Demokrasi Kavramı Üzerine Hayli Spekülatif Bir İrdeleme - 1

Alain Badiou
Çeviren: Bülent Doğan

“Demokrasi” sözcüğü günümüzün temel mutabakat dayanağıdır. Sözcüğün Sosyalist Doğulu Devletlerin çözülüşünü ve bizim ülkelerimizin refahını, aynı zamanda Batılı insani haçlı seferlerini kucakladığı varsayılıyor.

Aslında “demokrasi” sözcüğü benim “otoriter görüş” dediğim şeyden çıkıyor. Demokrat olmamak her nedense yasaklanmıştır. Dolayısıyla, insan türünün demokrasiyi arzuladığı kabul edilmiş ve demokratik olmadığından şüphelenilen tüm öznellikler patalojik sayılmıştır. En iyi ihtimalle yeniden eğitilmeye katlanmayı, en kötü ihtimalle demokratik deniz piyadeleri ve paraşütçüleriyle uğraşmayı getirir.

Bu yüzden, kendini oylamalarda ve mutabakatta gösteren demokrasi, filozofta zorunlu olarak eleştirel fikirler uyandırır. Ne de olsa felsefe Platon’dan bu yana oylanıp kabul edilmiş görüşlerden kopuş anlamına gelmiştir. Felsefe’nin kendiliğinden “normal” sayılan her şeye şüpheyle yaklaşması beklenir. Eğer demokrasi kolektif örgütün veya siyasi iradenin normal durumunu yansıtıyorsa, öyleyse filozof bu normalliğin normunun incelenmesini talep edecektir. Bu sözcüğün otoriter görüş çerçevesi içinde iş görmesine izin vermeyecektir. Filozof açısından, mutabakata dayanan her şey şüphelidir.

Demokrasi fikrinin görünürlüğünün karşısına belli bir siyasetin, bilhassa devrimci siyasetin tekilliği ile çıkmak, eski bir yöntemdir. Ekim Devrimi’nden çok önce Bolşeviklere karşı da kullanılmıştır bu yöntem. Aslında, Lenin’e –onun demokratik addedilmeyen siyasi duruşuna– yöneltilen eleştiri bu anlamda ilktir. Öte yandan, bugün onun konuyla ilgili eleştirilere verdiği cevaplara bir göz atmak hayli ilginç olacaktır.

Lenin’in karşı argümanı ikili bir nitelik taşır. Bir yandan sınıfsal analiz mantığına uygun olarak iki tip demokrasi arasında ayrım yapar: proletarya demokrasisi ile burjuva demokrasisi. Ondan sonra da proletarya demokrasisinin kapsam ve yoğunluk bakımından burjuva demokrasisinden üstün olduğunu ileri sürer.

Ama argümanının ikinci yanı yapısal açıdan bana bugün olup bitenlere daha uygun düşüyormuş gibi görünüyor. Lenin burada “demokrasi” sözcüğünü okurken yanına daima “bir Devlet biçimi” sözünü koymamız gerektiğinde ısrar eder. Biçim, Devlet’in ayrı bir yapısının ve egemenliğin resmi kullanımının tikel bir konfigürasyonuna gönderme yapar. Lenin, Demokrasiyi bir Devlet biçimi olarak koymakla klasik siyasi düşünme geleneğine başvurur, ki bu gelenek, “demokrasi”yi nihai olarak bir egemenlik ya da iktidar mecazı olarak tasarlamamız gerektiğini iddia eden Yunan felsefesine kadar geri gitmektedir.

Eğer demokrasi bir Devlet biçimiyse, bu kategorinin önceden belirlenmiş uygun bir felsefi kullanımı olabilir mi? Lenin’de siyasetin amacı –ya da fikri– demokrasi de dahil olmak üzere her türlü devlet biçiminin sönümlenmesidir. Ve bu da, temelde Marx’ın Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları’nda ifadesini bulan soysal Komünizm ile tanımlanabilir. Soysal Komünizm çokbiçimli işçi etkinliklerinin; düzenlemelerin, teknik veya toplumsal eklemlenmelerin egemenliğinde olmadığı, ihtiyaçların kolektif gücünün idaresi altında olduğu serbest birliktelik temelli eşitlikçi bir toplum öngörür. Böyle bir toplumda, kamu baskısından ayrı bir olay olarak Devlet çözülmüştür. Siyaset de –sosyal grupların ve iktidarı fethetme niyetindeki tamahkârların çıkarlarını seslendirdiği ölçüde– fiilen çözülmüştür. Bu yüzden Komünist siyasetin hedefi, genel olarak Devlet’ten –bu Devlet demokratik olduğunu ilan etmişse bile– ayrışmış haliyle biçimin yok oluşu kipliğinde, tam da Komünist siyasetin kendisinin ortadan kalkmasıdır.

Siyasetin temsiliyetinde rol oynayan düzenleyici fikirler olarak felsefe, eğer siyasetin nihai hedeflerini tanımlayan, meşrulaştıran ya da kategorilere ayıran bir şey olarak alınırsa ve buradaki hedef Devlet’in sönümlenmesi –Lenin’in tezi bu yöndedir– ve saf temsiliyet, serbest birliktelik olarak tanımlanabilecek bir şeyse; ya da yine siyasetin nihai hedefi sonsuzluktan ayrışmış otorite olarak konumlandırılırsa veya kendi başına kolektifin zuhur edişi olarak tasarlanırsa, o zaman, bu varsayılan hedef açısından, yani soysal Komünizm’e aktarılan hedef açısından demokrasi felsefe için bir kategori değildir, olamaz. Neden? Çünkü demokrasi bir Devlet biçimidir; bırakalım siyasetin nihai hedeflerini felsefe değerlendirsin ve bırakalım bu son aynı zamanda Devlet’in sonu, dolayısıyla da “demokrasi” sözcüğüyle her türlü ilişkinin sonu olsun.

Hipotezlerle ilgili bu çerçevede siyaseti değerlendirmeye uygun “felsefi” sözcük, “eşitlik” yahut “Komünizm” olabilir, “demokrasi” olamaz. Çünkü bu sözcük geleneksel olarak Devlet’e, yani Devlet biçimine bağlıdır.

Buradan “demokrasi”nin ancak aşağıdaki üç hipotez reddedilirse felsefeye ait bir kavram olarak görülebileceği fikri çıkar. Bu üç hipotezin hepsi iç içe geçmiştir ve bir şekilde Leninist demokrasi fikrini destekler. Söz konusu hipotezler şunlardır:

1. Hipotez: Siyasetin nihai hedefi soysal Komünizm’dir, yani kolektifin hakikatinin saf temsili ya da Devlet’in sönümlenmesidir.

2. Hipotez: Felsefeyle siyaset arasındaki ilişki siyasetin belli bir nihai hedefinin, genel ya da soysal anlamının değerlendirilmesini zorunlu kılar.

3. Hipotez: Demokrasi bir devlet biçimidir.

Bu üç hipotez çerçevesinde “demokrasi” felsefenin zorunlu bir kavramı değildir. Ancak ve ancak üç hipotezden birinin geçersiz kalması halinde öyle olabilir.

Hipotezleri üç soyut olasılık takip eder:

1. Siyasetin nihai hedefi soysal Komünizm olmasın.

2. Felsefe ile siyaset arasındaki ilişki nihai hedeflerin soruşturulması, aydınlatılması ya da meşrulaştırılması olmasın.

3. “Demokrasi” Devlet’in biçimi olmaktan başka anlamlara da sahip olsun.

Bu üç olasılığın her birinde “demokrasi”nin bir felsefe kavramı olmasını sağlayan yapı sorgulanmaktadır. Felsefenin geçerli bir kategorisi olarak “demokrasi”nin göz önüne alınmasını ya da yeniden değerlendirilmesini sağlayan bu üç şartı tek tek çözümleyeceğim.

Farz edelim siyasetin nihai hedefi, Devlet’in egemenlik ilkesinden ayrıştırılmış kolektif temsiliyetin salt teyidi değil, insanların serbest birlikteliği değil. Farz edelim soysal Komünizm, bir fikir olarak dahi, siyasetin nihai hedefi değil. O zaman siyasetin hedefi nedir; felsefeye karıştığı, felsefeyi sorguladığı ya da felsefeye meydan okuduğu ölçüde, siyaset pratiğinin hedefi nedir?

Bu sorunun tarihi ışığında iki ana hipotezin çıkarılabileceğini düşünüyorum. Birinci hipoteze göre siyasetin hedefi “iyi Devlet” olarak adlandırılabilecek şeyin konfigürasyonu, daha doğrusu zuhur edişi olacaktır. Felsefe, Devlet’in çeşitli olası biçimlerinin meşruluğunun sınanması olarak öne çıkacaktır.

Devlet konfigürasyonunun tercih edilen karakterini adlandırma arayışı içinde olacaktır. Böyle bir hipotez siyasetin hedefleri tartışmasına son noktayı koyacaktır. Aslında bu, siyaset felsefesi alanında, Antik Yunandan günümüze uzanıp egemenin meşruluğu sorunuyla uğraşan büyük klasik gelenekle ilişkilidir. Şimdi sahnede bir norm belirmiştir elbette. Normun rejimi veya statüsü ne olursa olsun, ayrı bir devlet konfigürasyonu tipi için yapılan aksiyoma dayalı tercih Devleti normatif bir ilkeye bağlamaktadır. Hangi sebeple olursa olsun demokratik bir rejim monarşik ya da aristokratik bir rejimin üstünde görülmektedir örneğin. Bir başka deyişle, genel bir norm sisteminin bir araya gelmesi bu tercihi tasdik etmektedir.

1 - 2 - 3 - 4

1 Yorum

31 Mayıs 2016 15:51  

Çok güzel bir yazı olmuş ellerinize sağlık.

abone ol

Abone olun güncellemeler posta kutunuza gelsin:

Google takip

  • Gizlilik Politikası ve Şartlar
  •   © Felsefeye giriş bu bir felsefe blogudur by düşündüren sözler 2007

    Back to TOP