmalarını, kuşaklar boyunca iz bırakacak hayalî bir kötülükler sülalesine bağlıyordu. Utangaçların en gizli alışkanlıklarını, en kişisel ve içe dönük sapıklıklarını bile, toplumun bütünü için tehlikeli ilân etti; alışılmamış hazlarm varış noktasına daha aşağısı kurtarmıyormuş gibi, ölümü yerleştirdi: Kişi'erin, kuşakların, insan türünün ölümünü." Burada Foucault, Adorno'nun Nazi eleştirisinin kazıbilimi olarak Hristiyanlıktaki günah çıkartma mekanizmasını göstermektedir.

Adorno ve Horkeimer'e göre Aydınlanma Çağı düşüncesi dünyayı büyüden kurtarmayı amaçlamaktaydı. Mitosları yıkıp onların yerine bilginin yardımı ile hayalgücünü getirmek istemiştir. Deneysel felsefenin babası Bacon değişik temalarda bunu açıkça göstermiştir (...) Böylece akıl tek bir birliğe indirgenebileni varlık olarak tanımaktadır; bu da onun kendi sistemidir ve her şey ondan türemektedir artık. Bacon bunun adına "Una scientia Universalis" (Tek evrensel bilim) adını vermiştir. Bundan böyle mitos akıl haline dönüşür ve doğada salt nesnelleşme meydana gelir. Üzerinde çalıştıkları şeylere yabancılaşan insanlar iktidarlarının büyümesinin bedellerini ödemeye başlarlar. Akıl şeylere karşı bir diktatörün insanlara karşı oynamakta olduğu rolü oynar. Onları ancak bildiği ölçüde tanıyabilir: Böylece baskı altına almanın dayanağı ortaya çıkar. Bu baskı konusunda da Foucault, Frankfurt ekolünden ayrılır,
çünkü iktidarlar, Foucault'ya göre, insanları baskı altına alıp iktidarlarını pekiştirmezler, insanları normlara sokan modern iktidar-ların hiç bir şeyi kısıtlamaya ihtiyaçları yoktur. Bu nedenden dolayı, Cinselliğin Tarihi'nin birinci cildi olan Bilmek Arzusu kitabının ikinci bölümünün adı "Baskıcı Varsayım" dır. Foucault şöyle yazar: " 17. yüzyıl: Bu tarihin, burjuva diye adlandırılan toplumlara özgü olan ve belki de hâlâ kendimizi kurtaramadığımız bir baskı çağının başlangıcı olduğu sanılmaktadır."

Ama Foucault'nun Adorno ile kesişmekte olduğu noktalar da vardır. Yine Bilmek Arzusu kitabında Batı bilgisinin, bilimsellik adına her şeyi nesneleştirdiği temasını işler. Cinsel Bilim insanlann öznelliğini ortadan kaldırıp, bilgiden bir çeşit iktidar aygıtı üretmiştir: "Toplumumuz erotik sanatla bağlarını kopararak bir cinsel bilim edinmiştir. Daha ayrıntılı biçimde söyleyecek olursak, cinselliğe ilişkin gerçek söylemler üretme çabasını sürdürmüş ve bunu bayağı da zorlanarak, eski itiraf yöntemini bilimsel söylem kurallarına uyarlama yoluyla yapmıştır. 19. yüzyıldan sonra geliştirilen cinsel bilim, paradoksal bir biçimde, Hristiyan Batı'da cinselliğe ilişkin gerçek üretmenin ilk yöntemi olan zorunlu ve tüketici günah çıkarmanın tekil törenini odak noktası olarak korudu." Görüldüğü gibi, Adorno ve Horkeimer Batı'nm bilimsel aklını mitoslarda aramakta, buna karşın Foucault Nietzsche'ci bir filozof olarak bu nesneleştirici bilginin söykütüğünü Hristiyan düşüncesinde bulmaktadır.

2 Yorumlar

MAHİR KANIK
31 Ocak 2009 18:56  

pek bişey anlamadım ama bir iki bilgi dikkatimi çekti.gerçektende rüyaları yorumlayan tipler hiç aklıselim tipler olmuyor.rüyaların akıldışı olduğu varsayılabilir bu durumda nir ölçüde..

MAHİR KANIK
3 Şubat 2010 03:44  

1 yıl sonra aynı makaleyı tekrar okuyorum.foucoultun nazi almanyası tesbiti dikkat çekici bir tesbit fakat sadece hristiyanlığa mal edilmesi sakıncalı.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP