EDMUND HUSSERL'İN EVRENSEL BİLGİYE YENİ BİR YAKLAŞIM DENEMESİ

Edmund Husserl'in (8.4.1859, Prossnitz/Mâren-27.4.1938, Freiburg) düşüncelerini yakından izlediğimizde, onun "Fenomenoloji" teriminin herşeyden önce yeni bir felsefi betimleme yöntemini dile getirmiş olduğunu görürüz. Felsefi betimlemenin bu yeni yöntemi, 19. yy'ın sonundan bu yana üzerinde sağlam bir deneysel psiko-lojinin kurulabileceği tek temel olmaya aday olabilecek elverişli bir a priori psikoloji disiplini ile bunun yanında bütün bilimleri yöntemsel bir revizyondan geçirmek için bir araç (organum) önerebilen evrensel bir felsefi yapıyı (Konstruktion) kurmayı amaçlamıştır. Bu bağlamda ilkin fenomenolojik psikolojiye bakacak olursak şunu söyleyebiliriz: Modern, psikoloji, uzayzaman gerçekliğiyle somut ilişki içindeki "psişik olan"ın bilimi olarak, "Ego"ya ulaşan, ona bağlanan "objesine dünyada bulunan bir şey olarak bakar, yani "nesne"sine, alışılmış, virtüel ya da gerçek yapılarında, "yaşamak", "algılamak", "düşünmek", "istemek" vb gibi aktlarla-ilgi içine girerek-yaklaşır. Psişik olanda insana ve hayvana özgü varoluşsal bir tabaka gözlendiği, böyle bir yapının varlığı bilindiği için, psikoloji de antropolojinin ve zoolojinin bir dalı olarak görülebilir. Ne var ki hayvan doğası fizik gerçekliğin bir kısmını oluşturmaktadır ve fizik de gerçekliği inceleyen bir doğa bilimidir.

Husserl şöyle bir soru sorar: "Acaba doğa bilimine koşut, katışıksız bir psikoloji kurmak için, psişik ve fiziksel ok n arasına yeterince net ve kesin bir sınır çizgisi çekilebilir mi?" Ona göre, bazı sınırlı durumlar içerisinde katışıksız bir psikolojinin araştırılmasının mümkün olup olmadığı sorusu, psişik olanın temel özelliklerini kavramak için başvurulan zorunluluk ve psiko-fıziği belirleyen öğelerin çoğu tarafından olumlu bir biçimde yanıtlanmıştır.

Husserl'e göre, sınırları pek de belirsiz olmayan bir psikoloji sorununu ele almadan önce, psikolojik deneyin özelliklerini ve onun ortaya koyduğu, ona bağlı psikolojik verileri kesinlikle bilmemiz gerekir. Doğal olarak bu durumda da doğrudan deneylerimize yöneliriz. Fakat hiçbir deney, sıradan bir "yansıma" ya da "yön değiştirme" dışında, psişik olanı bütünüyle ortaya çıkarmamıza izin vermez. Çünkü içinden psişik verileri ele geçirdiğimiz psişik "deneyin edimi" üzerinde değil de, deneyin "konusu" üzerinde, o anın değerleri ve düşünceleri üzerinde kendimizi konsantre etme alışkanlığımız vardır. Aslında bu edim (Akt) psişik olanı ortaya çıkaran bir refleksiyondur, bir düşünlemedir, ve bu refleksiyon her deneye uygulanabilir.

Biz deneyin kendisinin, değerlerin, ereklerin ve kullanımların konusu, içeriği yerine, içinde bunların da "göründüğü" sübjektif deneyleri gözönüne alırız. İşte bu "görünüşler" (Erscheinungen) fenomenlerdir ve yapıları, gerçek ya da gerçek dışı olsun, nesnelerinin -konularının- "bir bilinç"'mm olmasıyla özellik kazanır. Günlük dil şu biçimdeki formülleri kullandığında "göreliliğin" bu anlamını işaret eder: bir şeyi düşünüyordum, bir şeyden korkmuştum gibi. Husserl'e göre fenomenolojik psikoloji, adını, psikolojik yanını incelediği "fenomenlerden" çekip çıkarır. Skolastik felsefeden de, özünde, fenomene ait olan "bağ"ın özelliğini göstermek için "yönelimsel" (Intentional) sıfatını ödünç alır. İmdi her bilinç yönelimseldir, yani intensiyonaldır.

Husserl'e göre "refleksiyonda bulunmayan" bilinç düzeyinde biz, "nesneler üzerine" taşınırız, onları "yönelimsel olarak görüleriz;" ve burada, refleksiyon da, bir içkin "çıkış" bulunduğunu ve bunun her türlü deneyin özelliği olduğunu açımladığı gibi, formların sınırsız çeşitliliğini de ortaya koyar. Bir şeyin bilincinde olmak, o şeye bilinç içinde boş olarak sahip olmak demek değildir. Her fenomen kendine özgü yönelimsel bir yapıya sahip olup, çözümleme sonucunda, tek tek yönelimsel öğelerin bir araya gelmesinin ve intensiyonel olarak birleşmesinin sürekli açığa çıktığı bir dizgeye de varlık kazandırır. Örnekle bir kübün algılanması, çok yönlü ve sentetik bir "intention"ü açığa çıkarır, şöyle ki: bir yandan, onu görmek için yerleşilen görüş noktalarına ve perspektif açısına göre, öte yandan da göreli biçimde "belirlenmemiş" olarak kalan ve görülmeyen, ama yine de varlığı tahmin edilen, "arka yüzü" ile gerçek biçimde algılanan "ön yüzü"nün birbirinden ayrılan farklı işlevselliği söz konusudur burada.İşie bu "görünüşler-yüzeyler akışı"mn ve onların sentezini oluşturma biçiminin gözlenmesi, her yüzeyin ve her kenarın kendiliğinden ve önceden bir şeyin "bilinci" olduğunu gösterir, bu olmadan, yeni yüzeylerin ortaya çıkışıyla tümel bilinç kendi sentetik birliğini hiçbir zaman yayamıyacak ve gerçekten de tek ve aynı objenin bilinci olmayı sürdüremiyecektir. Eğer fizik bir objenin burada-varolan olarak algılanması isteniyorsa, algısal bir ardarda gidişin yönelimsel yapısının belli bir tipe uyum sağlaması gerekir; ve bu aynı obje eğer başka modalitelere göre görülenebiliyorsa (anschauen) -yani sezgisel yolla anlaşılabiliyor, imgelenebiliyor, yeniden anımsanıyor ya da yeniden üretiliyorsa- başka değişle, yeni modifikasyonlarıyla uyum kuran bir algıda olduklarından farklı biçimlere onları dönüştüren modifikasyonlarla - bağlantı kurabiliyorsa, tüm yönelimsel biçimlerini yeniden ortaya çıkarırlar, yani görünüş kazanırlar.

Bu tüm psişik deney türleri için aynı şekilde geçerlidir. Yargıda bulunmak, değer biçmek, bir ereği amaçlamak, yargıların, değerlerin, amaç ve araçların deneyimini bilinçden boşaltmak demek olmayıp, bu edimler, herbiri kendine özgü değişmez örneğine uygun olan, yönelimsel bir akış tarafından kurulmuş olan deneyimleri de gösterirler. Husserl'e göre, fenomenolojik psikolojiye düşen anlama görevi, yönelimsel deneyimin biçimlerinin ve tiplerinin sistemli bir incelenişi ve yapılarının temel "yönelimlere" indirgenişidir. Böylece fenomenolojik psikoloji bize psişik yapıyı öğretmiş ve ruhumuzun varlığını anlamamızı sağlamış olur. Doğaldır ki bu araştırmaların geçerliliği açıkça psikologun ruhuna özgü özellikleri -tikellikleri- aşacaktır. Çünkü psişik yaşam bize yalnız kendi kendimize sahip olduğumuz bilinç içinde açımlanmaz, ama aynı zamanda öteki süjelerden aldığımız bilinç içinde de açımlanır; ve bu sonuncu deneyim kaynağı bizim kendi bilincimizde bulduğumuz şeyin yalnız iki katından fazla birşey de sunar: Bu bilinç, "bizim" olan ile "başkasının" olan arasında bulduğumuz farklılıkları da temellendirir, ve "sosyal yaşam"m özellliklerini önümüze serer. Sosyal yaşamı kuran "yönelimleri" açımlamak gibi psikolojiye fazladan bir görevin düştüğü yer de işte burasıdır.

Husserl, buradan "fenomenolojik-psikolojik indirgeme" ile "eidetik (özsel) indirgemeye (Reduktion)" geçer ve şöyle der: "Fenomenolojik psikoloji süjenin kendi kendine sahip olduğu kendinin deneyimini ve yine süjenin türetme yoluyla elde ettiği öteki süje ve toplumlar hakkındaki deneyimlerini incelemek zorundadır; ama böyle hareket eden ve çalışan psikolojinin de, psikofızik her türlü karışıklıktan sıyrılıp sıynlamadığını bilme sorusu henüz olumlu bir yanıta ve tam bir açıklığa kavuşmuş sayılmaz.Gerçekten de katışıksız (rein) bir kendinin deneyimine ve katışıksız psişik verilere ulaşılabilir mi?

Husserl'e göre Brentano'nun yönelimselliği keşfinden ve onda psişik olanın temel özelliğini göstermesinden bu yana, bu güçlük psikologları, fenomenolojik psikolojinin olabilirliğini, yani mümkün olduğunu göremez hale getirmiştir. Çünkü Psikolog her yerde kendi bilincini "dışsal" deneyimlerle ve psişik-olmayan gerçekliklerle karışmış olarak bulur. Çünkü bizim "dışsal" olarak belirttiğimiz şey, "içsel" yönelmişliğe ait değildir ve bizim "içsel yönelmişlik"e ilişkin sahip olduğumuz deneyim burada "dışsal" olarak bir deneyimi ortaya çıkarır. Yalnız fenomenleri gözlemek ve kendine özgü "yaşamını katışıksız bir biçimde bilmek isteyen fenomenolog, bir epokhe uygulamak zorundadır; yani fenomenolog, sıradan davranışa ilişkin her "sav"ı, her "tez"i "askıya almak", ve nesnel dünyaya değinen başka hiç bir yargıyı da hesaba katmamak zorundadır. Genel olarak deneyimin kendisi, bu evin, bu bedenin, bu dünyanın deneyimi, kendi özel-tikel biçimi içinde, olduğu gibi kalacaktır. Çünkü, -"yanilsamalı" bir deneyim, çelişkili bir yargının ya da benzer başka şeylerin deneyimleri sözkonusu olsa bile- bilginin nesnesi, herhangi birşey olarak, deneyim içinde betimlenmedikçe, yönelimsel bir deneyim de betimlenemez.Öte yandan anlamaya yönelik "epoklıe"miz, formülümüze göre, dünyayı "parantezler arasına" alır; dünyayı, süjenin bilinç alanının dı-şında bırakır ve onun yerine kanıtlanmış - algılanmış - yeniden anımsanmış - yargıda bulunulmuş - düşünülmüş - değerlendirilmiş, vb. bir dünya olarak "parantez içindeki dünya"yı koyar. Bu artık dünya ya da onun bölgelerinden birinin görünüşe çıktığı herhangi bir dünya alam değil, ama dünyanın "anlamı''dır. Kısaca fenomenolojik deneyimden yararlanmamız, nesnelerin "görünüşe çıkışlarının" çok yönlü biçimlerine dönmemiz ve "parantez içindeki" tek tek nesnelere yönelmemiz için, doğal gidiş içine koyduğumuz nesnelerden kendimizi ayırmamız gerekir.

Husserl'e göre fenomenolojik indirgeme ile "fenomenleri", katışıksız psişik olanı elde etmek için iki aşamadan geçilir: 1) Bir deneyimde kendisini dışlaştıran her 'Wın (tezin) köklü ve sistematik bir "epokhe" işlemine tabi tutulması; öyle ki bu "epokhe", hem tek tek nesneler hakkındaki görüşe, hem de zihnin bütünsel tutumuna uygulansın. 2) Artık "nesneleri" değil de "anlam birimlerini" gösteren çok çeşitli "görünüşleri" büyük bir dikkatle yeniden tanımak, anlamak ve betimlemek; öyle ki fenomenolojik betimleme iki kışıma ayrılsın: rioez'in betimlenişi - ya da deneyimin (Erlebnis, Experience) sübjektif olarak görülenen yanımn betimlenmesi - ve noema'nın betimlenişi - ya da deneyimde görülenen nesnenin betimlenişi.

Husserl'e göre fenomenolojik deneyim, gerçekten de kendine özgü "içsel" deneyim olarak adlandırılmaya hak kazanan tek deneyimdir, ve onun uygulanışı sınırlandırmalar kabul etmez. Nesnel gerçekliğin "parantez içine alınışına" benzer bir uygulamanın yapılabildiği ve ortaya çıkan görünüşün benzer betimlemesinin sürdürülebildiği gibi (yani "noesis" içindeki "noema"nm ortaya çıkarılışı), aynı şekilde başka bir süjenin "yaşamı" üzerinde de onu tanıtabileceğimiz bir betimleme yapabiliriz; indirgeme yöntemi başka süjeler hakkında sahip olduğumuz deneyime de uygulanabilir, yani yaygınlaştırılabilir. Öte yandan sosyal yaşamın fenomenolojik birliğini bilmek için, ortak bilinç içinde deneyimini yaptığımız bu toplumu, yalnız bireysel bilincin yönelimsel alanlarına değil, ama aynı zamanda, süjeler-arası bir indirgeme aracılığıyla, onun ortak bilincini oluşturan yönelime dek indirgeyebiliriz. Böyle genişletilmiş bir anlamda, içsel deneyimin psikolojik kavranışı, çok geniş bir yayılımı da içine almış olur böylece.

Ancak bir "ruh" oluşturmak için -yani "Ben"in birliğini kurmak, bilinç olaylarını bir noktada toplamak için- çok yönlü yönelimsel bir yaşamın birliğinden, daima "anlam" birimlerine eşlik eden bir yaşamdan daha fazla bir şeye gerek vardır. Çünkü bu "ego-süje", bireysel yaşamdan koparılamaz; o, özel ve tek tek yönelimler ile neden olduğu "alışkanlıklar" için bir ego gibi, özdeş bir "kutup" gibi direniş gösterir. Böylece fenomenolojik olarak somuta indirgenen ve somutta ele geçirilen özneler, yani "ben "ler arası ilişki (intersübjektivite), bilinçli bir varoluşu paylaşan "kişilerin" bir topluluğu olduğunu keşfeder.

Husserl'e göre fenomenolojik psikolojiden empirik ve psikofızik tüm öğeler ayıklanabilir, fakat kendisini böylece duyusal öğelerden arındırılmış olarak bulduğunda da fenomenolojik psikoloji artık "olgularla" uğraşmaz; böylece "özü" ya da "Eidos"u bakımından kapalı bir bilinç alanı düşünebilir ve fenomenlerimizi katışıksız "örnekler" olarak ele almak için onların yapaylığını (Faktizitât; facticite) gözardı edebiliriz. Fenomenlerin a priori yanlarını ve "olası" formlarını incelemeye kendimizi vermek için de bireysel ruhları ve toplumları bilmezlikten geliriz. Demek oluyor ki savunulan "tez", "kuramsal" olmak zorundadır; çünkü o böylece değişmeler içerisin-de değişmeden kalanı gün ışığına çıkaracak ve a priori olan tipik bir alanın örtüsünü üzerinden kaldıracaktır. Artık herhangi bir "türü" bizim için bilinmez olarak kalacak psişik bir varoluş bulunmayacaktır. İmdi fenomenolojik psikoloji, filozofa göre, eidetik fenomenoloji üzerinde temellendirilmek, ona dayanmak zorundadır.

Örneğin bedenlerin algısının fenomenolojisi, olgusal olarak bize kendisini sunan algılara ya da görünüşe çıkacağını bekleyebileceğimiz algılara bağlanmayacak, fakat bir bedenin algısı onsuz kavranamıyan sınırlı ya da uzayıp giden değişmez bir yapıya bağlanacaktır. Husserl'e göre,, "fenomenolojik indirgeme", gerçek içsel deneyimin fenomenlerini, "eidetik indirgeme" de psişik varoluşu yöneten temel formları açığa çıkarır. Empirik psikolojiden de o zaman modern doğa bilimince ortaya konan kesinliğe uyması beklenecektir. Daha önce kesinlikten uzak(vague) ve indüktif - empirik bir bilim olan doğa bilimi, "modem" anlamdaki yeniliğini, formların a priori sistemine borçludur; yani modern doğa bilimi varlığını gelişmeye katkıları olan katışıksız geometri, hareket ve zaman yasaları vb. gibi farklı disiplinler aracılığıyla "kavranabilen" doğanın a priori sistemine borçludur. Doğa ve psikoloji bilimlerinin yöntemleri birbirinden çok farklıdır; fakat biri gibi öteki de "özlerinin" "ussallaştırılması" bakımından yalnızca kesinlik iddiasında bulunabilirler. Bu bakımdan Psikofizik, tamamlanmış her psikolojinin ele alıp incelemek zorunda olduğu bir a priori'ye sahiptir; ama bu a priori fenomenolojik değildir, çünkü o, fizik doğanın ya da daha kesin olarak organik doğanın özüne de bağlıdır.

Husserl bu noktada 'Aşkın Fenomenoloji'yı ele alır ve şöyle der: "Aşkın Fenomenoloji'nin kökeninin Descartes'da, Fenomenolojik Psikoloji'nin başlangıcının da Locke, Berkeley ve Hume'da bulunduğu söylenebilir; bu ikinci alan, her ne kadar psikolojinin hizmetinde bir disiplin olmamış ya da yöntem olarak basit bir biçimde büyümemişse de, Descartes tarafından konulmuş olan aşkın problematiğin çözümüne katkıda bulunma aracı görevini üstlenmiştir. "Les Meditations" da serimlenen tema, Descartes'ın ortaya koyduğu felsefede sürekli ağırlığını duyuracaktır. Bu tema şöyle formüle edilebilir: Varolan olarak algıladığımız dünyanın bütünlüğü ya da tüm gerçeklik hakkında, onların tasarımlarımızın içeriği olarak yalnızca varolduklarını, onlar hakkında yalnızca yargılarımızda yargıda bulunabileceğimizi ya da daha doğrusu onların varoluşunu ancak yine onlardan aldığımız, derlediğimiz bilgilerle kanıtlayabileceğimizi söyleyebiliriz.

Husserl'e göre, işte tam da burada aşkın olana ilişkin bildiğimiz yasaya uyan ve uymayan bütün problemleri ortaya atmak için yeterli bir motiv bulunmaktadır. Çünkü "şüphe" (dubitatio) edimi ile Descartes "aşkın sübjektivite"mn üzerindeki örtüyü kaldıran ilk kişi olmuş ve ona "ego cogito"su ile ilk kavramsal belirlenimini vermiştir. Fakat Descartes'ın "aşkın zihin"(mens transzendental), Locke'un keşfetmeye giriştiği "human mind"ı olmuştur. Locke'un keşfettiği şey de psikolojide iç deneyime dönüşmüştür. Böylece psikolojisinin aşkın problemleri kuşatabileceğine ve çözüm yollarını arama işine girişebileceğine inanmak suretiyle Locke, sahte bir psikolojik felsefenin kurucusu olmuştur. Bu felsefe, kendi çift anlamı içindeki "sübjektivite" kavramının çözümlemesini yapmakta hiç kuşku duymadan ayak diremiştir. Fakat aşkın problem kendisini bir kez doğru bir biçimde ortaya koydu mu, "sübjektivite" terimini içinde saklayan çift anlamlılık (ambiguitât) da gün ışığına çıkar ve fenomenolojik psikolojiyi ilk anlamda düzenlemek ve aşkın fenomenolojiyi de ikinci anlamda ele almak üzere onarır, yeniden kurar.

Husserl burada fenomenolojik psikolojiye bir öncelik vermiştir; çünkü o kısmen felsefeye uygun bir giriş oluşturur, kısmen de aşkın fenomenolojiden daha çok doğal tutuma yakın olma avantajına sahiptir, Özsel (eidetik) olduğu gibi empirik bir disiplin de olan psikoloji, "pozitif bir bilim olup doğal bir tutum içerisinde dünyayı kendi önüne sererek, onun bütün konularının aslını, temelini açıkça ortaya döker; psikoloji, dünyayı önüne yayarak onun bütün temalarının aslını ortaya çıkarır, açımlar. Aşkın deneyime gelince onu, "aşırı" bir deneyim ve tümden "dünya-dışı" olması ölçüsünde, gerçekleştirmek zordur. Göreli yeniliğine karşın -yönelimsel çözümlemeyi kullanabildiği kadarıyla bile saltık bir yenilik olan - fenomenolojik psikoloji, herhangi bir pozitif bilime yaklaşır; ve bir kez kaynaştılar mı da, aşkın fenomenlerin üzerlerindeki örtüleri kaldırmak için, çözümlemenin ve indirgemenin formel işleyişini, bu mekanizmayı, görkemli bir biçimde yeniden kullanmak yeterlidir.Bununla birlikte, Husserl'e göre, aşkın fenomenolojinin her psikolojiden bağımsız olarak gelişebileceğinden de kuşku duymamak

EDMUND HUSSERL'İN EVRENSEL BİLGİYE YENİ BİR YAKLAŞIM DENEMESİ - ( devam )

...gerekir. Bilincin çift göreliliğinin olduğunun ortaya çıkarılışı, keşfi bize iki tür indirgemenin pratiğini de telkin eder. Psikolojik indirgeme psişik olanın ötesine, canlılar gerçekliğine dek inmez; çünkü psikoloji gerçek varoluşa bağlıdır ve onun özsel (eidetik) yanı bile gerçek dünyaların olasılıklarıyla kendisini sınırlamıştır.Aşkın problem ise tersine, "şüphe" aracılığıyla bütünü sarsmak için, kendisiyle bağıntıları olan tüm dünyayı ve bütün bilimleri kapsamak zorunda kalacaktır. Dünyanın kökeni, kaynağı bizdedir; başka deyişle dünya, kökenine bizde sahiptir. Descartes'ın bilmemiz için bizi götürdüğü yer de işte burasıdır ve dünya yalnızca bizim içimizde bilinen etkisini bulur, alışılmış gücünü kazanır. Dünyanın genel anlatımının ve onun özel belirlenimlerinin kesin anlamı, bizim algılayıcı, tasarımlayan, düşünen yaşamımızda bilincine sahip olduğumuz değerleri ele geçirişimizde ortaya çıkan, yani "kuruluşu" öznel bir kaynağa dek uzanan bir şeydir. Başka deyişle dünya hakkında anlamlar oluşturmamız, süje'nin düşünme aktları sayesinde mümkün olmaktadır.

Dünya ve içine aldığı herşey, "kendinde ve kendi için" dünya, "Ben" ya da "Biz" onun bilincine sahip olalım ya da olmayalım, varolduğu gibi varolur. Fakat bu genel dünya bilinçde "görünüşe" çıkışını yalnızca dünya formu altında yaparken, hemen öznellik ile bağlantı kurar, ve varolma formu olarak varoluşu sürecinde "bütünüyle anlaşılamayan" ve "kuşkulu" bir biçime dönüşen yeni bir boyut kazanır.İşte burada aşkın problem yatmaktadır: Dünyayı "görünür kılma, görünüşe çıkarma", onu "bizim için varlık" olarak koyma aktı, yalnızca öznel olarak bir anlamı bulunan bu akt, bu edim nedir? Dünyayı niteliklerine göre "içerden" belirleyebiliriz; çünkü o bilinçle bağlantılıdır; fakat bu çok genel dünya ve onun içinde varolduğu bilinç kadar karanlık olan "içkin" varlığı, deneyimin bize kendinde varolan ve bağımsız olan bir dünyanın görünüşleri olduğunu teyid ettiği bu geniş alan nasıl özel görünüşlerin bir çeşitliliği içinde önümüze çıkmaktadır. Husserl'e göre bu problem, "ideal" her dünyayı, örneğin katışıksız sayılar dünyasını ve "kendinde hakikatler" dünyasını da içermektedir; ve hiçbir varoluş, ya da varlık (varolma) biçimi bütünüyle bizimki kadar az anlaşılabilir değildir.

Husserl'e göre bizler, bireyler olarak olsun, bir topluluğun üyeleri olarak olsun, dünyanın geçerliliğinin bilincine sahip kimseler yani insanlar olarak bu dünyaya aitiz. O halde dünyanın anlamını, bir dünya varlığını ele geçirmek için kendimizi kendimize mi bağlamamız gerekmektedir? Psikolojik anlamda insanlar diye adlandırılanlar mı olmalıyız, yani dünyayı "kuran" aşkın bir yaşama katılanlar olarak bütün dünyaya ve kendimize göre aşkın varlıklar ve psişik bir yaşamın süjeleri mi olmalıyız? Biz psişik sübjektivitenin, hergün geçen "Ben" ve "Biz"' psiko-fenomenolojik indirgemede kendiliğinden ortaya çıkacak biçimde deneyimini yapabiliriz ve buna özsel (eidetik) bir incelemeyi katarak fenomenolojik bir psikolojiyi temellendirebiliriz)

Fakat sözcük dağarcığının yeterli olmaması nedeniyle biz, "ben-kendim" ve "biz-kendimiz" deyimlerini yeniden kullanmaya zorlansak da, aşkın öznelliğin doğa bilimi ya da psikoloji bilimi açısın-dan aydınlatılamıyacağı söylenebilir; çünkü aşkın öznellik hiçbir bi-çimde nesnel dünyaya ait değildir; fakat aşkın öznellik, dünyanın ve "benim için", "bizim için" oluşturulan ve ortaya konan onun bütün içeriklerinin içinde yer aldığı bilincin öznel yaşamıdır. Gerçekten de biz insanlar, yani bedensel ve tinsel varlıklar olarak bu dünyada varolan bizler o halde kendimiz için de birer "göriinüşler"izdir, ve bizim kurmuş olduğumuz gerçekliğin bir kısmını oluştururuz, "bizim" koymuş olduğumuz anlama katılırız. Kavradığımız "ben" ve "biz", "burada" (hic) bulunanlara göre saklı, gizli olan "ben" ve "biz"i içerir.

Aşkın deneyim bize bu aşkın öznelliğe doğru dolayımsız bir yol açar. Psişik deneyimde olduğu gibi bir indirgeme ile aşkın deneyim katışıksız, ari' bir hale getirilir. Aşkın indirgemeyi (Transzendental Ruduktion), psikolojik araştırmanın daha öteye götürülmüş bir arındırılması (katarsis'i) gibi düşünebiliriz. O zaman evrensel olan daha üst bir düzeye yükselir. Bu yüzden "parantez içine alma" yalnız dünyayı değil, ama bu "ruhları" da kapsar, içine alır. Psikologlar için sıradan, olağan bir geçerliliği olan dünyanın, içinde yerleşmiş bu dünyaya ait olan ruhların katışıksız bir öznelliğine indirgendiği görülür. Aşkın fenomenolog'un kendisi de daha önce psikolojik bakımdan katışıksız hale getirilmiş veriyi aşkın öznelliğe indirger; yani dünyayı ve onun "ruhlarını" (süjeleri) en genel biçimde ortaya koyan ve bu "tez" içinde de onları teyid eden aşkın öznelliğe (Transzendentale Subjektivitât) indirger.

Husserl'e göre bu aşamada artık incelemeyi algısal ve düşlemsel (Imaginativ) deneyimlerime, psikolojik deneyimimi sağlayan psikolojik verilere bağlı tutmuyorum. Tek aşkın deneyimi incelemeyi öğreniyorum. Kendi varoluşumla artık ilgilenmiyorum; içinde gerçek psişik deneyimlerimin ortaya çıktığı, bana verildiği katışıksız yönelimsel yaşamla ilgileniyorum. Bu işlem aşkın problemini (Transzendenz) -bilincin niteliği olarak belirlenmiş olan aşkınlığı- kendi gerçek düzeyine yükseltir. "Bilince "bağlı", bilince "göre" bir varlığın bu özelliği bilmemiz gerekir ki dünyamızın gerçek bir niteliği değildir; fakat özsel (eidetik) zorunluluk bunun kavranabilir tüm dünyanın bir niteliği olması gereğini vurgular. Özgür fantazimiz, gerçek dünyamızı farklı biçimlere sokmamıza, hayalgücü ile onu başka bir yapı ve kuruluş (Konstruktion) ile değiştirmemize izin verir; fakat biz, dünyayı değiştirdiğimiz anda kendimizi de değiştirmek zorundayızdırye yalnızca öznelliğin yapısı, doğası tarafından bize önceden konulmuş olan sınırlar içinde kendi kendimizi değiştirebiliriz ancak. İstediğimiz gibi dünyayı dönüştürelim, her yeni dünya eskisinden daha küçük bir varlık olmayacaktır, öyle ki onun üzerinde eylemlerimizi (praxis) yaparak oturacağız ve kuramlarımızın (Theoria) tanıklığında onun varoluşunu kanıtlayarak bu yeni dünyadan deneyimin bir nesnesini yapacağız, bir objesini kuracağız. İmdi aşkın problemi özseldir. Psikolojik deneyimim, algılarım, düşlemim ve geri kalanı, içerikleri ve formları, ne idiyseler öyle kalırlar; fakat ben onları şu anda "yapılar" olarak görüyorum, çünkü en sonunda kendimi bilincin en üst yapısıyla yüz yüze buluyorum."

Filozofa göre, açıktır ki anlaşılabilir, kavranabilir olan başka her problem gibi, aşkınlık problemi de kendi araçlarını kendisi ortaya koyar; bunlar aracılığıyla önceden varsaydığı varoluşsal katmanın çözümüne ulaşır ve kendine özgü araştırmasının ötesine geçer. Bu alan genelde bilincin katışıksız öznelliğinden başka birşey değildir ve onun araştırma alanı varlığını sürdürdüğünde, ne fazla ne eksik bir biçimde kendi kökeni, kaynağı ve bütünselliği içinde düşünüldüğünde "nesnel" diye adlandırılabilen her alan bilinçli bir yaşamdır. Husserl'e göre bir "savı kanıtlama"(peûtio principii) olmaksızın, empirik ya da fenomenolojik - eidetik olan bir psikoloji aracılığıyla aşkınlık problemini hemen çözme teklif bile edilemez; çünkü psikolojinin "öznelliği" ve onun "bilinç" olarak adlandırdığı şey fenomenoloji felsefesinin ortaya çıkarmayı istediği bu öznellik ve bu bilinç ile hiçbir biçimde birbirine karıştırılamazlar. Aşkın indirgeme burada psikolojik indirgemenin yerini almıştır. Psikolojik "ben" (Mich) ve "biz" (Uns) yerine aşkın bilincin somut varoluşu içinde anlaşılan aşkın "ben" (leh) ve biz" (Wir) geçer. Aşkın "ben" (leh) psikolojik "ben" imle (Mich) özdeşleştirilmediğinden, o, ikinci bir "ben" (leh) olarak düşünülmemelidir, çünkü aşkın "ben" (leh) artık psikolojik "ben"imden (Mich) ayrı değildir; -yani "ayrılma" sözcüğünün alışılmış anlamında ona bağlı değildir- ama "bağlanma" ifadesinde geçen alışılmış anlam söz konusudur-.
Kendinin aşkın deneyimi her an, tutum ve gidişin yalın bir değişiminin etkisi sonucu, kendinin psikolojik deniyimine dörnüşebilir. Bir tutum ve gidişten ötekine geçiş gerçekleştiğinde, Ego'nun belli bir özdeşliği saklı tuttuğunu görürüz. "Benim" dışlaştırma (Objektivation) aktım olarak psikolojik refleksiyonda bana görünür olan, aşkın refleksiyonda, kendinin bir dışlaşması ya da nesnelleşmesi, başka deyişle, aşkın "ben" tarafından gerçekleştirilmiş olan bir "objektivasyon" biçiminde varlığını ortaya çıkarır, yani 'cendini var kılar. Yalnız şunu da bilmemiz gerekir ki deneyimin aşkın ve psikolojik sferlerinin paralelliğini sağlayıp sürdüren şey, mların anlatımları arasında varolan bir "özdeşlik", ve birini ötekinden ayıran şey de katışıksız bir tutum değişikliğidir. Buradan da anlıyoruz ki psikolojik fenomenoloji ile aşkın fenomenoloji eşit bir biçimde birbirlerine koşut olacaklardır.

Öte yandan "Epokhe"nin Latin sayılır kesinliği ve etkisiyle de psikolojik öznellik, aşkın öznelli; e dönüşür; psikolojik entersübjektivite de aşkm entersübjektiviteye dönüşür. İşte burada "dünya-içi" tüm gerçekliği kendinde taşıyarak varlığının ve oluşu-munun anlamını ortaya çıkaran ve bilinci aşaı her şeyde somut ve en son temele -temellendirmeye-ulaşmış oluyoruz. Çünkü her nesnel varlık ya da varoluş, özü gereği "bağıl"du, "göreli"dir ve yapısını da, aşkın yasaların işleviyle kurulmuş olan ve ona ilişkin inanç alışkanlıklarıyla inanışlarını doğuran bilincin yönelimsel birliğine borçludur)

Evrensel bir bilim olarak Fenomenoloji böylece, Husserl'e göre, ana hatlarıyla ortaya çıkmış olur. Fenomenolojinin gelişmesiyle a priori olarak kavranabilen bütün bilimlerin birleştirilmesi, Leİb-niz'in önceden sezinlemiş olduğu, evrensel bir ontolojinin olasılığını güçlendirmiş ve onu, fenomenolojik bir yöntemin dogmatik olmayan yeni temeli üzerinde gerçekleştirmiştir. Çünkü öznelliğe ve özneler arası ilişkiye (sübjektiviteye ve intersübjektiviteye) göre bütün somut fenomenlerin bilimi olarak fenomenoloji "kendiliğinden" (eo ipso), olası her varlığın ve bütün gerçek varlıkların bilimidir. Fenomenoloji kendi kavrayış gücü içinde evrenseldir; çünkü onda kendi yönelimsel kuruluşuna bağlı olmayan bir "a priori dişilik" sözkonusu değildir; ve öznel bir işlem ile temellendirilip herşeyi a priori olarak kurmak üzere bilincin içinde ne varsa tümünü kuşatan gücü yonelimsel kuruluş olmadan ortaya çıkaramaz. Bir kez fenomenoloji alanında somutluk kazanmış bütün a priori disiplinlerde -örneğin matematiklerde- "paradokslar" sağanağına uğramak ya da onların ilkelerine ilişkin çatışkılar aramak sözkonusu değildir. Fenomenoloji'den bağımsız biçimde a priori olmuş bulunan bu bilimler (matematikler), bu aynı fenomenoloji üzerinde kendilerini kurmadıkça, temellendirmedikçe yöntemlerini ve öncüllerini eleştiriden uzak tutmayı umamazlar. "Pozitif ve dogmatik bir bilgi olma istek ya da eğilimlerinde bile bu bilimler, fenomenolojiden başka birşey olmayan bu evrensel ve özsel (eidetik) ontoloji karşısındaki bağımlılıklarını açığa çıkarmaktan kaçınamazlar ve onun yalnızca basit alt dallarını meydana getirirler.

Husserl'e göre bütün nesnel gerçeklikleri aşkın "kaynaklarına" geri götürüp bağlayarak a priori'liğin evrenselliğini serimlemek görevi, sonu gelmeyen bu görev, kendi içinde pozitif bir gerçekliği saklayan her kısmının salt apriori üzerinde temelini bulacağı evrensel olgunun bir biliminin kurulması içinde yerini edinen bir görev olarak kabul edilebilir. Eidetik fenomenolojinin son bölümlenmesi kendi bütünlüğü içerisinde şöyle görünür: Bir ilk felsefe için, evrensel ontoloji ya da fenomenoloji; ve bir ikinci felsefe için de aşkın en-tersübjektivite'nin bilimi ya da olgunun bütünselliği (universum). İşte burada Husserl'e göre, evrensel bilim olarak felsefenin antik kavranış biçimi, yani bilginin bütün alanlarını kuşatacak olan Platon ya da Descartes tarzındaki felsefe anlayışı, bir kez daha, onarılmış olarak karşımıza çıkmaktadır. Bütün rasyonel problemler ve şu ya da bu nedenle onun içine giren bütün öteki problemler "felsefi" olarak kabul edilmek için fenomenoloji içinde yerlerini alırlar, ve kendi saltık formları ile çözüm yollarım, aşkın deneyimin ya da eidetik sezginin en son kaynağında bulurlar. Bu da insansal bakımdan aşkın bir "yaşam biçimi" olarak işlevini fenomenolojiye öğreten "kentli" ile bütünleşmiş bir bağlanma, bir ilişkidir. "Kendi" ile bütünsel ilişki, yaşamın saltık normlarını sezebilir, görüleyebilir ve ondan özgün olan ieleolojik yapıyı öğrenebilir. Husserl'e göre Fenomenoloji, evrensel akim hizmetindeki insanın insana karşı gösterdiği ilginin tümel ifadesini dile getirmek ister. Çünkü yaşamın normlarını açımlarken, gerçekten de, fenomenoloji bütünselliği içindeki insanlığın, gerçek insanlığın ve hakikatin sonsuz ide'sine doğru yönlendirilmiş yeni bir bilinç akımını açığa çıkarır.

Yine Husserl'e göre, metafizik, teleolojik, etik problemler, felsefe tarihi tarafından konmuş olan problemler, yargı problemi ve genel bir biçimde bütün temel problemler ve aynı şekilde onları birleştiren aşkın bağlar fenomenolojinin yargıda bulunma alanı içerisine girerler. Fenomenolojik felsefe sonuç olarak antik grek felsefesinin temelde esinlendirmiş olduğu şeyin geliştirilmesinden, Descartesçı öğretinin egemen temasının daha öteye götürülmesinden başka birşey değildir. Çünkü Husserl'e göre yukarıda sıralanan bu gelenekler henüz ölmediler. Onlar rasyonalizmin ve empirizmin karşıtlığının kaynağında bulunan problemlerdirler; ve yine aynı gelenekler Kant felsefesini ve Alman idealizmini kuşatırlar ye günümüzün karmaşık düşünce dünyasından bir çıkar yol bulurlar. Bunlar yeniden ele alınmalı, yöntemsel ve somut incelemelere tabi tutulmalıdırlar. Ancak bu gelenekler sınırları bulunmayan bir bilimi gerçekleştirmeyi başarabilirler. Husserl'e göre Fenomenoloji, ayrıca kesin, belirgin (strenge) bir felsefeye kendilerini götürmek zorunda olan kararlı bir çalışmaya ortak bir biçimde katılan, böyle bir çalışmaya kendilerini adayan, kapalı felsefe dizgelerine de karşı çıkan araştırıcıları gerekli görür. Bu bakımdan Fenomenoloji, XX.yy'da görülen "açık" bir felsefe dizgesi olarak da değerlendirilebilir.

Bilimsel Gerçek Üstüne

Albert Einstein

1. «Bilimsel gerçek» sözüne kesin bir anlam vermek kolay değildir. «Gerçek» sözü böylece, kişisel deney için başka, matematik bir önerme için başka, ya da bir tabiat bilimi teorisi için başkadır. «Dinsel» dedikleri gerçeği ise doğru dürüst kavrayamıyorum bile.

2. Bilimsel araştırma, deneysel düşünce ve bütüncü bir görüşü destekleyerek, kör inançları azaltabilir. Bununla birlikte, biraz inceye giden her bilimsel çalışmanın temelinde dünyanın akla dayandığı ve kavranabilir olduğu yolunda dinsel duyguya benzer bir inanç vardır şüphesiz.

3. Bu inanç deneyde kendini gösteren yüce bir aklın derin duygusuyla birleşince benim için Tanrı kavramı olur. Herkesin anlayacağı bir deyimle buna «panteizm» denir. (Spinoza)

4. Dünyanın mezhep geleneklerine ancak tarih ve psikoloji açısından bakabilirim. Onlarla başkaca hiç bir ilişkim yoktur.

Bilim ve Ahlâk

Albert Einstein

Söylediğim bir takım sözlerin hoşunuza gitmediğini anlıyorum. Ama ben hiçbir zaman insanlık için bir kurtuluş yolu olmadığını söylemedim. Yeryüzündeki koşulların düzelmesi salt bilimsel buluşlardan çok insan geleneklerinin ve ülkülerinin gerçekleşmesine bağlıdır. Ahlâklı bir yaşama düzeninin gelişmesi bakımından Konfüçyüs'ün, Buddha'nın, İsa'nın ve Gandhi'nin yaptıkları, bilimin, herhangi bir zamanda yapabileceğinden çok daha önemlidir bence. Sigara içmenin sağlığınız için çok zararlı olduğuna inanırsınız da, tiryaki olmaktan gene de alamazsınız kendinizi, Hayatı zehirleyen pek çok alışkanlıklar için geçerli bir yargı bu üstelik. Doğruya ve gerçeğe yönelmiş her türlü çabaya duyduğum saygı ve hayranlığı ayrıca belirtmem gerekmiyor sanıyorum. Ne var ki, iyilik ve güzellik değerleri eksikliğinin de salt düşünsel bir çabayla giderilebileceğine inanmıyorum. Bu görüşümü anlıyacağınızı umarım.

Bilim ve Toplum

Albert Einstein

Bilim, insan işleri üzerinde iki yoldan etki yapar. Birincisi, hepimizin bildiği bir yoldur: Bilim insan hâyatmı baştan başa değiştiren, dolaysız, daha çok dolaylı olarak bir takım olanaklar yaratır. İkinci yol eğitici bir nitelik taşır - insan düşüncesini etkiler. Bunun etkisi üstünkörü bir bakışla görülmezse de, daha az derin değildir.

Bilimin en gözle görünen pratik etkisi, hayatı hem zenginleştiren, hem karmaşık hale sokan bir takım buluşlara yol açmasıdır; bunlar, buhar makinası, demiryolu,elektrik gücü ve ışığı, telgraf, radyo, otomobil, uçak, dinamit vb. gibi buluşlardır.Bunlara bir de biyoloji ve tıp alanında insan hayatını koruma amacıyla yapılan buluşları, özellikte acıları dindirme yollarını ve yiyecekleri koruyup saklamaya yarayan teknik icatları eklemek gerekir.

Ama, bütün bu buluşların insana sağladığı en büyük iyilik, eskiden, .basit yaşayışı sürdürmek için pek gerekli olan o son derece yıpratıcı beden çalışmasından insanı kurtarmış olmasıdır bence. Bugün köleliğin genel olarak ortadan kalktığını ileri sürebiliyorsak, bunu bilimin pratik sonuçlarına borçluyuz.

öte yandan, teknoloji, ya da uygulamalı bilim, insanlığı son derece ciddi bir takım sorunlarla karşı karşıya getirmiştir,insanlığın yaşaması, bu sorunların yararlı bir yoldan çözümlenmesine bağlıdır» Yapılacak şey, yeni bir takım toplumsal kurumlar ve gelenekler yaratmaktır. Öyle kurumlar ki, onlar olmadıkça, yeni âletler, ister istemez insanlığın başına belâların en büyüğünü açabilir.

örgütlenmemiş bir ekonomide, mekanik üretim araçları şu sonucu doğurmuştur: İnsanlığın hatırı sayılır bir bölüğü mal üretimi bakımından artık gerekli olmaktan çıkmış ve böylece ekonomik oluşumun dışında kalmıştır. Bunun sonucu olarak da, ilk ağızda, satın alma gücünde bir azalma olmuş ve aşırı yarışma yüzünden iş gücünün değeri düşmüştür ki, bu da, git gide daralan aralıklarla, mal üretiminin ciddi olarak felce uğramasına yol açmıştır. Öte yandan, üretim araçları, bunları ellerinde tutanlara, politik kurumların geleneksel güvenekleriyle önlenemiyecek ölçüde bir güc sağlamaktadır. İnsanlık bu yeni koşullara uymak için yeni bir savaşa girişmiştir. Bizim kuşağın insanları, görevlerine yaraşır bir güc gösterebilirse, bu savaş gerçek bir kurtuluşa götürebilir.

Teknolojiye gelince, o da mesafeleri kısaltmış ve son derece etkin bir takım yeni
yıkma araçları yaratmıştır. Bu araçlar, davranışlarında alabildiğine serbest olmak isteyen ulusların elinde, insanlığın hayatını ya da güvenliğini tehlikeye koyabilmektedir. Bu durum, bütün dünya için bir tek yürütme ve yargı gücünü gerekli kılar. Ne var ki, millî gelenekler böylesi bir merkezî gücün kurulmasına umutsuzca karşı koymaktadırlar. Burada da, kendimizi yene bir savaşın, sonucu hepimizin kaderini belirliyecek bir savaşın ortasında bulunuyoruz.

Ulaştırma araçları, basılı sözü çoğaltma yolları ve radyo modern silâhlarla birleşince, bedenle ruhu merkezi bir gücün buyruğu altına koymaya yüz tutmaktadırlar ki, bu da insanlık için üçüncü bir tehlike doğurmaktadır. Çağımızın zorbalıkları ve onların yıkıcı etkileri, bu ilerlemeyi insanın yararına kullanmakta ne denli geri kaldığımızı açıkça göstermektedir. Burada da durum ve koşullar, uluslararası bir çözüm yolu ve bu çözüm için de - henüz yoksun bulunduğumuz - psikolojik bir temel gerektirmektedir.

Şimdi, bilimin insan düşüncesi üzerine yaptığı etkilere gelelim. Bilim - öncesi çağlarda, yalnız düşünce ile, bütün insanlığın zorunlu ve kesin diye kabul edebileceği sonuçlar elde edilemezdi.Tabiattaki bütün olayların katı yasalara bağlı olduğu düşüncesi de kabul edilemezdi.Tabiat yasasının, ilkel bir insanın gözündeki bölük pörçük görünüşü perilere cinlere olan inancı beslemekle kalır. Onun için, ilkel insan, bugün bile, tabiatüstü ve sorumsuz bir takım güderin hayatına karışabileceği korkusu içinde yaşayıp durmaktadır.

Bilimin en büyük zaferi, insanın kendine ve tabiata karşı duyduğu güvensizliği, insan aklı üstündeki etkisiyle yenmek olacaktır. Eski Yunanlılar ilkel matematikle birlikte, ilk defa olarak, sonuçlarından hiç kimsenin kaçmamıyacağı bir düşünce sistemi kurmuşlardı. Ondan sonra Rönesans bilginleri, sistemli deneyle matematik yöntemi birleştirmeyi düşündüler. Bu birleşme, tabiat yasalarını, deneyle doğrulayarak, öylesine kesin bir biçimde dile getirebiliyordu ki, tabiat biliminde artık düşünce ayrılıklarına yer kalmıyordu. O günden bu yana, her kuşak akıl ve bilgi mirasını arttırmıştır ve bütün yapıyı tehlikeye sokabilecek en ufak bir buhran korkusu kalmamıştır.

Büyük halk yığınları bilimsel araştırmanın ayrıntılarını encak kendi dar anlayışı ölçüsünde izleyebilir. Ama, hiç değilse, büyük ve önemli bir yarar olduğunu da görür: Bu yarar da, insan düşüncesinin güvenilmeğe değer ve tabiat yasasînın evrensel olduğunu düşünmektir.

Bilim ve Uygarlık

Yaşadığımız bu ekonomik sıkıntı çağında ulusları ayakta tutan mânevi güçlerin ne olduğu açıkça belirmektedir. Umarız ki, geleceğin tarihçisi, Avrupanın politik ve ekonomik bakımdan birleştiği bir gün, çağdaş olayları yargıladığı zaman, günümüzde bu kıtanın özgürlük ve onurunun Batı devletleri tarafından kurtarılmış olduğunu, bu güç zamanlarda kin, nefret ve zorbalığa kaymadan sıkıntıya karşı koyan Batı Avrupa'nın kişi özgürlüğünü başarıyla savunup, bilgi ve buluşların ilerlemesine yol açtığını görecek ve söyliyecektir. Çünkü kendi varlığına saygısı olan bir insan için hayat bu özgürlük olmadan yaşanmaya değmez.

Beni yıllarca kendi yurttaşı sayan bir ulusun tutum ve davranışını yargılamak bana düşmez hem; yalnız eyleme değer verilen günümüzde yargılamaya girişmek boş bir çaba olsa gerek.

Bugün bizi ilgilendiren sorunlar şunlardır : İnsanlığı ve bize miras kalan mânevi varlıkları nasıl kurtaracağız? Avrupa'yı yeni bir yıkımdan nasıl koruyacağız?

Hiç şüphe yok ki, dünyayı saran ekonomik buhran ve buhran yüzünden halkların yoksul düşmesi, birçok nimetlerden yoksun kalmaları, tanığı olduğumuz tehlikeli karışık-lıklara yol açmıştır. Bu gibi dönemlerde hoşnutsuzluk kin ve öfke doğurur; öfke insanları zorbaca eylemlere ve devrimlere sürükler, kimi zaman da savaşa götürür. Sıkıntıdan, çaresizlikten yeni yeni dertler doğar. Bugün devlet adamları, tıpkı yirmi yıl önce olduğu gibi, korkunç sorumluluklar yüklenmiş bulunuyorlar. Gönül ister ki bunlar bir anlaşmaya varsınlar ve Avrupa'da uluslararası alış verişleri birlik ve aydınlık temelleri üzerine kurabilsinler, böylece her devlet savaşın başarısızlıkla sonuçlanacak bir serüven olduğunu kesinlikle anlasın. Ne var ki, devlet adamlarının çabası ancak halkların sağlam, sarsılmaz istemine dayandığı zaman başarılı sonuç verebilir.

Bizi ilgilendiren konu yalnız barışı kurmanın ve korumanın teknik çareleri değil, aynı zamanda kafaları eğitmenin, aydınlatmanın yoludur. Düşünce özgürlüğümüzü, kişisel özgürlüğümüzü tehlikeye sokan güdere karşı koymak istiyorsak, önce yitireceğimiz değerlerin ne olduğunu iyice tasarlamamız ye atalarımızın bunca zor savaşlarla elde ettikleri bu özgürlüğe neler borçlu olduğumuzu açıkça bilmemiz gerekir.

Bu özgürlük olmasaydı, ne Shakespeare,ne Goethe, ne Newton, ne Faraday, ne Pasteur, ne de Lister yetişirdi.O olmasa,ne halk için konforlu evler olurdu, ne demiryolları, ne telsiz telgraf, ne salgınlara karşı korunma çareleri, ne ucuz okuma kitapları, ne kültür, ne de herkese açık sanatlar. Hayatın belli başlı gereksinmelerini karşılıyacak gereçleri meydana getirmek için insanın çabasını kolaylaştıracak makineler olmaz, çoğu insanlar eski Asya zorbalarının zamanındaki köle hayatını yaşardı.

Buluşlar, keşifler yalnız özgür insanlara vergidir, yalnız onlar yaratabilir biz modern insanların hayatını yaşanmaya değer hale getiren düşünce eserlerini.

Belki bir gün gelecek, çağımızın ekonomik güçlüklerinden sıyrılıp da çalışmada «arz ve talep», sunu ve istek, üretim ve tüketim arasındaki dengeyi kurabilecek ve bu dengeyi yasalarla yürütebileceğiz. Ama bu sorunu da özgür insanlar olarak çözümlemeliyiz, onu bahane ederek bizi köleliğe sürüklemelerine izin vermemeliyiz; çünkü kölelik olumlu, sağlıklı her türlü gelişmeyi köstekliyen bir bataktır.

Bu sözlerimle ilgili olarak, geçenlerde aklıma gelen bir düşünceyi dile getirmek isterim: Şehirden uzak, yalnız yaşıyor ve rahat, düzenli bir hayatın yaratıcı düşünceyi geliştirmeye ne kadar elverişli olduğunu görüyordum. Toplumumuzda yalnızhğı gerektiren ve beden ya da akıldan yana büyük bir çaba gerektirmeyen bazı görevler vardır: örneğin deniz feneri ve yüzen fener bekçiliği. Bu görevleri bilim, özellikle, bazı matematik ya da felsefe sorunlarını derinliğine incelemeyi amaç edinen gençlere vermek mümkün değil mi? Pek az genç hayatının asıl verimli çağında bilimsel sorunların üstüne eğilmek fırsatını bulur. Bir genç belli bir süre için bir burs bulabilse bile, en kısa zamanda sonuç elde etmek zorundadır. Bu durum salt bilime ulaşmak için hiç de elverişli değildir. Ekmeğini kazanmak için gelişigüzel pratik bir görev alan genç bilim adamı bu bakımdan daha elverişli koşullar içindedir - yeter ki asıl çalışmasına ayırabilecek zaman ve enerjiyi bulabilsin. Bu dediğim gerçekleştirilirse, belki yaratıcı kafalara şimdi olduğundan daha geniş ölçüde gelişmek olanağı verilmiş olur. Ekonomik yoksulluğun ve politik karışıklığın ağır bastığı çağımızda bu çeşit düşüncelerin üstünde durmaya değer.

Tehlikeli, yoksul bir çağda yaşadığımızdan yakınmalı mıyız? Sanmam. İnsan bütün Öbür canlılar gibi yaradılıştan gevşektir. Onu uyaran, dürtükliyen olmazsa, hemen hiç düşünmez, törelerine ve alışkanlıklarına uyarak bir otomat gibi yaşar. Genç değilim, çocukluk, gençlik aşamalarını geçirdim ve ben de delikanlının yalnız kendi hayatının ıvır zıvırlarını düşündüğü, arkadaşları gibi konuşup, tıpkı onlar gibi davrandığı çağları yaşadım. Bu yapmacık maskenin altında neler saklandığını pek fark edemez insan, çünkü alışkanlığın, biçimselliğin etkisiyle insanın gerçek kişiliği pamuğa sarılmış gibidir.

Bugünümüz ne kadar başka! Fırtınalı zamanımızda çakan şimşeklerin ışığında insanları ve olayları olanca çıplaklığıyla görebiliyoruz. Her millet, her insan amaçlarını, tutkularını, güc ve güçsüzlüklerini açığa vurmaktadır. Koşulların hızla değişmesinde göreneğin hiç yeri kalmamıştır: Alışkanlıklar kurumuş buğday taneleri gibi havaya savrulmaktadır.

İnsanlar çaresizlik içinde, iflâs etmiş ekonomik gelenekler ve kurulması gereken uluslararası politik ilişkiler üzerinde düşünmeye başlıyorlar. Uluslar tehlikeler ve karışıklıklar arasından yeni gelişmeler yoluna girmektedirler. Çağımızın bu karışıklıkları bize daha iyi bir dünya hazırlasa bari!

Zamanımızın bu yargısı bir yana, ödevimiz ulu ve dayanıklı varlıklarımız arasında hayata değer veren ne tvarsa onları korumak ve çocuklarımıza atalarımızdan aldığımız kültür mirasını daha arı ve daha zengin olarak aktarmaktır.

Tanrı Kavramının Sömürülmesi

Albert Einstein

Daha iyi bir dünyanın kurulmasına çalışılırken Tanrı kavramından yararlanılması gerektiğine inanmıyorum.Bunun, çağdaş bir aydının davranışları ile bağdaşabileceğini sanmıyorum. Ayrıca, tarih de gösteriyor ki, her topluluk ya Tanrının kendilerinden yana olduğuna inanıyor, ya da böyle olduğuna karşısmdakileri inandırmağa çalışıyor.

Bu da, sağduyuya dayanan bir anlayış ve davranışı güçleştiren bir durum.Daha ahlâklı ve aydınca bîr tutumun gelişmesi yolunda girişilecek sabırlı ve açık sözlü eğitim çalışmaları, kanımca, daha mutlu bir yaşama düzenine giden tek yoldur.

Din Duygusu ve Araştırma

Albert Einstein

Bilimin derinlerine inerseniz, kendince bir dinselliği olmayan bir bilim kafasına zor raslarsmız. Ama bu din duygusu, basit insanınkinden apayrıdır. Böyleleri için Tanrı, iyilik beklenen ve cezasından korkulan, ne kadar saygın olursa olsun, kişisel ilişkiler kurulan bir varlıktır; çocuğun babasıyla olari ilişkisine benzer yücelmiş bir duygu.

Oysa, bilgin bütün olup bitenlerin nedensel bilincine varmıştır. Onun gözünde gelecek geçmişten ne daha az zorunludur, ne de daha belirli. Ahlâk onun için Tanrı ile değil, temamen insanla ilgili bir iştir: Onun din duygusu, tabiat yasalarının düzeni karşısında şaşkın bir hayranlıktır. Çünkü, tabiatta öylesine yüksek bir akıl kendini göstermektedir ki, insanın en ince düşünceleri ve buluşları, bu aklın yanında sönük bir bölge gibi kalır. Bu duygu, bencil isteklerinin köleliğinden kurtulabildiği ölçüde, hayatının ve çabalarının ana yolu olur.Bu duygu, bütün çağlarda yaratıcı din adamlarının içini dolduran duygunun benzeridir.

Bilim ve Din

Albert Einstein

İnsanların yaptıkları ve tasarladıkları herşey duydukları ihtiyaçları gidermeğe ve acılarım dindirmeye yarar. Düşünce akımlarını ve gelişmelerini anlamak istersek, bunu her zaman göz önünde tutmalıyız. Çünkü, her insan çabası ve yaratışı, görünürde ne kadar yüce olursa olsun, duyguların ve özlemlerin etkisi altındadır. Öyleyse, insanları dinsel düşüncelere, en geniş anlamıyla inanca götüren duygular ve ihtiyaçlar neler olmuştur? Bunun üzerinde düşündüğümüz zaman, dinsel düşüncenin ve hayatın beşiğinde türlü türlü duygular bu-luruz. İlkel insanda dinsel düşünceleri yaratan korkudur her şeyden önce: Açlık korkusu, vahşi hayvan, hastalık, ölüm korkusu. Varlığın o döneminde,olayların nedenleri arasındaki ilişkileri anlamaya gücü yetmeyen insan kafası az çok bize benzer varlıklar uydurmuş ve korkulan olayları onların isteklerine ve eylemlerine bağlamıştır. Bu varlıkları bizden yana davrandırmak ve öfkelerini dindirmek için insanlar bir takım işler yapmayı, kurbanlar vermeği düşünmüşler ve bunlar çağdan çağa aktarılarak bir inanç olmuştur. Buna korku dini diyorum. Bu dini kimse yaratmamış, özel bir din adamları bölüğünün kurulmasıyla dondurulmuştur. Bu bölük kendine, korkulan varlıklarla halk arasında bir aracı süsü vermiş ve «yönetici güc» durumunu bunun üzerine kurmuştur.

Çoğu zaman, önder, hükümdar ya da ayrıcalıklı bir sınıf, yeryüzündeki egemenliğini güçlendirmek için, ona dinsel görevler eklemiştir, ya da politik gücü elinde tutan sınıfla papaz sınıfı arasında bir çıkar ortaklığı kurulmuştur.

ikinci dinsel kuruluş kaynağı toplumsal duygulardır.Baba ve ana, büyük toplulukların başındaki yöneticiler ölümlü ve yanılabilir insanlardır. Yönetilme, sevilme ve korunma özlemi, koruyan, karar veren, ödül ve ceza veren bir kader-Tanrı kavramının oluşmasına yol açmıştır. Bu, insanın düşünce ufkuna göre, kabilenin hayatını, insanlığın hayatını, hattâ, genel olarak, hayatı seven, besleyen, insanı yıkımlarında ve yatıştırılmaz özlemlerinde avutan ve öbür dünyaya göçenlerin ruhunu koruyan bir Tanrıdır. Toplumsal ve ahlaksal Tanrı kavramı budur işte.

Yahudi halkının kutsal kitaplarında korku dininin ahlaksal dine dönüştüğü görülebilir ; bu dönüşüm incil'de daha da ileri gitmiştir. Bütün uygar halkların dinleri, özellikle, doğu halklarınkiler, toptan ahlaksal dinlerdir. Korku dininin ahlaksal dine dönüşümü, halkların hayatında önemli bîr ilerlemedir, ilkel halkların dinlerinin salt korku dini, uygar ülkelerinkiyse salt ahlaksal din olduğu yolundaki ön-yargıdan sakınmak gerekir. Hepsi de daha çok iki tipin karışımıdır. Bu karışımda, toplumsal hayatın yüksek basa" inaklarında ahlaksal din ağır basmaktadır.

Bu tiplerin ortak özelliği Tanrı kavramının insan biçiminde olmasıdır. Yalnız özellikle zengin kişiler ve topluluklar, genel olarak, bu dinsel hayat basamağının üstüne çıkarlar. Ama, saf halinde, pek sık raslanmamakla birlikte, hepsinde üçüncü bir dinsel hayat basamağı vardır: Buna kozmik din duygusu demek isterim. Bunu hiç bilmiyene anlatmak zordur, hele insana benzer hiç bir Tanrı düşüncesi ile bağdaştırılmazsa.İnsanoğlu, insan isteklerinin ve amaçla' nnın boşluğunu, tabiatta ve düşünce dünyasında kendini gösteren o aklı durduran düzenin yüceliğini görür. Hayat ona bir çeşit zindan gibi gelir ve anlam dolu bir bütün olarak hayatı toptan kavramak ister. Kozmik din duygusunun ilk izleri, dönüşümün ilk basamağında, örneğin Davud'un bazı mezamirinde ve bazı peygamberlerde bulunmaktadır. Kozmik din duygusu budizmde ve hele Schopenhauer'in eşsiz yazılarında ağır basar. Bütün çağların dinsel dehaları, dogmalar ve insan biçiminde bir Tanrı tanımayan kozmik din duygusu ile kendilerini göstermişlerdir. Onun için, başlıca öğretisi kozmik din duygusuna dayanan hiç bir kilise olamaz. Böylece, bütün çağların sapkın denilen insan¬ları arasında bu yüce din duygusuyla yüklü olan ve çok kez çağdaşlarmca dinsiz, kimi za¬man da ermiş sayılan insanlar vardır. Demokritos, Assisi'li Francesso ve Spinoza bu bakımdan birbirlerine yakındırlar.

Hiç bir belli Tanrı düşüncesine ve hiç birTanrıbilime götürmeyen kozmik din duygusu insandan insana nasıl geçebilir? Bence bu duyguyu, ona yatkın olanlarda uyandırmak ve diri tutmak, sanatla bilimin en önemli görevidir.Böylece, dinle bilim arasında alışılagelenden başka bir ilişki düşüncesine geliyoruz.

Tarihsel açıdan insan bilimle dini anlaşmaz iki kutup gibi görebilir ve bunun nedenini anlamak da zor değildir. Nedensel yasanın bütün olayları yönettiği gerçeğine ermiş birisi, kozmik oluşumun ilerlemesinde araya giren bir varlık düşüncesini kabul edemez. Tabii, nedensellik varsayımını ciddiye alıyorsa. Korku dini gibi toplumsal ve ahlaksal dinin de yeri yoktur onun düşücesinde. Ödül ve ceza veren bir Tanrıya aklı yatmaz. Şundan ötürü ki, insan sıkı bir takım dış ve iç yasaların etkisindedir, onun için de, cansız bir nesne nasıl devinimlerinden sorumlu değilse, o da Tanrıya karşı sorumlu değildir. Bu yüzden, ahlâkı baltalıyor diye bilime çatmışlardır, tabii haksız olarak. İnsanın ahlaksal davranışı, başkalarının acısını paylaşmasına, eğitime ve toplumsal ilişkilere etkin olarak bağlanmalıdır. Bu davranışın dinsel bir temele hiç de ihtiyacı yoktur. İnsanların yalnız ölümden sonraki ceza korkusu ve ödül umudu ile kendilerini tutabileceklerini düşünmek insanlık için hiç de övünülecek bir şey değildir.

İşte bu nedenlerden ötürü kiliselerin niçin bütün çağlarda bilimle savaştığını ve bilimden yana olanlara işkence ettiğini anlamak kolaydır. Ama, ben ayrıca kozmik din duygusunun bilimsel araştırmada en güçlü ve en soylu itme gücü olduğuna inanıyorum. Yalnız büyük çabaların ve hele fedakârlığın (ki onlarsız yeni yollar açan bilimsel yaratma gerçekleşemez), yalnız bunların değerini bilenler gündelik kaygıları aşan bir çalışmayı doğuran duygu gücüne önem verebilirler. Keplerle Newton'un uzun yıllar tek başlarına çalışarak, gök mekaniğinin işleyişini aydın-latabilmeleri için, dünyanın kuruluşundaki akılsallığa derin bir inançları olması, ve bu aklın dünyadaki yansısını olsun yakalamak yolunda ne ateşli bir istekleri olması gerekirdi! Bilimsel araştırmayı yalnız pratik sonuçlarıyla bilen kimse kolayca aklanabilir ve çevrelerindeki şüpheci kimselere inat düşüncelerini dünyanın dört bir yanında ve dört bir çağındaki yoldaşlarına ulaştıran bu insanların dünya görüşünü kavrayamaz. Ancak hayatını böylesi yüksek amaçlara adayan kimse, bu büyük insanları coşturan ve onları, sayısız başarısızlıklara rağmen, amaçlarına bağlı tutan gücün ne.olduğunu anlayabilir. Bu türlü güçleri kozmik din duygusu cömertçe verir insana. Bir çağdaşımız, haklı olarak şöyle demiştir: «En ciddi bilginler, içlerinde derinden derine bir dinsel duygu taşıyanlardır.»

Hayatın Anlamı

Albert Einstein

Hayatımızın ve, genel olarak, bütün canlı varlıkların hayatının anlamı nedir? Bu soruya karşılık vermesini bilmek dindar olmayı gerektirir. Diyedeksin ki, böyle bir soruyu sormanın bir anlamı var mı? Ben de şunu söyleceğim sana: Kendi hayatına ve başkalarmınkine anlamsız gözüyle bakan insan, yalnız mutsuz olmakla kalmaz, kolay kolay yaşmasını bile beceremez.

BİR İNSANIN GERÇEK DEĞERİ

Bir insanın gerçek değeri, her şeyden önce, kendinden kurtulmayı, ne ölçüde ve ne yolda başardığına bakılarak anlaşılır.

ZENGİNLİK ÜSTÜNE

Şuna var gücümle inanıyorum ki, dünyanın bütün zenginlikleri ilerlemeyi gerçekten isteyen bir insanın elinde de olsa, insanlığı ileriye götüremez. Yalnız büyük ve temiz insanlardan örnek almak bizi soylu düşüncelere ve soylu işlere götürebilir. Para bencilliği çeker, ve ister istemez, kötüye kullanılmasına yol açar.Carnegie'nin para çuvallarıyla yüklü bir Musa, bir İsa, bir Gandhi düşünebilir misiniz?

Dünyayı Nasıl Görüyorum ?

ALBERT EİNSTEİN

Biz dünyalıların ne garip bir durumu var! Burada kısa bir süre için bulunuyoruz. Niçin geldiğimizi bilmiyoruz, sezer gibi oluyoruz zaman zaman. Ama, çok derinlere gitmeden, günlük yaşam bakımından başkaları için var olduğumuzu biliyoruz; önce, bütün mutluluğumuzu gülümsemelerine ve rahatlarına bağladığımız kimseler için, sonra da, yakından tanımadığımız ama kaderlerine sevgiyle bağlı olduğumuz bütün insanlar için.İç Ve dış hayatımın, ölü ve diri bütün insanların emeğine bağlı olduğunu, aldığım ve hâlâ almakta olduğum şeyleri aynı ölçüde var gücümle vermeğe çalışmam gerektiğini her gün durmadan düşünüyorum. Azla yetinmek gereğini duyuyorum ve çok kez başkalarına gereğinden fazla iş yüklediğimi düşünüp üzülüyorum. Bana öyle geliyor ki,toplumun sınıfları arasındaki ayrılıklar haksız ve yersizdir; bu ayrılıklar, aslında, zorbalığa dayanmaktadır. Ayrıca şuna da inanıyorum ki, sade ve kendi halinde bir yaşayış, beden ve kafa bakımından herkes için daha iyidir.

İnsanın filozofik anlamdaki özgürlüğüne hiç de inanmıyorum. Her birimizin davranışları, yalnız dış baskıların değil içten gelen bir takım zorunlukların da etkisindedir. Schopenhauer'in «Bir insan istediğini yapar ama, istediğini istiyemez» sözü tâ gençliğimde içime işlemiş ve gerek kendi hayatımdaki gerek başkalarının hayatındaki sıkıntılar karşısında sürekli bir avunma, tükenmez bir sabır ve hoşgörü kaynağı olmuştur. Bu düşünce, insanın kolayca elini,kolunu bağlayan sorumluluk duygusunu yumuşatır, gerek kendimizi gerek başkalarını gereğinden çok ciddiye almamızı önler; humur'a (gülen düşünceye) yer veren bir hayat görüşüne götürür bizi.

İnsan hayatının, genel olarak, yaradılışın anlamını ya da amacım" araştırmak, nesnel bakımdan saçma gelir bana öteden beri. Bununla birlikte, herkesin davranış ve yargılarını yöneten bir takım ülküler vardır. Bu bakımdan, rahatlık ve mutluluğa, hiç bir zaman birer amaç gözüyle bakmadım. Böyle bir ahlaksal temel domuz sürülerine yaraşır daha çok. Yolumu aydınlatan, bana durmadan yaşama sevinci ve cesareti veren ülküler,İYİLİK, GÜZELLİK ve DOĞRULUK olmuştur. Aynı inançları paylaştığım insanlarla birlik olduğumu duymasam, sanat alanında ve bilim araştırmalarında hiç bir zaman ulaşılamıyacak bir amaca yönelmesem, hayat bana bomboş gelebilirdi. Nice insanların her gün ardına düştükleri mal mülk edinme, kolay başarı kazanma, süslü püslü yaşama, tâ çocukluğumdan beri tiksinti uyandırmıştır bende.

Bende coşkun bir toplumsl adalet ve sorumluluk duygusu vardır ama, nedense insanlara ve insan topluluklarına doğrudan doğruya bağlanma isteği hemen hiç yoktur. Ben tek başına düşünen bir insanım, dar anlamıyla hiç bir zaman bütün yüreğimle ne devlete bağlı kalmışımdır, ne ana yurda, ne dostlar çevresine, ne de aileye. Bütün bu bağlara karşı hiç eksilmeyen bir yabancılık ve yalnızlık duygusu beslemişimdir.Bu duygum yaşlandıkça daha da artmıştır. İnsan vahlanarak da olsa, başkalarıyla anlaşma ve uzlaşmanın bir sınırı olduğunu açıkça görür. Bunu gören, gerçi,iç temizliğini, kaygısızlığını azçok yitirir. Ama, buna karşılık, başkalarının düşüncelerinden, alışkanlıklarından ve yargılarından geniş ölçüde bağımsız, kalarak kendi dengesini hiç de sağlam olmayan bir temel üstüne kurmaya kalkmaz.

Benim politik ülküm demokratik ülküdür. Herkes saygı görmeli ama, hiç kimseye tapılmamalıdır. Bana karşı insanların gereğinden çok saygı ve hayranlık göstermesi talihin bir cilvesidir. Bunda benitaı kabahatim olmadığı gibi, hak etmiş de değilim bunu. Bu aşırı saygı, benim cılız gücüm ve ardı arası gelmez didinmelerimle bulduğum bir kaç düşünceyi anlamakta zorluk çekmelerinden gelebilir. Çok iyi biliyorum ki, her hangi bir örgütü gerçekleştirmek için, bir tek kişinin düşünmesi, buyurması ve toptan sorumluluk yüklenmesi gerekir. Ama yönetilenler baskı altında olmamalıdır. Yöneticilerini seçebilmelidirler. Zorbalığa dayanan otokratik bir düzen, bence, kısa zamanda bozulur. Çünkü, zorbalık ruhça aşağılık insanları çeker ve dâhi zorbaların yerine haydutların geçmesi şaşmaz bir yasadır bence. Bu yüzden, bugün italya'da ve Rusya'da gördüğüm böylesi düzenlerin karşısındayım var gücümle. Bugünkü Avrupada demokrasi yolunun gözden düşmesinin nedenini, demokrasinin temel düşüncesinde değil, hükümet başındakilerin kolay değişkenliğinde ve oy mekanizmasının kişileri tek tek hesaba  katmayan niteliğindedir. Ama bence Kuzey Amerika Birleşik Devletleri bu bakımdan doğru yolu bulmuşlardır. Uzunca bir süre için seçilmiş sorumlu bir başkanları vardır, ve bu başkan sorumluluğunu etkin olarak taşımasına yetecek güçten yoksun değildir. Buna karşılık, bizim politik sistemimizde insan tekinin hastalık ya da yoksulluk hallerinde gördüğü geniş ilgiyi değerli buluyorum. İnsanlığın çarklarında, bana gerçekten önemli görünen devlet değil, yaratıcı ve duygun insanteki kişiliğidir. Soylu ve yüce olanı yaratan odur. Çoğunluksa düşüncede budalalığa, duygularda şaşkınlığa düşebilir.

Bu konu beni sürü haline gelen insan topluluklarının en kötüsünden, hiç sevmediğim ordudan söz açmaya götürüyor.Bir mızıkanın ardından sıra sıra yürümekten zevk alan kimseyi adam yerine koymam. Onda, bir beyin olmasa da olur. Yalnız murdar ilikle bu iş pekâlâ başarılabilir. İnsan uygarlığının bu yüz karasını bir an önce yok etmek ' gerekir. Ismarlama kahramanlık, budalaca oldu bittiler, sözde yurtseverlik palavraları tiksindirir beni. Savaş ne kadar iğrenç, ne kadar aşağılık geliyor bana! Böyle yürekler açısı bir işe girmektense, dilim dilim kesilmeye razıyım. Buna rağmen, insanlara o kadar güvenim var ki, bence bu umacı çoktan yeryüzünden kalkmış olurdu, eğer okul ve basın.Bu satırlar Hitler ordusunun dünyayı kasıp kavurduğu ve 6.000 yahudiyi zehirli gazlarla öldürdüğü günlerde yazılmıştır.

Duyabileceğimiz en güzel şey, hayatın esrarlı yanıdır. Sanatın ve gerçek bilimin beşiğinde bu ana duygu vardır. Onu bilmeyen, dünya karşısında şaşkınlık ve hayranlık duymayan kimse, ne de olsa, ölü ve gözü kapalı gibidir. Hayatın sırlarıyla karşı karşıya gelmek, korku ile de karışarak dinleri yaratmıştır. Ulaşamayacağımız bir şeylerin var olduğunu bilmek, ancak en ilkel bir biçimde anlayabileceğimiz en derin aklın ve en parlak güzelliğin belirtilerini görmek, bu bilgi ve bu gerçek dindarlığın tâ kendisidir. İşte bu anlamda, ve yalnız bu anlamda, derinden dindar olan insanlara katılıyorum. Kendi yarattıklarını cezalandıran ya da ödüllendiren, biz insanlarınkine benzer istekleri olan bir Tanrıyı benim aklım almaz. Bedeni ile öldükten sonra yaşayabilecek bir insan da düşünemem. Zayıf yürekliler, korku ya da gülünç bir bencillikle bu.çeşit düşünceleri beslesinler istedikleri kadar. Hayatın sonsuzluğundaki sır ve gerçeğin akılları aşan kuruluşuna bakış, bir de tabiatta kendini gösteren akim, ne kadar küçük olursa olsun, bir parçacığını kavramak için göstereceğimiz o içten çaba yetiyor bana.

Albert Einstein (14 Mart 1879 - 18 Nisan 1955)


20. yüzyılın en önemli kuramsal fizikçisi olarak nitelenen Albert Einstein, Görecelik kuramını geliştirmiş, kuantum mekaniği, istatistiksel mekanik ve kozmoloji dallarına önemli katkılar sağlamıştır. Kuramsal fiziğine katkılarından ve fotoelektrik etki olayına getirdiği açıklamadan dolayı 1921 Nobel Fizik Ödülü'ne layık görülmüştür. (Nobel Ödülü'nün ve Nobel Komitesi'nin o zamanki ilkeleri doğrultusunda, bugün en önemli katkısı olarak nitelendirilen Görecelik kuramı fazla kuramsal bulunmuş ve ödülde açıkça söz konusu edilmemiştir.)

Hayatı

Albert Einstein, 1879 yılında Güney Almanya'nın Ulm kentinde dünyaya geldi. Babası Einstein & Cie adında bir elektrik fabrikası sahibi; annesi ise, klasik müziğe meraklı, eğitimli bir ev hanımıydı. Konuşmaya geç başlaması ve içine kapanık bir çocuk olması, ailesini tedirginliğe düşürmüşse de, sonraki yıllarda sağlıklı bir çocuk olduğu anlaşıldı.1880 de ailesiyle Münih'e taşındı. Babası Hermann ve abisi Yakob burada Einstein&cie adında elektrik mühendisliği ile bir şirket kurdular. 1894 yılında ailesin iflası nedeni ile İtalya'ya taşındılar

Einstein: buluş ve çalışmalarındaki esin kaynağını ise kendisi: "Çocukluğumda yaşadığım iki önemli olayı unutamam. Biri, beş yaşında iken amcamın armağanı pusulada bulduğum gizem; diğeri on iki yaşındayken tanıştığım Öklit geometrisi. Gençliğinde bu geometrinin büyüsüne kapılmayan bir kimsenin, ileride kuramsal bilimde parlak bir atılım yapabileceği hiç beklenmemelidir!" sözleri ile açıklamıştır.

Lise öğrenimini 1894'te İsviçre'de tamamladı ve 1896'da Zürih Politeknik Enstitüsü'ne (ETH) girdi. Sırp asıllı Mileva Maric adlı bir fizik öğrencisi ile evlendi. Mileva, Einstein'nın 1905'te çıkardığı araştırmanın matematik hesaplarında yardımcı olmuştur.1921 yılında teorisi üzerinde çalışmak için New York'a gitti 1933 de hitler'in ırkçı politikası sebebiyle Alman vatandaşlığından çıkartıldı ve Amerika'ya gitti ve buranın vatandaşı oldu

1933 de Almanya'da Nasyonal Sosyalist Partisi'nin İktidar olmasıyla çalışmalarına izin verilmeyen 40 bilim adamı adına Mustafa Kemal Atatürk'e bir mektup yazarak onların Türkiye'de çalışmalarına devam etmelerini istemişti.Atatürk bu isteği kabul ederek İstanbul üniversitesi'nde çalışma imkanı tanımıştı

Bu Dönemde Einstein'a İsrail Başbakanlığı teklif edildi ancak kabul etmedi.Dr. Chaim Weizmann ile Kudüs Musevi Üniversitesini Kurdu.

1955'te yaşamını yitirene kadar bilim dünyasına pek çok katkıda bulundu. 1916'da yayımladığı "Genel Görelilik Kuramı", 1921'de "fotoelektrik etki ve kuramsal fizik alanında çalışmalarıyla Nobel Fizik Ödülü'nü aldı.

Bern'de federal patent dairesinde görev aldı. Bu görevden arta kalan zamanlarda çağdaş fizikte ortaya atılmaya başlanan problemler üzerinde bir çok araştırma yaptı. Önce atomun yapısı ve Max Planck'ın kuantum teorisi ile ilgilendi. Brown hareketine ihtimaller hesabını uygulayarak bunun teorisini kurdu ve Avogadro sayısının değerini hesaplayarak teorisini test etti. Kuantum teorisinin önemini ilk anlayan fizikçilerden birisi oldu ve bunu ışıma enerjisine uyguladı. Bu da onun, ışık tanecikleri veya fotonlar hipotezini kurmasını ve fotoelektrik olayını açıklayabilmesini sağladı.

1905 yılında "Annalen der Physik" dergisinde bu çalışmalarını açıklayan iki yazısından başka, üçüncü bir yazısı daha çıktı ve bu yazıda görecelik teorisinin temelini attı. Teorileri sert tartışmalara yol açtı. 1909'da Zürih Üniversitesi'nde öğretim görevlisi oldu. Prag'da bir yıl kaldıktan sonra, Zürih Politeknik Enstitüsü'nde profesör oldu. 1913'de Berlin Kaiser-Wilhelm Enstitüsü'nde ders verdi ve Prusya Bilimler akademisine üye seçildi.Bir bilim adamı olarak 1. Dünya Savaşı'nda tarafsız kaldı. İlk eşinden Hans ve Eduard isminde iki erkek çocuk sahibi olan bilim adamını 1914 yılında eşi terk etti. Birinci Dünya Savaşı nedeniyle yiyecek kıtlığı sırasında mide ağrıları çeken bilim adamına kuzeni Elsa bakmış ve ikinci defa kuzeni Elsa (takma ismi Else) ile evlenmiştir.

Yabancı ülkelere birçok gezi yapmakla birlikte 1933'e kadar Berlin'de yaşadı. Almanya'da yönetime gelen Nasyonal Sosyalist (Nazi) rejimin ırkçı tutumu dolayısıyla, pek çok Musevi asıllı bilim adamı gibi o da Almanya'dan ayrıldı. Paris'te College de France'ta ders verdi; burdan Belçika'ya oradan da İngiltere'ye geçti. Son olarak Amerika Birleşik Devletleri'ne giderek Princeton Üniversitesi kampüsünde etkinlik gösteren Institute for Advanced Study'de (İleri Araştırma Enstitüsü) profesör oldu. 1940 yılında Amerikan yurttaşlığına geçti.

Küçük oğlu Eduard akıl hastalığı nedeni ile Zürih yakınlarında bir bakım evinde hayatını geçirmiş; büyük oğlu Albert, babası ve annesinin karşılaştığı Zürih Polytechnic'te mühendislik okumuş ve daha sonra University of California, Berkley'de profesörlük yapmıştır. 1955'de Princeton'da ölmüştür; oğlu Albert yanında bulunmuştur.

Üvey kızı Margot Einstein, bilim adamının kişisel mektuplarını özenle herkesten saklamış ve kendisinin ölümünden 20 yıl sonra daha saklı kalmasını vasiyet etmisti. Günümüzde Princeton Üniversitesi tarafından basılan bu mektuplar bilim adamının gizli kalmış özel yaşamı hakkında ilginç bilgiler sunmaktadır.

Buluşları

Einstein'ın fizik alanındaki çalışmaları modern bilimi büyük ölçüde etkiledi. Kendisi özellikle zaman ve uzay için düzenlenmiş bağlılık İzafiyet Teorisi ile tanındı.

Bu teori üç bölüme ayrılır:

1-Newton mekaniğinin yasalarını değiştiren ve kütle ile enerjinin eşdeğerli olduğunu öne süren Özel Görecelik (1905);
2-Eğrisel ve sonlu olarak düşünülen dört boyutlu bir evrene ait çekim teorisini veren Genel Görelilik (1916);
3-Elektro-manyetizma ve yerçekimini aynı alanda birleştiren daha geniş kapsamlı teori denemeleri.

İlk iki teorinin geçerliliği atom fiziği ve astronomi alanında yapılan deneylerle çok başarılı bir biçimde sınanmıştır; çağdaş fiziğin temel taşları arasında yer alırlar. Einstein atom ile ilgili olarak: "Ben atomu iyi bir şey için keşfettim,ama insanlar atomla birbirlerini öldürüyorlar." demiştir. Ayrıca birçok kişinin ilgisini çeken "Neden Sosyalizm?" adlı yazısı Monthly Review adlı aylık dergisinin, ilk sayısının, ilk yazısıdır.


Albert EİNSTEİN - SEÇME YAZILAR


1-Dünyayı Nasıl Görüyorum ?


2-Hayatın Anlamı


3-Bilim ve Din


4-Din Duygusu ve Araştırma


5-Tanrı Kavramının Sömürülmesi


6-Bilim ve Uygarlık


7-Bilim ve Toplum


8-Bilim ve Ahlâk


9-Bilimsel Gerçek Üstüne


10-Kişi ve Toplum

11-Niçin sosyalizm ?

12-Zenci Sorunu

13-Bireysel ve Toplumsal Sorumluluk

14-însan Hakları

15-insanlık Sorunları ve çözüm Yolları

16-Eğitim Üstüne

17-Eğitimin Önemi

18-Öğretim Özgürlüğü

19-Bagımsız Düşünce ve Egitim

20-Düşünce Özgürlügü

21-Aydınlara Bildiri

22-Sigmund Freuda Mektup

YİRMİNCİ BÖLÜM

Etna Yanardağı

Etna'nın ara sıra kıvılcım dökerek tepesinden
Yalımlar püskürttüğünü. Az yıkım değildi yalımdan
Sağnakların dağdan fışkırarak Sicilya kırlarını
Sarması, orada bir egemenlik kurması. Kurtulamamış
Yakın komşular bile bu korkunç oyundan, dumanlar
Kıvılcımlar bütün gökyüzünü kapladığı gün.
Doldurmuştu bir korku yüreklerini, yeni bir yıkım
Koparmış gibiydi evrende, doğa, acı; derin
Bir araştırma konusudur bu olay. Çevirmeliyiz
Gözlerimizi tüm yönlere, unutmamak için nesnelerin
Nasıl olgunlaştığını, evrende hangi küçük
Bölümün göğü kurduğunu, "Bütün"ün binde biri
Bile olmamasına karşın. Birden yaratılamaz
Bu denli çok kişi yeryüzünde, bunu düşünmüşsen
İyice, şaşmazsın, bu yığınla işler karşısında.
Şaşılır mı bizden birini sıtma tutarsa, yayılırsa
Bir yanma gövdemize, ya da başka bir ağrı düşerse?
Dolanır birden ayaklar, bir diş ağrısının acısı
Duyulunca, gözler kararır yavaştan, "kutsal ateş"
Yayılınca uzaktan uzağa, gövdeye sızınca, eli,
Ayağı süründüğü yerde tutuşturunca. Yoktur
Şaşılası yanı bunun, çok öğe var nesnelerde
Bu türden. Yıkımlarla dolu yer, gök, sayısız
Sayrılık doğabilir bunlardan. İnanmak gerek
Sonsuz kaynaklardan gök için, yer için yeterli
Bütün özdeğin çıktığına, birden bir deprem
Çıkarmak için yeryüzünde, kudurmuş bir hortumun
Denizde, karada ne varsa alt üst ettiğine.
Etna'nın ateş sağnağını, göğün yalımını
Tutuşturduğuna inanmak gerekir. Şunlar da var:
Yalımlar tutuşturur gökleri, tüm gücüyle dökülür
Yağmur, yığınla toplanan su öğelerinden. Etna'dan
Çok büyüktür kıvrılarak çıkan yalımlar, olmaması
Gerekir bir ırmağın daha büyük, göründüğünden.
Buna karşın, daha büyük görünse bile, kişiler,
Ağaçlar, bunlar gibi bütün başka varlıklar,
Ancak kendi ölçülerine göre büyük olabilirler.
Yoksa gökle, yerle, denizlerle evrenin
Dev büyüklüğü getirilemez yanyana.
Anlatayım artık, neden birdenbire Etna'nın
Kudurmuş ağzından yalımların dışa döküldüğünü.
İlkin, dağın içinde, çok derinde oyuklar vardır
Kuruluştan; bu oyuklu kayalar üstüne oturmuş
Bütün dağ, doldurmuş oyukları hava, yel.
Havanın devinmesinden doğar esen yeller,
Isınınca yel ısıtır taşları, toprağı,
Önüne geleni, kudurgan gürültüler çıkarır.
Taşar onlardan yakan bir ateş, gürüldeyen
Yalımlarla, yükselir burkularak, sıçrar
Uçurumlardan göklere doğru bu yalımlar.
Saçar uzaklara yeller külleri, yalımları,
Yuvarlanır dumandan bulutlar, kaplar ortalığı
Koyu bir karanlık; fırlatır taşları ağır bir
Güçle yukarı, şaşırtır kişiyi. Kim inanmaz
Bunun iplerden boşanmış bir kasırga olduğuna?
Sürer çok uzaklara deniz dağdan kopan,
Dalgaların kırdığı, yangının püsküttüğü kökleri.
Uzar yeraltı oyukları denizden dağın uçurumlarına
Değin; sürer bu oyuklarla söylentiye göre,
Bir yel, çokluk, sularla birleşerek.
Göstermiş açık denizden geçen yellerin karalara
Fırlattığını, yalımları göklere yükselttiğini.
Taşlar uçar, kumlardan bulutlar oluşur, dağın
Doruğundan, açılan ağızlardan. Böyle söylenir,
Orada uçurumlar, gedikler olduğunu anlatırken.
Yeterli değil bir açıklama yolu başka konular
İçin, birçoğunun bulunduğu, bunlardan ancak
Birinin doğru olması gerektiği yerde. Görüyorsan,
Sözgelişi, kendini öldüren birinin ölüsünü
Uzaktan, durduğu yerde, ölüm nedenlerinden yalnızca
Biridir bu söylenen, "bütün" için de söylenebilir.
Açık değil ölümün nedeni, kılıç, soğuk, hastalık
Ya da ağulanma saptanamaz uzaktan bakmakla.
Bir nedeni vardır ölümün, bilinir gerçekten,
Ancak uzaktan değil, yalnızca bu söylenebilir.

Nil Üzerine

Böyledir Mısır'da akan, yeryüzünde, yaz boyunca
Yükselen, biricik ırmak Nil konusunda da. Basar
Karaları, tarlaları sular, kızgın sıcaklarda
Bile taşar. Durur yazın kuzey yellerinin akımı,
Başlar esmeye güney yelleri dediğimiz, ırmağın
Akışına karşıt, suyun akışına engel olurlar.
Doldururlar baştan yatağı, tutarlar orada,
Karşıt yönden eserken kuzey yelleri, buzlu
Kutup yıldızları yöresinden, başlar fırtınalar
Kuzeyden; bu evrede yanan, kızaran ülkelerden
Bir akış başlar güneyden. Burası, kara, yanık
Yüzlü kimselerin ülkesi, Nil kaynağının
Doğduğu en sıcak ülke burasıdır. Sürükleyebilir,
Esen yeller, kum dalgalarını yığar denize, kapar
Irmağın ağzını, durur akış, engeller suyu,
Direnir. Böyle önlenir ırmağın akışı, yavaşlar
Sular kendiliğinden. Böyle olur kaynakların
Bulunduğu yörede yağmurların boşandığı evrede
Yeller estiğinde, tüm bulutlar güneye doğru
Çekildiğinde. Varınca bu sıcak bölgeye bu yığınlar,
Yüksek tepelere çarpar bulutlar, yuvarlanır,
Toplanır. Etyopya'nın yüksek tepeleri bile
Böyle biriktirir ışıldayan karları, dünyayı
Aydınlatan güneşin erittiği, ovaya akıttığı.

Avernus Üzerine

Anlatayım Avernus yörelerini, göllerini
Doğal yapılarına göre, bunlar evrendedir.
İlkin Avernus'un ne olduğunu, niteliğini
Gösteriyor açıkça; yıkım getiriyormuş kuşlara,
Söylenceye göre, onun üzerinden uçarsa kuşlar
Düşermiş kanatları, unuturlarmış uçmayı.
Düşer başları, tükenir kanatların gücü,
Sarkar boynu, yığılır yere, o yöreye gelince.
Batar suya üstünden geçerken Avernus gölünün,
Cuma'dadır bu yer. Çok ağulu kükürt taşı vardır
Orada, tüten kaynaklar fışkırır Athena'nın
Kalelerinde, kulenin doruğunda, Triton'un yüce
Minerva Tapınağı'nda, var böylesi. Geçemez cırlak
Sesli kargalar oradan, sunak doldurulunca korku
Saçan adaklarla, kaçamaz bu hayvan, böyle söylüyor
Grek ozanları, Minerva'nın kolay uyanan hıncından
Kurtulamaz, yeter bunu kavramaya yörenin yapısı.
Suriye'de de varmış benzeri, söylentiye göre, dört
Ayaklılar, adanınca yeraltı tanrılarına, gelirmiş
Kesim yerine kendince, çökermiş girince sunağa,
Doğal düzene uygunmuş bunlar. Bunların nedenlerini
Gösteren bilinir bizce, kimse düşünmez yörelerde
Oreus'a açılan bir kapının bulunacağını, tanrıların
Buradan, ölenlerin tinlerini Acheron'un kıyılarına
Çekeceğini. Bir öykü var geyikler, yılanlar üzerine,
Bunlar burunlarından çıkardıkları borularla sürer
Mağaralardan çıkarırmış hayvanları. Anla şimdi nasıl
Saptığını bunların, anlatayım sana, önceki gibidir
Bu da, yok başka çözümü bu konunun. Türlü öğeler
Var toprakta, besleyen, güçlendiren türden çoğu,
Hastalık getirir, ölümü hızlandırır kimi de,
Yararlıdır kimi başka yaratıklara yaşam, sağlık
İşlerinde, öğeleri de değişiktir, yapıları da, söyledim
Önceden, biçimleri, öğelerin kaynaşması, düzeni,
Etkisi, acıtır kulaklarımıza gelirse kimi,
Burnumuza gelen de, ağır etkisi dokununca,
Kaçınmak gerek onlardan görmede, dokunmada, duymada,
İğrençtir etkisi kiminin tat duyusunda. Anlaşılır
Çok kimsede tiksinmeden, bunların ağır duyumları,
Yıpratışları. Böyledir birtakım ağaç gölgelerinin
Sağlığa dokunması, kimi otlar arasında yatınca
Başın ağrıdığı, sıkıntının, sarsıntının sezildiği.
Helicon'un yüksek tepelerinde, çiçek açan
Ağulu bir ağaç, ölüm getirir kişilere, kokusu
Ağır, topraktan çıkar bunların hepsi, değişik
Nesnelerden doğan öğeleri taşıyan, yığınla.
Bunlardır birbiriyle karışan, derlenen, düzenlenen.
İğrenç bir koku duyulur söndürülen gece lambasından,
Gelince buruna bir acı verir, öldürür, uyku
Basar, ağız köpürür, uyurcasınadır etkisi yağlı,
Keskin kokulu kunduzun. Şu incecik güzel ellerinden
Gözleri kamaştıran işler çıkan kadınlar bile
Böyledir aybaşı günlerinde. Daha pek çoğu
Vardır bu türde, oynak yerleri gevşeyince
Elde, ayakta kişinin, sarsılır ruhu derinden.
Terler basar tok karınla yatanı uzun süre,
Daha kolay olur bunlar ardın ardın, sıcak su
Doldurulmuş bir leğene girince. Önceden
Islatılmayan kömürün kokusu çok ağırdır, sarsar
Başı etkisi. Kim yakalanırsa eli ayağı titreten
Ateşli sıtmaya yıkılır yere çarpılmış gibi
Şarabın buğusundan, yapışır yakasına ölüm.
Görmez misin kükürdün nasıl oluştuğunu yerde,
İğrenç bir koku çıkaran ziftin yumaklaştığını?
Bir açgözlülükle altın, gümüş damarlarının
Bulunduğu topraklar kazılırken, demirden
Araçlarla, üste çıkarılırken, iğrenç bir duman
Sarar Scaptensula'yı, ağulayan bir soluk yayılır
Altın madenlerinden, kimin yüzüne gelirse
Bu hava sarımsı bir renk verir ona.
Görmez misin, duymaz mısın ne denli kısa
Sürede ölüme gittiğini, dirim çabalarının boşa
Çıktığını, yaşam yolunda çalışmanın doğurduğu
Sıkıntılar gelince başına bir kimsenin?
Böylesi buğular çıkarır toprak, yayılır
Uzaklara, kaplar açık gökleri, böyle gönderir
Avernus gölü kuşları öldüren ağulu dumanları.
Yükselir yerden havaya, dumanlar kaplar göğü
Bölüm bölüm, ölümcül bir etkiyle. Uçarken kuş
Böyle bir yerden girer ağulu dumanın içine,
Uçamaz daha, düşer sarsılarak yere, kanat
Açarken de, ağulanınca yalnızca bir kalıntı
Bırakır arkada. Bir baş dönmesi verir kuşa,
Önceden, bu ağulu duman, kendince düşmüş
Kaynağına, ayrılması gerekmiş yaşamdan, engin
Bir yıkım denizi kuşatmış onu. Yavaş yayılır
Avernus'un etkisi, kovar sağlıklı havayı, girer
Kuşla yerin arasına, önceden boşalan alana.
Bir kuş, tüm üstüne gelince bu yerin, kırılır
Kolu kanadı, geçer kendinden ağunun etkisiyle,
Yitirir gücünü, gider uçma yetisi, tutamaz
Kendini, taşıyamaz onu kanatları bile,
Düşer bütün ağırlığıyla, kendi kendine,
Yaklaşır iyice gövdenin, bütün damarlarından
Canın uzaklaştığı yere, büyük bir boşluğun
Açıldığı alana, gider etkinliği yaşamın.

Yazın Daha Soğuktur Çeşmeler

Gelince yaz, daha soğuk olur çeşmeler,
Sular, kurur sıcaklık yüzünden toprak, daha
Hızlı kımıldatır havayı, ısı öğeleri.
Azalır toprağın üstün gücü sıcaktan,
Sular serinler, toprağın derinlerinde gömülü,
Toplar öğelerini soğuk, yeniden, bir yere,
Düzenlenir eskisi gibi, baskın çıkılır sıcağa,
İtilir yeniden geriye ısı öğeleri çeşmelerin
Su yollarına doğru, budur soğuğun nedeni.

Ammon Oylumunun Kaynağı

Bir kaynak vardır, Ammon Tapınağı yakınında,
Bütün gün soğuk, geceleyin sıcak olurmuş,
Çokları şaşarmış kaynağın bu özelliğine.
Korkunç karanlık bastırınca, sarınca ortalığı,
Alttan ısıtırmış toprağı parlayan güneş,
Söylendiğine göre, gerçekten uzaktır bu görüş.
Dokununca kaynağın çıplak gövdesine güneş,
Yukardan etkilerken, sıcaklık çıkamaz ortaya,
Üstten büyük bir ısı gönderse bile, ne denli
Isıtabilir suyu toprağın kalın gövdesinden
Geçerek, çıkarabilir mi sudan kızgın buğu?
Çok güç geçer evin duvarlarından bile
Güneşin ışınları, sürdürmek için ısıyı.
Nedir öyleyse bunun nedeni? Toprak kuşatmış
Orada kaynağı, kurutmuş çevreyi, suyun yanında
Yerleşmiş birçok ısı öğeleri. Gece gömülünce
Serin dalgalara yer, birdenbire sıkışır
Yerler. Şudur bundan çıkması gereken sonuç:
Sözgelişi, elle iyice sıkılınca toprak
İtilir, işler içiçe taşıdığı sıcaklık öğeleri,
Budur buğuyu, sıcaklığı doğuran, sezilir
Dokunma duyusuyla bu. Güneş doğar, saçar
Işınlarını yeryüzüne, sıcaklık doğar ısıtmadan.
Döner ısı öğeleri geriye, ilk yerlerine, kaçar
Tüm sıcaklığı suyun, toprağın içine, soğur
Kaynak, gün ışığında, değiştirir yerini sıcaklık,
Güneş ışınları, incelir ışıyarak sıcak buğu.
Bundan anlaşılır suyun, ısı öğelerini dışlaması,
Buzların eriyip bağlantının kopmasına yolaçan
Soğuğu dağıtan çözülmede çokluk görüldüğünce.

Sıcak, Tatlı Kaynaklar

Soğuk bir kaynak vardır ayrıca sakız
Fışkırır ondan, ateş başlar, kıvrık
Yalımlar çıkar, benzer ışıldakların tutuşmasına,
Dalgalar üzerinde ışıldamasına, yellerin savurup
Uzaklara götürdüğü, yüzdürdüğü yerlerde.
Birçok ateş öğesi vardır bu da yerin derininden
Kendisince çıkması gereken öğeler, işler kaynaklara.
Kaçar dışarı, yayılır havaya böyle. Ancak
Bunlar yetmez su kaynaklarını ısıtmaya, gerekir
Suda dağılmış ısı öğelerinin de bulunması, birden
Dışarı taşan, kaynağın yüzeyinde toplanan öğelerin.
Bir Arades kaynağı vardır denizde, böyledir,
Tatlı su fışkırır yukarı, kovar çevresini
Kaplayan tuzlu dalgaları; başka yerlerde vermez
Deniz susayan denizcilere tatlı su, böyle
Gökte ararken yerde bulunan çıkarı, tuzlu dalgalar
Ortasından fışkıran böylesi tatlı sular.
Bunun gibi fışkırır ateş özü de kaynağın dışına,
Orada girer özüne sakızın, toplanır, birleşir
Derlenir yumak gibi, ya da ışıldağın gövdesine
Asılır, yalımlanır çıkar yukarı birden, ikisi de
Kolayca saklandığı yerden, işte bir ışıldak
Gibi sakızın içinde de saklıdır ateş öğeleri.
Görmez misin ne biçim durduğunu sönmüş gibi
Cılız bir ışığın yaklaştıkça gece ışıldağına,
Değmeden önce yalıma birden kararmasını? Böyledir
Işıldakta da olan; için için görünür
Kimi nesneler uzaktan, ateş almadan önce
Isıtılınca. Böyledir tüm kaynaklarda durum.

Mıknatıs

Anlatayım doğanın başka bir yasasını daha,
Şu demir-çeken taşlar içinde etkisini gösteren,
Grek dilinde adına "magneta" denen taşı.
Manisa ülkesidir onun yurdu, az bulunan soydan
Sayılır kişilerce bu taş. Dizilir sıralı, halkalı,
Yanyana bağlanır bu taş, çokluk beş, ya da daha çok
Çevrinti yapabilirler aralarında, yavaşça sallanır
Esen yellerle, alttan alta, biri ötekine yapışmış
Gibi asılırlar. Bunların bulunduğu yerde taşın
Bağlayıcı gücü yanındakinden öğrenilir. Birbirine
Geymelenmiş gibi gösterir çekme gücünü bu taş.
Buna benzer birçok soruya karşılık bulmak,
Olayların kökenine varmak için, dinlemen gerekir
Sözlerimi can kulağıyla. İlkin sürekli bir öğe
Akımının çıkması doğaldır gördüğümüz nesnelerden,
Yayılır olabildiğince her yana bu akım, gelir
Gözlerimize, uyarır görme sinirlerini öğeler,
Kokular yayılır belli nesnelerden, serinlik
Gelir ırmaklardan, güneşten sıcaklık, çatırtılar
Duyulur deniz dalgalarından, kıyıları oyan,
Tükenmez sesler çıkar havadan değişik türde,
Bir tuzlu karışım girer ağzımıza geçerken
Deniz yakınından, dönünce ona doğru bir acılık
Duyulur, acı bir içki alınmış gibi. Dinlenme
Yoktur sürekli akışlarda, değişik nesnelerden
Çıkar değişik öğeler, yayılır çevreye, durmaz.
Uyanık olduğundan duyularımız, süresiz, sezer
Bütün kokuları, gürültüleri, duyabiliriz.

Gözenekler Üzerine

Yeniden incelemem gerek ilk bölümde ortaya
Konan konuyu, bütün özdeklerin nasıl geçit
Verici olduğunu; oldukça çıkarlıdır bunları
Bilmek, birçok nesneler için, ancak birer
Ayrılır yanı da vardır olayların birbirinden.
Yargı kesin olsun diye, deşeyim bu olayı:
Yalnızca boşluk, bir de onunla karışmış nesneler
Vardır, yoktur onlardan başka algılanan.
Öğelerle boşluktur gerçek. İlkin terler, ıslanır
Taş oyuklar, yavaşça, yukardan düşen kalın
Damlalardan doğar bu ıslaklık. Terler boyuna
Bizim gövdemiz de, tüy, kıl çıkmaz mı oynaklarda,
Elde, ayakta; yemek bölünmez mi tüm damarlara
Süresizce, besleyip geliştirmez mi örgenleri,
Önemi en az olan tırnağı bile? Böyle duyarız
Maden özünün ne denli sıcaklık, soğukluk
Getirdiğini; sezeriz altın, gümüş kaplardan
Soğukluğu, sıcaklığı dolu bardağı elle tutunca.
Bundan başka: Ses geçer evlerin taş duvarlarından,
Kokular, soğuklar, ateşin sıcaklığı da.
Bunlar demirin özünden bile geçer, öğeler
Dıştan görünmeden girer içeri, yeryüzünü
Her yanından kuşatan, sımsıkı bağlayan gökten
Gelir, hayvanların da, kişilerin de soyuna
Yıkımlar verir sürekli. Dıştan gelir sayrılık
Öğeleri, yayılır enginlere göksel devinmeler,
Yoktur geçit vermez yapıda sıkı nesne, bundan
Belli nesnelerden çıkan öğeler eş uyarım
Yapmaz, bağdaşmaz eş ölçüde tüm nesnelerle.
İlkin güneş kavurur toprağı, eritir buzu, çözer
Sıcaklığı dağların karını, güneşte bir mum gibi.
Ateş de böyle akıtır maden özünü, eritir altını.
Etle deriye gelince buruşur; onlar katılaşır
Yalımların içinde, yoğunlaşır suda kızgın demir,
Yumuşar suda kurumuş deri, kavrulmuş et, çok
Aranan bir yemdir zeytin yaprağı sakallı
Keçiler için, nektar, ambrosia denen özsu
Çıkınca, acıdır uyarımı kişilerde tüm yaprakların.
Yaramaz domuzlara saturotunun yağı, korkunçtur
Onlar için kokusu, ağudur tüm kıllı hayvanlara,
Oysa sağlık nedenidir insanlar için. Pis denen
Çamur tatlı gelir içinde gömülen domuzlara,
Kalkmaz çamura doymadan gövdeleri. Bizce
Sayrılık kaynağı çamur. Bir konu daha var
Aşağıda, ilkin incelemem gereken, anlatayım.
Türlü nesneler var çok gözenekli, ayrı nitelikli
Birbirinden, ayrı yapılı, ayrı yöntemli. Bunlar
Diri yaratıklarda değişik duyuları geliştirir;
Dirilerde duyarlık güçlerinin kendilerine özgü
Birer alanı vardır. Gerçekten görürüz seslerin,
Özsuların, çörek kokularının tadından başka
Bir duyum doğurduğunu, benzemez birbirine nesnelerin
Dokuları, yapıları. Taştan geçer kimi nesneler,
Kimi altından, odundan, camdan, gümüşten geçecek
Yapıdadır; eş yoldan akıp gider sıcaklık,
Hepsinden hızlıdır bunların. Yolların, özlerin
Ayrı yapılarda olması sonucu, gerekçesidir,
Gördüğümüz gibi, önceden, yukarda.

Mıknatısın Açıklanması

İnceledik bunları, iyice araştırdık, bunlardan
Kesin, güvenilir bilgi düşünce edinmek için.
Dönebiliriz sonuca götürecek açıklamaya kolayca,
Gelelim şimdi şu demiri çeken mıknatısa,
Nedenine. İlkin ya taştan ayrılan birçok öğenin,
Ya da çarpmalarla havayı yaran güçlü akımın
Bulunması gerekir. Demirle taşın arasından geçen
Bir akım olması gerekir bunun. Boşalır ortam,
Açılır ortada bir boşluk, düşer demir öğeleri
Birden aşağı, boşluğa doğru, onların ardından
Bütün nesnecikleri birbirine bağlayan bir geyme
Gerçekleşir, bir halkalanma çıkar ortaya.
Yoktur demir katılığında, sağlamlığında
Öğelerle donatılan, birbirine sımsıkı düğümlenen,
Bağlanan bir nesne. Yoktur ortada bir nedenle
Korkuya, şaşkınlığa kapılmanın gereği, kimilerinin
Sandıkları gibi. Düşmezse boşluğa demir
Öğelerinden birçoğu, dizilmez, bağlanmazdı bunlar
Birbiriyle, bağlar onları birbirine sımsıkı
Gizli bağlar, son mıknatıs taşına değin varan,
Bir halkalanma. Geçer bu olay eş ölçüde
Boşluğun bulunduğu bütün yerlerde, altta,
Üstte, yanlarda, bütün yönlerde, saldırınca
Komşu öğeler boşluğa birden. Dıştan gelir
Onlara çarpmalar, yoksa kendi güçleriyle
Yukarı doğru çıkamaz, tırmanma yapamazlar.
Bir neden daha doğuyor bu olayı kanıtlamak,
Ortaya çıkışını pekitmek için:
Ne denli ince olursa halkanın önündeki
Hava, o ölçüde küçültür, boşaltır ara-yeri.
Arkadan gelir, eş ölçüde sürer, kaydırır
Halkayı ileriye doğru, her yandan itimlerle
Götürür öne nesneleri hava. Öte yandan
Esneyen boşluk böyle oynatır, kaydırır
Demiri ileri, böyledir demirin depretilmesi.
Yok, söylendiği gibi demirin bol gözeneklerinden
Geçer, ince bölümlere işler, bölünürse, çok
Ufacık deliklerden akarsa, halkanın arkasında
Bulunan hava, katar önüne demiri, sürer ileri
Denizde yelkeni götürür bir yel gibi.
Gerekir böyle bir nesnenin gövdesinde havayı
Saklaması; gerçekten bütün nesneler gözeneklidir,
Kuruluştandır bu, böyle olmasına karşın yine de
Hava kuşatmıştır bütün nesneleri her yandan.
Atılır devinim evresinde dörtbir yana hızla
Demirin içinde saklanan hava. Bu yöntemle
Kımıldatır halkayı içinden, gerçekten. Ancak
Söylendiği gibi önceden boşalan, açılan
Uzaya doğru kımıldanır yapısı gereği halka.

Özel Çekim Olayları

Yavaşça kayar demir madeni mıknatısa kapılır
Çekilir ileri, devinmede etkilenir.
Ben, Somathracia'nın, mıknatıslanan demir
Halkalarında sıçramalar gördüm, demir
İşi satışlarında bir tunç leğenden durmaksızın
Delice zıplamalar görünüyordu. Mıknatıs taşı
Konmuştu kabın altına. Demiri çekme gücünden
Dolayı kayıyordu ileri geri önünde mıknatıslı
Taşın; bir yığın oluşuyordu, toplanınca
Maden özleri. Maden özünden çıkan öğelerin
Akımı birikir demirin üstünde bulunan
Gözeneklerin önünde, sonradan mıknatıstan
Akım çıkarken yayılır demir boyunca, görüldüğü
Gibi derlenir, şimdiki geçit yerinde. Böyle
Savaşır demir yığınıyla mıknatıs, kovar
Demiri, kendi öz akımı, kendiliğinden olur
Çarpmalar da, akım vurarak depretir maden özünü,
Boşa gider öz olmadan akım. Şaşılır bir olay
Değil bu konular, başka özdekleri etkilemiyor
Diye mıknatıs akımı. Engeldir akıma altın
Gibi kimi madenler, özgül ağırlıkları yüzünden.
Geçirir akımı gevşek yapılı olan, altın
Özlerin gövdeleri, dokunmadan yürür akım
Bir devinme de görülmez, bunlardan sayılır
Ağaç soyundan varlıklar da. Demirin özü,
İkisi arası bir yapıdadır bunlar, biliriz
Kendince devinmesinden, maden öğeleri tutar,
Geçirmez başka nesnelere devinmeyi, aklımı.
Bu nedenle geçmez mıknatıs öteki nesnelere.
Yanıltmaz beni başka konularda bu olay
Açıklamada, ayrı değil ortaya çıkışları,
Az görülmüş bir bağlaşım var bunlarda, ilkin
Görürsün kireçle taşın birlikte geliştiğini,
Odunların boğa tutkalıyla sıkı bağlaşıklığını,
İyi birleştirmeyen, ayrılan tahtaları tutkalın
Bağladığını. Oysa karıştırsan pınar suyuyla
Üzüm suyunu ne tutkal olur, ne yumuşak yağ.
Erguvan boyası kaynaşır yünle, birleşmiş görünür,
Ayrılmaz, solmaz deniz suyuyla, okyanusla
Yıkasan. Özel basınçla bağlanmaz altın altına,
Maden özü birleşmez mi ak kurşunla? Nice benzer
Nesneler vardır birbirine. Yaraşmaz uzun
Konuşmalar sana da, bana da bu konuda,
Soluk tüketmek. Yeğdir az sözle çok iş görmek.
Sıkı bir geymelenmeye dayanırsa nesnelerin yapısı
Boşlukla, dolulukla atbaşı gidiyor, demek budur
En iyi bağlaşma yolu. Buna benzer biçimde
Bağlı, geyneli birbirine çengeller, halkalar.
Böyledir demirde, mıknatısta, bilinen, gerekli durum.

Bulaşıcı Hastalıkların Nedeni

Anlatalım sayrılıkların nedenlerini, açıklayalım,
Budur dileğim. Nedendir bu salgınlar kişi soyuna,
Hayvan sürülerine ölüm saçan, yıkım getiren.
İlkin, birçok öğe vardır yukarda değindiğim,
Bize canlılık veren. Ölüm getirir birçoğu da,
Sağlığı bozar, uçar öteye beriye, rasgele toplanır
Bunlar, sonra yayılırlar ortalığa, havaya.
Sayrılık getiren bir ortam oluşur havada.
Tüm bu salgınlar, bulaşıcılar dıştan gelir,
Sislerde, bulutlarda olduğu gibi, ağar göğe,
Bunlar bir yandan çıkar yerden yağmurlar toprağa
İşleyince, bir yandan da güneş sıcağından
Isınan kokmuş nesnelerden doğar, yayılır.
Görmez misin, yuvasını bırakan, bize gelen
Bir yabancıya, alışmadığı bir ülkenin suyu,
Soğuğu nasıl dokunur, başka bir etki
Gösterir? Bir ayrılık vardır Britanya havasıyla
Mısır'ınki arasında, evren baltasının böyle
Derine işlediği, Pontus'tan Gades'e değin
Uzayan bir uçurum açtığı, insan soyunda
Kara-yanık yüzlülerin yaşadığı yerde. Evren
Dört bölümdür birbirinden ayrı göksel
Yörüngelere, esen yellere göre. Kişiler
Renklerinden, dış görünüşten dolayı ayrılır,
Ulusların ayrılıkları da böyledir, kan soyundan,
Sayrılıklardan. Fil hastalığı Orta Mısır'da
Nil ırmağı yakınlarında, görülmez yeryüzünün
Başka yörelerinde. Diz ağrısı Attika'da, göz ağrısı
Achaia'da çoktur. Böyledir başka yerlerde de,
Öteki örgenleri çökerten bu hava değişimleri.
Uzun süre etkilerse, rasgele, hava akımı bizi,
Yıpratıcı bir durum belirir, yayılır gökte
Bulutlar gibi, sisler gibi yavaşça ortalığa,
Bir değişme, karışıklık doğurur, gördüğümüz
Gibi; bizim ülkemize varınca değişir durum,
Bulaşır bize de salgınlar, dolar içimize
Hızla, baskın gelir, ya sularda, ya yaban
Yemişlerinde yuvalanır, ya kişisel besinlerde,
Ya hayvan yeminde yerleşir, sayrılık taşıyan
Uygun nesneler bekler, çıkar havaya, soluk
Aldığımızda, ağulu salgının bulunduğu, yellerden
Yutarız bilmeden salgın taşıyanları, solunandan,
Benzer bir yolla bulaşır sığırlara salgın, kırar
Geçirir bütün yünlü hayvanları. Önemsizdir
Bizim, salgın bölgesine girip girmememiz, ülkenin
Havasına direnecek bir örtüye bürünmemiz.
Doğa, kendince, getirir bir ülkeye yıkımı,
Çökmüş, bozulmuşsa, çetin işler açar başımıza
Alışmadığımız, yeni bir yıkıma sürükler bizi.

Atina'da Salgın

Böyle bir sayrılık, ölüm getiren yumurcak
Salgını, "veba", yelle çevirmiş Cecrop ülkesini
Bir ölüm tarlasına; çöle döndürmüş yolları,
Ilgarlamış kentte oturanları; Mısır ülkesinden
Çıkmıştı böyle, salgın, yayılmıştı denizlere,
Göklere, yoketmiş tüm Pandion'da yaşayanları.
Yığılmış ölülerle, doldurdu ortalığı bu salgın.
İlkin, hasta ağır bir yanma sezmiş, kanlanmış
Gözler, kara kan gelmiş boğazdan, içerlerden,
Daralmış soluk alma, tıkanmış gırtlaklar,
Kapanmış ses yolları, tinin sözcüsü dil
Kan içinde, kesmiş gücünü salgın; kaskatı,
Devingen salgın, sayrılık özleri girmiş göğüse
Boğazdan, titretir korkudan hastanın yüreğini,
Sarartır, soldurur; sarsılır dirimin tüm düzeni,
Karışınca ağızdan çıkan soluk havaya, benzer
Çürümüş leşten yayılan kokuya. Yitirir
Gövde gibi tin de gücünü, sezilir ölünün
Önceden basıldığı katı eşiğine. Doğar korku,
Yakınmalı, ağrılardan, karışır iniltiler çığlıklara,
Bitmez hıçkırıklar gece gündüz, sık bozulur
Sinirler bu tükenmez boğuşmadan, tutmaz el ayak,
Tükenir bitkinlik içinde gövdenin bütün gücü.
Duymazdı yükselen sıcaklığı, ayırt edemezdi
Gövdesinde hastalar, dıştan ısınıyormuş gibi
Gelirdi onlara; ılık bir duyum sezilir
El değince gövdeye daha önceden, oysa yanıp
Kızarmaktadır ağır ağır ateşler içinde
Gövde tümden, "kutsal ateş" yayılmış gibi
Ele kola. Yanar baştan aşağı kişinin içi,
İşler kemiklere değin yanma, yalımlar varmış
Gibi yanar, tutuşur kursak, içinde işe yaramaz
İncecik, yumuşak, yeğnik giysiler, serinliğe,
Esen yele yönelmişken bütün çabalar, didinmeler.
Gömülmüş kimi buz gibi dalgalarına ırmağın,
Yumurcaktan yanan elini, ayağını batırmış suya
Çıplak, ağzını açıp dalanlar olmuş suyun
Dibine, durmak bilmiyordu kavuran susuzluk
Suyun içine batmakla, çokları gibi başını
Çeşmeye sokmakla, birkaç damlaymış gibiydi
Sanırsın birkaç kova su, dindirmezdi acıyı.
Bitkin düşüyordu yere gövdeler, dili dönmezdi
Hekimlerin, gizlerlerdi korkularını, gittikçe
Gözleri dönen, yanan, kızaran, uykusuz, kaskatı,
Uzaklara dalan gözlerine baktıkça sayrıların.
Başka çok belirtiler görülmüş ölümden:
Gitmiş bilinç korkudan, üzüntüden kararan
Bir alın, azgın, kızgın bakışlar gözlerden
Dökülen, bir hırçın uğultu, kulaklarda vınlama,
Uçuşan bir soluk, sonra yeniden derin, ağır
Bir yelin akışı, bol terlemeler, damlalar
Dökülür boyundan aşağı inci gibi, biraz
Tuzlu, ince, safran boyası bir tükürüktür gelen,
Binbir güçlükle soluk alan gırlaktan, kısılmış
Ciğerlerden, ellerde titreme, örgenlerde sarsılma,
Ayaklarda ilik ilik, durmayan bir sallantı,
Böyle ermektedir sona. Sivrilir ucu, düşer
Burun, oyuklaşır uykulu gözler, çöker içeri
Ağız, katılaşır yüz, gerilir alın derisi.
Uzun sürmez ölmek üzereyken katılaşma gövdede.
Geçer yaşamdan çokluk, güneş ışıyan ışıldağını
Sekiz kez kaldırıp dokuzuncuya geçerken. Kurtulan
Bir kişi nasılsa ölüm yazgısından, sonradan
Yutmuş onu da korkunç bir çıban, eritmiş
Onu oturduğu kara boyalı koltukta, onun
İçin de gerekliymiş ölüm. Olmaz böyle
Seyrek görülen güçte bir baş ağrısıyla ölüm,
Burundan oluk gibi boşalan öldürücü kanla
Tükenir çabası gövdenin, yığılır yere hasta,
Kim kurtulursa, gerçekten, irinli, bol kan
Akışından, ölümden mutlulukla, ya sinirlerinde,
Elinde, ayağında, ya da kemiklerinde bozukluk
Kalır. Bozar döl örgenlerini de yumurcak, ister
Kimi ölüm kapısında, sancıyan korkuyla bıçakla
Kesilmesini bir yanının yaşamak için, yaşar
Kimileri elsiz, ayaksız, gözünün ışığı
Gitmiş, böyle korkunç ürpermeler sarmış kişiyi
Ölümün eşiğinde, kimi yitirmiş geçmişi, belleği,
Bilmez kendini, anımsayamaz kendi geçmişinden
Bir olay bile, yığılmış üstüste ölüler, gömülen
Yok, kuşlar, kurtlar didiklemiş, taşımış uzaklara,
Bir de koku çıkar iğrenç, kimi ölür rasgele,
Kimi kalır bir kıyıda, yiter, gelir geçen
Korkulu günde, bir kuş konar başına yavaşça,
Çalılar arasında pis böcekler, böyle sayrılanır,
Ölür kimi de. Kiminin bekçisidir başında köpekler,
Her yanda koklarlar ölülerin üstünden esen
Havayı, yürekler acısı, öldürücü bir ağu
Bulaşır onlardan yaşama, yok koruyucusu ilaç
Onları, birine tüm koşullar altında yaşam
Soluğu aldıran gücü verecek, göğe baktıracak, yok.
Kimine öldüren bir ağu olmuş, ne varsa,
Ölüm getirmiş kimine de, çok daha acı bir olay
Geçmiş bunların hepsinden,göz kulak kesilmiş
Halk bu salgına karşı, yakınmalı bir durum,
Ölmüş sayardı kendini kim olsa, yok yaşam umudu,
Yürek acıları içinde beklerken sonunu duman
Gibi uçardı can, korkunç salgın tohumları
Yayılmış sürelerce, birinden ötekine tümden.
Yünlü hayvanlarda olduğu gibi, boynuzlularda da
Ölü üstüne ölü, kaçınırdı ölüm korkusu nedeniyle
Evde, yaşamak isteyen yatağa düşene bakmaktan,
Sayrıya yaklaşmaktan. Bu yüzden bakımsız, kimsesiz,
Yardımsız kalan kurtulamazdı acı sona düşmekten.
Kim elini uzatmış, dokunmuşsa hastaya, ün kazanmış
Emeği, çabasıyla, yardım etmişse kıvrananlara
Sürüklenmiş ölüme, ele, ayağa değince. Yarışırca
Ölü taşırdı arabalar gömmek için, atalardan
Kalan geleneklere uymadan. Gömerdi halk kemiklerini
Ölülerin; böyle yarışırca gömüldü ölenler, yaşlı
Gözler, üzüntüler, evlere yorgun dönmeler, yatağa
Uzanmalar acılar, çırpınışlar içinde, kimse kalmamış
Bu korkunç yılda, ölümden, acıdan, sayrılıktan uzak.
Ölmüş koyunları güden de, sığırları otlatan da,
Tüm gücüyle sapanı toprağa daldıran da. Üstüste
Yığılmış gövdeler duldalarda, ölüm kıvranışı,
Sayrılık acısı yüzünden, yıkılmış. Çocuukların
Üstüne gömülmüş analar babalar çokluk. Görülürdü
Ötede beride anasının babasının göğsüne yatmış,
Son soluğunu vermiş oğlancıklar. Azalmamış
Bu yürek doğrayan acılar, kırlardan kentlere
Yığınla akan kimselerle sayrılaştıran özler
Bütün yörelerden taşındılar, evleri, toplantı
Yerlerini doldurdular. Yükselmiş kokan ölüler
Dağ gibi, sayısız ölü kaplamış yolları, atılmış,
Fırlamış, yuvarlanmış, öteye beriye,
Yürümüşler susuzluktan kurumuş çeşmelere, yine de
Kurtaramamış onları, tüm çabayla içmek istedikleri
Sular. Pek çok ölü görülürdü yollarda, alanlarda,
Halkın severek toplandığı yerlerde. Kesilmiş
Elden ayaktan, yarı ölü, bitmiş tükenmiş paçavralar
İçinde kaskatı, korkunç çamurlara batmış, ölmüş,
Sümüksü bir örtü kaplamış derileri, kemikleri,
Pislikten, irinli çıbanlara, çamura batmış gövdeler.
Doldurmuş tanrıların kutsal tapınaklarını ölüm
Yığın yığın ölülerle, tüm tapınaklar dolu ülkede,
Ölenlerin kalıntılarıyla. Sonradan göçmenler gelmiş
Yerleşmiş bu yalılarda, bu kırlarda. Yalnızca pek
Önem vermemişler dine, günün bir üzüntüsüydü bu.
Geri kalıyordu kentte ölü gömme işleri de,
Uyulmuyordu geleneklere, bırakılmıştı hepsi,
Önceden halk yapardı bunları, gömerdi ölüleri.
Şaşırmış korkudan halk, kaçışır, saklanırdı
Korkudan, üzüntüden, acıdan, ölmüş gibi olurdu.
Korkunç, acıklı işler de olurdu, yükselirdi
Çığlıklar koyarken odun yığınlarının üstüne
Ölüleri, yakınlardan, tanıdıklardan, eşten, kardeşten,
Yakılırken ateşlikte ölüler, bir çekişme ölüm
Ölü üstüne, tabuttan ateşe sürülürken.