Yeni Put Üstüne

F.Nietzsche


Bazı yerlerde daha uluslar ve sürüler vardır, ama bizde yoktur kardeşlerim: burda devletler vardır...

Devlet mi?... O da ne?... Peki!... Şimdi bana kulak verin, size ulusların ölümünden söz açacağım...

Bütün soğuk canavarların en soğuna devlet denir... Soğuk soğuk yalan söyler o; ve ağzından şu yalan sürüne sürüne çıkar: "Ben, devlet, _ulusum ben..."

Yalan!... Yaratıcılardı ulusları yaratanlar ve onların üstüne bir inanç ve bir sevgi asanlar: böylece hayata hizmet ettiler...

Yıkıcılardır, nicelere tuzak kuranlar ve buna devlet diyenler: onların üstüne bir kılıç ve yüz arzu asarlar...

Nerde daha ulus varsa, orda devlet anlaşılmaz; kem göz ve yasalara, törelere karşı işlenmiş bir günah sayılarak ondan nefret edilir...

Size şu belirtiyi veririm: her ulus kendi iyilik ve kötülük diliyle konuşur: komşu anlamaz bunu... O, dilini, yasaları, töreleri içre yaratmıştır kendine...

Fakat devlet, bütün iyilik ve kötülük dilleriyle yalan söyler;ve ne söylese yalandır... _ ve nesi varsa hepsi çalmadır...

Düzmedir onda herşey; çalınmış dişlerle ısırır bu ısırgan... Barsakları bile düzmedir onun...

İyilik ve kötülük dillerin karışıklığı; devletin belirtisi olarak bu belirtiyi veririm size... Gerçek, ölüm istemini gösterir bu belirti!... Gerçek, ölüm vaizlerini çağırır o!...

Gereğinden arta insan doğuyor: gereksizler için yaratılmıştır devlet!...

Hele bakın, devlet nasıl ayartıyor bu gereksizleri!... Nasıl yutuyor, çiğniyor da çiğniyor onları!...

"Yeryüzünde benden büyüğü yoktur: düzenleyen parmağıyım ben Tanrı'nın... " böyle böğürür o canavar... Ve yalnız uzun kulaklılar ve kısa görüşlüler değildir diz çökenler!...

Ah, size de fısıldar, ry ulu canlar, karanlık yalanlarını o!... Ah, kendilerini harcamayı seven zengin gönülleri bulur çıkarırır o!...

Evet, sizi de bulur çıkarırır o, ey eski Tanrı'yı yenenler!... Siz savaştan yorgun düştünüz, şimdiyse yorgunluğunuz yeni puta yarıyor!...

Çevresine kahramanlar ve onurlu kişiler dizmek ister o, yeni put!... İyi vicdanların günışığında ısınmayı sever o, _soğuk canavar!...

Siz ona taparsınız, herşeyi verir size, bu yeni put: Böylece erdemlerinizin parıltısı ve gururlu gözlerinizin bakışını satın alır...

Gereksizleri ayartmada sizi yem olarak kullanır!... Evet, cehenneme vergi bir araç uydurulmuştur burda, Tanrısal şeflerin süslü koşumu içre şıngırdayan bir ölüm atı!...

Evet, niceler için bir ölüm bulunmuştur burda, kendini hayat givi över: Gerçek, yürekten bir yardım bütün ölüm vazilerine!...

Devlet derim ona, herkesin ağı içtiği yere, iyilerin ve kötülerin: Devlet herkesin ağır ağır kendi canına kıymasına "hayat" denen yer...

Şu gereksizlere bakın hele!... Türeticilerin eserlerini ve bilgelerin hazinelerini çalarlar: Kültür derler hazırlıklarına, _ve herşey sayrılık ve sıkıntı gelir onlara!...

Şu gereksizlere bakın hele!... Hep sayrıdır onlar; safralarını kusarlar ve buna gazete derler... Birbirlerini yutarlar ve kendilerini dahi sindiremezler...

Şu gereksizlere bakın hele!...Servet edinirler be bununla züğürtleşirler... Güç isterler, en çok da güç kaldıracını, bol parayı isterler, _bu yetersiz kişiler...

Tırmanışlarına bakın şu çevik maymunların!... Bir birinin sırtına binerek tırmanırlar, böylece çamura ve uçuruma yuvarlanırlar...

Hepsi de tahat ulaşmak ister: bu onların çılgınlığıdır..._ Tahtın üstünde sanki mutluluk otururmuş gibi!... Çokluk çamur oturur tahtın üstünede. _taht da çokluk çamurun üstünde oturur...

Bana hepsi çılgın görünür bunların ve tırmanan maymun ve azgın görünür... Burnuma kötü kokar putları, o soğuk canavar: Hepsi de kötü kokar burnuma, bu putperestlerin!...

Kardeşlerim, bunların ağızlarının ve iştahlarının dumanında boğulmak mı istiyorsunuz?... Pencereleri kırıp dışarı fırlasanız...

Kötü kokunun yanından çekilin!... Gereksizlerin putperestliğinden uzak durun!...

Kötü kokunun yolundan çekilin!... Bu insan kurbanlarının buğusundan uzak durun!...

Yeryüzü ulu canlar için açık duruyor daha... Nice yereler _çevresinde durgun denizlerin kokusu yüzen, _yalnızlar ve yalnız çiftler için boş duruyor daha...

Ulu canlar için özgür bir hayat açık duruyor daha... Gerçek, malı az olanın köleliği az olur: Ne mutlu küçük yoksullağa!...

Orda, devletin bittiği yerde, orda başlar gereksiz olmıyan insan: Orda başlar gerekli kişilerin türküsü, o eşsiz, o benzersiz ezgi...

Oraya devletin bittiği yere, _oraya bak, kardeşim!... Görmüyor musun gökkuşağını ve köprülerini Üstinsanın?...

Böyle buyurdu Zerdüşt...

Tanrı Paradoksu


-(Filozof) Tanrı en yüce midir?

-Evet.

-(Filozof) Tanrı her istediği şeyi yaratabilir mi?

-Evet.

-(Filozof) Peki Tanrı kendisinden daha yüce bir varlık yaratabilir mi?

-Evet desem de hayır desem de beni tuzağa düşürüyorsunuz.

-(Filozof) Ben bunun için varım!

burada yeralan kritik soru "Tanrı kendisinden daha yüce bir varlık yaratabilir mi?" bununla ilgili yorumlarınızı yazarak tartışabilirsiniz. Tek şart birbirinize hakaret etmemektir, gerisi bilginize ve düşünme gücünüze kalmış...

Lokman Hekim'den Ogluna Öğütler - 2

1- Yeryüzü halkı arasında alim, maden içindeki altın gibidir.

2- Oğulcağızım! Yalandan sakın. Yalan, dinini bozar. İnsanlar yanında mürüvvetin noksanlaşır. Bu takdirde utanma hissin azalır, küçük düşersin. Konuştuğun zaman seni kimse dinlemez. Bir şey söylediğinde de seni tasdik etmez. Durum bu hale geldiği zaman artık yaşamakta da hayır yoktur.

3- Evlâdım! Helâl kazanç ile zengin ol, fakirlikten kurtul. Çünkü fakire şu üç haslet isabet eder:

a) Dini zayıflar.
b) Aklında zayıflık başlar.
c) Güzel haslet ve insaniyeti gider. Bu üçten daha büyüğü ve ağırı,halkın kendisiyle alay etmesidir.

4- Oğulcağızım! İlim adamlarıyla düş kalk. Hikmet sahibi kimselerin hikmetli sözlerine kulak ver, iyice dinle. Çünkü Allah Teâlâ, bol yağmurla ölü toprağı dirilttiği gibi, hikmet ışığıyla da, ölü kalbi diriltir.

5- Yalan söyleyen kimsenin utanma hissi yok olur. Ahlâkı kötü olan kimsenin gam ve kederi artar.

6- Söz anlamayan beyinsizlere söz anlatmaktan, koca taşı yerinden oynatmak daha kolaydır.

7- Ey Oğul! Cahil kimseyi, (işin için) elçi olarak gönderme. Hakîm birini bulamazsan, kendi kendinin elçisi ol (kendi işini, kendin gör).

8- Ey Oğulcağızım! İşlerden küçük olanları, hakîr görme. Zira küçükler, zamanla büyürler.

9- Oğlum! Bir hatâ işlediğin zaman, bir ekmek parçası da olsa sadaka ver.

10- Oğulcuğum! Ben taşı, demiri yüklendim, kötü komşudan daha ağır bir yük taşımadım. Acıların hepsini tattım, fakirlikten daha şiddetlisini görmedim.

11- Oğulcağızım! O kadar tatlı olma ki, halk seni yiyip vutmasın. O denli de acı olma ki, ağızlarından atmasınlar.

12- Ey oğlum! Hasetçi için üç alâmet vardır:

a) Arkadaşını arkasından çekiştirir.
b) Yüzyüze geldiklerinde yaltaklanır.
c) Arkadaşının başına bir felâket geldiğinde sevincinden şenlik yapar.

13- Ey Oğul! Ölü bir kalbi diriltmek için on hikmetle amel etmek lâzımdır:

a) Fakir ve miskinlerle beraber oturmak.
b) Dünyaya bağlı kralların meclislerinden sakınmak; onlardan uzak olmak.
c) Düşkünlere yardım elini uzatmak, onlarla hemhal olmak.
d) Köleleri azat edip hürriyetlerine kavuşturmak.
e) Garipleri misafir etmek.
f) Mal ile cömertlik yapıp fakirleri zengin etmek.
g) İlmiyle âmil âlimlere hürmet etmek.
h) Yaşlılara saygı göstermek suretiyle kendini sevdirmek.
i) Emr-i bil ma'rûfu, nehyi anil münkeri harfiyen uygulamak.
j) Ne cennet ümîdi, ne de cehennem korkusuyla ibadet etmek. (Belki ihlâs ile muhabbetüllah'tan dolayı ibadet etmek.)

Belagat yahut Etkili Konuşma Sanatı

Arthur Schopenhauer

Belagat yahut etkili konuşma sanatı başkalarında bir şeyle ilgili görüşümüzü veya kanaatimizi uyandırma, onların duygu dünyasında o konudaki hissiyatımızı canlandırma ve böylece onu bizimle aynı duyguyu paylaşacak ruh haline sokma yeteneğidir. Bütün bunlar sözcükler sayesinde fikirlerimizin onların kafasına ustalıkla hücumunu sağlayacak şekilde yapılır ve bu akış öyle bir güçle gerçekleştirilir ki onların düşünceleri tuttukları istikameti terk eder ve bizimkilerle aynı yolu takip etmeye başlar. Onların daha önce tuttukları düşünce yolu bizimkinden ne kadar farklıysa bu ustalık eseri başarı da o kadar büyüktür. Bir kimsenin kendi kanaatinin ve hissiyatının belagat bakımından onu ne kadar kudretli kıldığı ve genel olarak belagatin sanat eseri olmaktan çok doğal yetenek olduğu buradan kolayca anla­şılır. Ancak burada dahi sanat doğayı destekleyecektir. Bir başkasını sıkı sıkıya tutunduğu bir yanlışla çatışan bir doğruya ikna etmek için riayet edilmesi gereken ilk kural kolay ve doğal bir kuraldır, yani: önce mukaddem (öncüller) gelsin, istidlal ( vargı) onu takip etsin. Ancak bu kurala nadiren riayet edilir, hatta tersine çevrilir; çünkü heveskarlık, acelecilik ve dogmatik güven bizi sonuç yahut istidlali onun tam karşısındaki yanlışa bağlı olan kimsenin yüzüne gürültüyle patırtıyla ilan etmeye sevk eder. Bu onu kolayca çekingen ve ihtiyatlı hale getirir, ardından da bunların hangi sonucu getireceğini bildiğinden bir temellendirmenin dayanağı olarak ileri sürülen bütün esas /delil ve öncüllere kararlı biçimde karşı çıkar.

Bu yüzden ulaşılmak istenen sonuç bütünüyle gizlenmeli ve sadece ona varmak için gerekli olan temellendirmenin öncül ve illetleri açık seçik, tam ve her açıdan verilmelidir. Hatta eğer mümkünse bu sonucu açık açık dile getirmekten dahi kaçınmalıyız. O dinleyicilerin aklında zorun­1u ve mantıki olarak kendiliğinden belirecektir ve onların içinde oluşan kanaat böylece çok daha samimi olacaktır; ayrıca ona utanç hissi yerine öz saygı eşlik edecektir. Güç ve sıkıntılı durumlarda, aslında peşinde oldu­ğumuz sonucun tam tersi bir sonuca ulaşmak istiyormuş gibi bir tavır ve kılığa bile bürünebiliriz. Shakespeare'in Julius Caesar'ındaki Antonius'un ünlü konuş­ması bunun bir örneğidir.

Bir şeyi savunurken çokları kendilerine tam bir gü­ven içerisinde, onun lehine söylenebilecek tasavvur edilebilir her şeyi ileri sürme ve doğru, yarı doğru ve sadece akla yakın olanı birbirine karıştırma yanlışını yaparlar. Fakat yanlış çok geçmeden anlaşılır veya olmadı hissedilir, ardından onunla birlikte ileri sürülmüş olan doğru ve ikna edici delillerin üzerine de kuşkunun gölgesi düşer. O halde fazladan hiçbir şey ilave etmeksizin sadece doğru ve ikna edici olan verilmeli ve bir doğrunun yetersiz, dolayısıyla mugalatacılara özgü delil ve temellendirmelerle savunulmasına karşı uyanık olunmalıdır. Çünkü hasım bunları hükümsüz kılabilir ve böylece çıkıp ortada bunlarla desteklenen doğ­runun kendisini de çürütmüş gibi caka satabilir; bir başka söyleyişle o argumenta ad hominemi argumenta ad rema 1 gibi ileri sürebilir. Belki de Çinliler bunun tam tersi yönde çok ileri giderler, çünkü onlar şu düstura göre hareket ederler: "Belagat kudretine ve keskin bir dile sahip kimse her zaman bir cümlenin yarı­sını söyleyip yarısını bırakabilir; haklılığından kuşku duymayan kimse kendine güvenerek iddiasının üçte birini teslim edebilir. "

NOT:

1-(Sırasıyla: şeye göre, kişiye göre, kabullerden hareketle temellendirme yaparak tartışma)

"İleri sürdüğüm delilden çıkardığım doğru ya ( 1) nesnel ve evrensel geçerliliğe sahip bir doğru olabilir ki bu durumda delilim secundum veritatemdir, hakikate sadıktır. Ancak böyle bir delil hakiki bir geçerliliğe sahiptir. Ya da (2) o sadece iddiamı ispatlamak istediğim, dolayı­sıyla tartışmakta olduğum kişi için geçerli olan bir doğru olabilir. Bir başka söyleyişle tartıştığım kişi ya bir iddiayı bir önyargı olarak toptan ve ebediyen benimsemiş ya da tartışma esnasında alelacele kabul etmiştir; ve ben o zaman getireceğim hüccet yahut delili ona göre se­çer ve düzenlerim. Bu durumda o sadece bu insan teki için: ad hominem geçerli bir delil olmuş olur. Hasmımı iddiamı kabul etmesi için zorlarım, ama onun evrensel geçerliliğe sahip bir doğru olarak tanınmasını isteyemem. Delilim sadece hasmımla aramızdaki tartışmada işe yarar, onun dışında kimsenin işine yaramaz. Sözgelimi hasmım Kant'ın bir tilmizi olsa ve ben delilimi ve temellendinnemi bu düşü­nürün bir ifadesine dayandırsam bu kendi başına ancak ad hominem olan bir delildir. Ama düşünürün bu ifadesi aynı zamanda herkesin kabul ve teslim ettiği evrensel bir hakikatse o zaman secundum veritatem bir delildir.

Bir Dil Olarak Bilim ve Bilgi - 1

Gencay Şaylan

Bilim, sınıflandırma, ölçme, gözlem yapma, genellendirme gibi girişimleri kapsayan bir süreçtir. Bütün bu girişimler, sonuç olarak, bir takım önermelerle ifade edilmektedir. Buna bağlı olarak, en genel anlamda bilimi aralarında güçlü ya da zayıf bağlantılar bulunan önermeler bütünüdür biçiminde tanımlamak yanlış olmayacaktır.

Gerçekten de her bilim dalı, aralarında bağlantılar bulunan bir önermeler bütünüdür ve bu anlamda birer özgün dil sayılabilmektedirler. Özgün bir dil olarak bazı bilim dalları, örneğin tarih, günlük dilden büyük ölçüde yararlanırken ve günlük dille aralarında büyük bir ortak alan bulunurken bazı bilim dallarında, örneğin fizikte, günlük dil ile ortak alan göreli olarak çok dar bir sözcük dizinini kapsamaktadır.

Dilin mi düşünceden yoksa düşüncenin mi dilden kaynaklandığı türden bir tartışma kuşkusuz kolaylıkla sonuçlandırılamayacaktır. Eğer dilden bağımsız ya da dilin dışında kalan bir düşüncenin olamayacağı kabul edilecek olursa bilginin de ancak dilde ifade edilmesi ile var olabileceği kolaylıkla söylenebilecektir. Bir başka deyişle, dil ile ifade edilemeyen düşünce ya da bilgiden söz edilemeyeceği, bir çıkış varsayımı olarak kabul edilecektir. Bu çözümleme, dil ile düşünmenin özdeş sayılması anlamına gelmektedir.

Biyolojik olarak insanın konuşma ya da dil yeteneğinin, beynin sol yarıküresinin üçüncü ön lobu tarafından belirlendiği bilinmektedir. Bu bulguya dayanarak dilin esas olarak bir akıl içeriği olup olmadığı sorusu sorulabilmektedir.

Dilin ya da bir başka deyişle sesli ya da yazılı işaretlendirmenin bireye özgü bir yeti olduğu açıktır; başka canlılarda da gözlemlenebilen kodlama yeteneklerinin insana göre çok ilkel olduğu ve zaman içinde gelişmediği söylenebilmektedir.

Birey işaretlendirmeyi yapmaktadır. Bununla beraber, dil aynı zamanda toplumsaldır. Çünkü işareti alan kişinin (sesi duyarak ya da yazıyı okuyarak, jesti görerek, vb) anlamlandırma yapması için söyleyen ile dinleyen arasında bir ortaklık gerekmektedir. Buna göre dil toplumsaldır. Saussure, işareti veren ile işareti anlamlandıran arasındaki etkileşim kalıbını göz önüne alarak dilin bir yapı olduğundan söz etmektedir.

Saussure, her ne kadar dilin yapısal bir süreç olduğunu ileri sürmekteyse de, aynı zamanda bunun son derece karmaşık olduğunu da çözümlemesi içine almaktadır. Başka bir deyişle, dil hem sosyolojik (toplumsal) hem de psikolojik (bireye özgü) bir süreçtir; işareti gönderen ya da bir işareti algılayan kişinin önemsemesi diğerlerinden farklı olabilmektedir. Örneğin bir ağaca bakan kişilerin bu görüntüyü anlamlandırması birbirinden farklı olabilmektedir. Buna göre dil işaretinin (ses ya da yazı gibi) belirlenmesinde, bir başka deyişle önemsemede şu ya da bu ölçüde keyfilik söz konusu olmaktadır.

Tek bir bireye özgü dilden söz etmek olanaksızdır, dil ile düşünme yeteneği özdeş kabul edilebilir ama bunun yanında dil insanlar arasında iletişimi sağlamakta; bir başka deyişle insanın toplumsallaşmasının yolunu açmaktadır. Zaten dilin bu yapısal özelliği, bir başka deyişle toplumsal olması dil ile düşüncenin özdeşliğini sağlamaktadır.

Wittgenstein’da dilin özel bireyler tarafından değil, bir toplumsal gerçekleştirme ile kurulabildiğine işaret etmektedir. Bu ne demektir?

Bir eylem, duygu, düşünce, söz verme ya da hakaret etme gibi davranışlar bir toplumsal kurgu içinde ortaya çıkmadıkça herhangi bir anlam ifade etmeyecektir. Kişi, ancak toplumsal bir kurgunun bilincinde olduğu zaman herhangi bir dilsel işareti anlamlandırabilecek, düşünce alanı içine sokabilecektir.

Kuşkusuz bu, herhangi bir davranış, eylem ya da düşüncenin yanlış anlamlandırılamayacağı demek değildir. Dili kullanırken bireyin özgürlüğü vardır ama aynı zamanda bu özgürlük bir toplumsallık içinde ortaya çıkmakta; dilin kullanım kuralları toplumsal kurgu içinde belirlenmektedir.

Herhangi bir bilim dalının esas olarak bir dil olduğu saptamasına geri dönüldüğünde, doğal dil ile bilim dalı arasında sıkı bir alışveriş olduğu söylenebilmektedir. Bilim dili, doğal dilden sözcük ya da işaretsel imgeleri ödünç almakta, aynı şekilde doğal dil de bilim dilinden anlam öğelerini (sözcük ya da imgesel işaretler gibi) ödünç alabilmektedir. Örneğin, “yer çekimi” günlük dilde kullanılabilmektedir ama bu esas olarak fizik dilinden ödünç alınmış bulunmaktadır.

Acaba bilimi dile indirgeyerek, bilim felsefesi darboğazları ya da açmazları aşmak mümkün müdür?
Bilim felsefesi alanında önemli bir yere sahip olan ve “Mantıksal Ampirizm Okulu” olarak da adlandırılan ünlü Viyana Çevresi düşünürlerinin, dil çözümlemesi üzerine oturmuş bir bilim felsefesi kurmaya kalkıştıkları söylenebilmektedir. Viyana Çevresine mensup mantıkçılar, çözümlemelerine önermeleri iki ana gruba ayırarak başlamaktadırlar: analitik önermeler ve sentetik önermeler.

Analitik önermeler, evrende herhangi bir nesnenin ya da sürecin temsilini yapmazlar, kendi başlarına bir anlam ifade etmeyen, sadece sentaks kurallarına göre yapılmış önermelerdir. Yani analitik önermelerde, dilsel semboller arasında dilin kurallarına göre bir bağlantı kurulmaktadır ama gerek sembollerin gerek önermenin temsili bir anlamı yoktur. sadece bir tutarlılık ilişkisinin söz konusu olduğu söylenebilir.

Esas olarak matematiğin ve mantığın önermeleri, analitik önerme olarak tanımlanmaktadır; buna göre matematiğin ve mantığın önermelerinin kendi başlarına anlamları yoktur, sadece belli kurallara uyumluluk göstermektedirler. Örneğin Y=x+a+2c türünden bir önermenin hiçbir anlamı yoktur. kurallara uygun olarak bu önermeden, örneğin X=a+2c-Y türünden bir başka önerme elde edilebilir ama bunun da anlamı yoktur. bununla beraber, bu önerme evrende görülen bir olayı ya da ilişkiyi ifade ettiği zaman anlam kazanır ama artık o önerme salt matematik önermesi değildir S=1/2gt2 önermesinde olduğu gibi.

Bir kısım mantıkçılar, analitik önermeleri ya da bir başka deyişle mantık ve matematiği aklın düşünme formları olarak nitelemektedirler.

Analitik önermelerin doğruluğu, bu önermelerin anlamı olmadığından sadece kurala uygunluğa indirgenebilmektedir. Matematiğin ve mantığın önermeleri, bu çerçeve içinde sadece kurala uygunluk ölçütü içinde doğru/ yanlış değerlendirmesine tabi tutulabilecektir.

Matematik ve mantık önermelerinden yeni önermeler üretilebilmektedir ama bunların hiçbiri kendi başlarına herhangi bir bilgi vermezler. Eğer bir analitik önerme doğru ise yani kurala uygun ise ondan üretilecek yeni önermeler de doğru olacaktır ve bu doğruluk totoloji sözcüğü ile tanımlanmaktadır.

Bilindiği gibi totoloji, doğru olarak kabul edilmiş bir önermeyi dönüştürüp yeni bir önerme üretilmesi ile ortaya çıkmaktadır. Bu durumda, ilk önerme doğru kabul edildiğinden, dönüşen önerme de otomatikman doğru olacaktır ama bu ortaya yeni bir bilginin çıkarılması demek değildir.

Bilgi veren ya da bir başka deyişle herhangi bir bilim dilinin önermeleri sentetik önermelerdir. Bu önermeler, hem dilin kuralına uygun olarak kuruldukları için bir sentaksı yansıtmakta hem de semantikleri olmaktadır. Viyana Çevresi düşünürlerine göre sentetik önermelerin öncelikle anlamlı olması gerekmektedir ve bu gereklilik “anlam nedir” sorusunu gündeme getirmektedir.

Mantıksal ampirik okulu mensuplarına göre bir önermenin anlamlı olması test edilebilir olması ile mümkündür. Matematik ve mantığın dışında, bütün bilimlerin önermeleri sentetik önermelerdir; yani bunların anlamları test edilebilmektedir.

Bilgi veren önermeler de, buna göre sentetik önermelerdir. Burada sözü edilen “test edilebilirliği” dar bir ampirisizm çerçevesinde düşünmemek gerekir. Bir önermenin, test edilebilirliği, somut olanaklar ya da teknolojik düzey olarak mümkün görülmeyebilir ama bu önermenin mantıken test edilebilir olması yeterlidir.

Örneğin, “ayın dünyanın görünmeyen yüzünde üç tane tepe silsilesi vardır” türünden bir önermenin belki somut olarak test edilmesi mümkün değildir ama mantıken bu test edilebilir bir önermedir, yani anlamlı bir önermedir.

test edilebilirlik, bir önermenin doğru/yanlış değerlendirilmesine olanak sağlamaktadır ve buna göre bütün bilim önermeleri anlamlı, yani doğrulukları test edilebilir önermelerdir. Mantıksal ampiristler, bu çözümleme ile metafiziği bilim alanı dışına çıkardıklarını düşünmektedirler.

Metafiziğin alanına giren önermeler de, ilk bakışta bir bilgi verme iddiasında olan sentetik önermelere benzemektedirler. Örneğin, “Tanrı bizimledir” ya da “evrende varlığı ve aklı aşan mutlak bir akıl vardır” türünden önermeler ilk bakışta bir bilgi veriyormuş gibi gözükmektedirler. Bununla beraber metafiziğin alanı içine giren bu ve benzeri önermeleri ne ampirik ne de mantıksal olarak test etmek mümkün değildir. Buna göre, metafiziğin önermelerini anlamsız önermeler olarak kabul etmek gerekmektedir. Gerçekten de metafizik önermelerin doğru/yanlış değerlendirilmesi yapılamaz; bunlar birer inanç sorunu olarak ele alınabilmektedir.

1 - 2 - 3

Bir Dil Olarak Bilim ve Bilgi - 2

Buna göre metafizik de bir dil olarak kabul edilse bile bu dilin önermeleri için söz konusu olan anlam, herhangi bir bilim dili önermeleri için geçerli olacak anlamdan çok farklı olacaktır. Mantıksal ampiristler dili esas alarak anlam ve doğruluk sorunlarını çözdüklerini düşünmüşlerdir.

Bununla beraber doğruluk ve anlamlılık arasındaki bağıntı biraz daha karmaşık gözükmektedir. Viyana Çevresi düşünürleri yalın bir bağıntı ile anlam sorunun aşmaya çalışmışlardır.

Doğruluk, bir geçerlik (validity) sorununa indirgenebilmektedir; yani ortaya bir önerme atıldığında dinleyen, alıcı kişi için derhal bir geçerlik sorunu gündeme gelecektir.

Geçerliğin faklı tipte önermeler için farklı ölçütlere göre belirlenmesi söz konusu olmaktadır. Örneğin bildirili tümceler için geçerli ölçütü doğruluk olarak kabul edilebilir.

Buna karşılık emir tümceleri için geçerlik ölçütü haklılık ya da meşruiyet, ifadeli tümceler için de içtenlik olacaktır.

Önermeyi dinleyen ya da okuyan kimse sembolleri önce anlamlandıracak ve sonra uygun geçerlik ölçütüne göre değerlendirecektir.

Görüldüğü gibi burada açık bir sınırlılık ortaya çıkmakta; bireyin anlamlandırma kapasitesi tanımı gereği sınırsız sayılan düşünmeyi sınırlı hale getirmektedir.

Sözü edilen anlamlandırma sadece sözlüğe egemenlik düzeyini kapsamaz, konuşanın yani önermeyi ortaya atanın amacı ve karşısındakini zorlama ya da yönlendirme eğilimi de anlamayı etkilemektedir.

Örneğin Jürgen Habermas, Frege’nin esas olarak bildirili tümcelerin anlamı ile ilgilendiğini, Wittgenstein’ın ise amaç ve yönlendirme üzerinde durduğunu ifade etmektedir.

Bilimi bir dil olarak ele almak ve bu dilin önermelerinin semantiğini, “doğru/yanlış ikilemi” çerçevesinde değerlendirmek, epistemoloji alanında ortaya çıkan açmazları aşabilmekte önemli katkılar sağlayabilmektedir.

Örneğin, herhangi bir bilim dalının kuramını artık bir önermeler bütünü olarak ele almak söz konusu olmaktadır. Kuramı meydana getiren sentetik önermelerin anlamlı olması gerekecektir ve test edilebilirlik ile bu önermelerin doğruluk derecesi ortaya çıkacaktır.

Böylece, pozitivist bilgi anlayışında ortaya çıkmış olan darboğazların bir ölçüde aşıldığı söylenebilmektedir.

Bir önermenin doğruluğunun ölçütü olan test edilebilirlik kaçınılmaz olarak zaman ve mekan boyutlarını sürecin içine sokmakta ve böylece genelleme sorunu da aşılabilmektedir.

Bilimi bir dil olarak ele almak, “bilim nedir” ya da “doğru nedir” ve benzeri türden soruları daha rahat ve tutarlı bir biçimde yanıtlandırmak olanağını sağlamaktadır.

Bununla beraber, mantıksal ampiristlerin ele almadığı ya da en azından bilinçli bir biçimde göz ardı ettiği sorunlardan da söz etmek mümkün gözükmektedir.

Acaba bir sentetik önermenin ampirik ya da mantıksal olarak test edilebilir olması doğruluk nitelemesi yapabilmek için yeterli midir?

Dilin sentaks ve semantik öğeleri, dilin toplumsal kurgusu olarak tanımlanabilmektedir. Ama bir de dilin pragmatik öğesi vardır ve bu da dilin kullanımında bireyin özgürlüğü ile ilgilidir.

Dilin pragmatik öğesi, bir bakıma dilin açık uçlu bir süreç olması anlamını taşımaktadır ve bu çerçeve içinde dilin kullanımı ile ilgili bazı paradoksların ortaya çıktığı çok uzun bir zamandan beri bilinmektedir. Sözü edilen paradokslar, dilde anlam ve doğruluk sorunu ile ilgili yeni açmazların ortaya çıkması demektir.

Dil açık uçlu bir sistemdir, insanlar dili belli bir özgürlük içinde kullanmaktadırlar ve bu özgürlük yaratıcı düşünce için bir bakıma “olmazsa olmaz” koşul sayılabilmektedir.

Eğer dili kullanan kişi belli bir özgürlüğe sahipse, yani dilin sembollerini (örneğin ses ya da yazılı işaret gibi) şu ya da bu ölçüde özgürlük içinde belirliyorsa anlamlandırmada bir göreceliliğin ortaya çıkacağı ileri sürülebilecektir.

Eğer anlamlandırma ya da önemseme sürecinde bir görecelilik özelliği varsa bu durumda doğruluk değerlendirmesi nasıl yapılabilecektir? Doğruluk kavramını entersübjektivite üzerinde kurmak ya da bir başka deyişle doğruluğu bir entersübjektiviteye indirgemek değinilen soruyu yanıtlandırmaya olanak sağlayabilecektir.

Anlamlandırma ve doğruluk ile ilgili sorunlar, sadece özgürlükten kaynaklanan görecelilikten ibaret değildir. Buna bağlı olarak, dilde mantıksal olarak anlam paradokslarının ortaya çıktığı söylenebilmektedir.

“Giritli Epimenides” ya da “Rişar paradoksu” bunların klasik örnekleri arasında sayılabilmektedir. Örneğin, “bir Giritli olan Epimenides bütün Giritliler yalancıdır diyor” önermesi tipik bir dil paradokstur.

Viyana Çevresi ya da mantıksal ampiristler tarafından öngörülen, anlamı ve doğruluğu test edilebilirliğe bağlamak bu önerme için geçerli değildir; önermenin test edilebilirliği yoktur ama aynı zamanda bu önerme metafizik de değildir.

Ortada dilin özelliğinden kaynaklanan bir açmaz vardır. Öyleyse, dilin, doğası gereği içinde var olan paradoksları da hesaba katan bir epistemoloji çözümlemesine gereksinmesi olduğu söylenebilecektir.

Dilin pragmatik öğesinden kaynaklanan bir diğer anlam sorunu metaforlar olarak tanımlanabilmektedir. Metaforlar, insanın anlamlandırma özgürlüğü içinde ortaya çıkmaktadırlar.

Metaforlar, insanın anlamlandırma özgürlüğü içinde ortaya çıkmaktadırlar. Örneğin edebi estetikte metaforların çok ağırlıklı bir yere sahip olduğu söylenebilmektedir. Metafor, kısaca dilsel semboller ile benzetmeler yapılmasıdır.

İnsanlar, dil ile estetik değeri yüksek bir anlatım yapmak istedikleri zaman metafor yaparlar. Metaforlar sadece edebi anlamlandırmalar ile sınırlı değildir; örneğin toplumsal ya da politik bir gerçekliğin anlamlandırılmasında da metafor kullanılmaktadır.

Dilin özgürlük içinde kullanımı ile ortaya çıkan metaforların bilim-dil bağlantısı açısından bazı sorunlara yol açtığı söylenebilmektedir.

1 - 2 - 3

Bir Dil Olarak Bilim ve Bilgi - 3

İnsanlar çoğu zaman farkında olmadan da metafor yaparlar. Bazen bu metaforlar insanın düşüncesindeki açmazları adeta birebir yansıtabilmektedirler. Örneğin yaşam hakkı ile ilgili metaforlar kullanarak kürtaja karşı çıkan bir insanın yine metaforlar kullanarak idam cezasından yana tavır alması bir düşünsel-dilsel paradoks olarak nitelenebilir. Günlük dilde bu sorun “tutarlılık” kavramı çerçevesinde tartışılmaktadır.

Metafor, esas olarak bir inşadır. İnsan, herhangi bir nesne ya da olgu ile ilgili anlamı, daha önce başka nesne ya da olguları anlatmak için kullanılan imgelerle ifade edebilir ve böylece bir inşa yapmış olur.

Metafor, insanın, sınırlı ifade ya da anlamlandırma gücünü ileri boyutlarda artırmakta; adeta sınırsız bir güç haline getirebilmektedir.

Bu bir insan yetisidir ama aynı zamanda dili kullanan insan için kaçınılmaz bir yol sayılabilir. Bir olguyu kavramak ve açıklamak, zorunlu olarak o olguyu diğer olgularla karşılaştırmak demektir.

Karşılaştırma ise diğer olgulardan bir takım anlam imgelerini kullanmayı öngörmektedir. Örneğin Marx, “alt yapı ve üst yapı” ayrımını yaparken, yani kapitalist bir üretim moduna göre biçimlenmiş toplumu tanımlarken daha önce mekansal anlatımlar için kullanılan imgelere başvurarak metafor yapmaktadır.

Geleneksel bilim anlayışının, en temel iki öncülü doğruluk ve nesnellik (objektiflik) olarak tanımlanabilir. Geleneksel bilim anlayışında, evrenin insanın algılarından bağımsız nesnelerden oluştuğu ve bu nesnelerin bilginin konusu olduğunu Kant’tan beri kesin bir kabul görmektedir. Bilgi, nesneler ile ilgili gerçekliklerin temsilidir ve bu nesnel gerçekliğin temsilini sağlamanın yolu bilimdir, bilimsel yöntemlerdir.

Bu anlayışta insanın öznel (sübjektif) algılarına yer yoktur; öznelliğin bilim için “olmazsa olmaz” koşul sayılan nesnelliği zedeleyeceği varsayılmaktadır. İşi dil bazında, özellikle insanın dili metaforlarla zenginleştirilmesi çerçevesinde ele alınca sıkıntıların baş göstermesi kaçınılmaz olmaktadır.

Bilim, nesnel gerçekliğin dil ya da önermeler ile temsil edilmesi (ya da yansıtılması) olarak tanımlanınca insanın (öznenin) anlamlandırmasından bağımsız bir anlamlandırma olgusu kaçınılmaz bir biçimde gündeme gelmiş olacaktır.

Bilimin işlevi nesnel gerçekliği yansıtmaktır ve bu nesnel gerçeklik yansıtmayı yapan özneden bağımsızdır.

Yani geleneksel bilim anlayışına göre insanın şöyle ya da böyle düşünüyor olması ya da arzulaması bilimsel ya da nesnel gerçekliği değiştirmez. Bilim, bu çerçevede (bilimsel önermeler olarak) öznenin anlamlandırmasından bağımsızdır.

Bu durumda da bir dil olarak bilimde metaforlara yer olmayacaktır. Bu ise olanaksızdır, dili kullanan öznenin özgürlük içinde metafor yapması kaçınılmazdır. Örneğin bir Eskimo’ya cehennemin nasıl bir yer olduğu anlatılırken soğukluk tanımı ile ilgili metaforlar kullanılacaktır, başka türlü anlatım olanaksızdır.

İşte dilin bu pragmatik özelliği, geleneksel bilim felsefesinde ortaya çıkan açmazları dil-bilim özdeşliği üzerinde aşmada sıkıntılar yaratmaktadır. Bir dil olarak bilimin, herkes için geçerli (yani nesnel) doğruyu yansıtması gerekmektedir. Ancak dilin bunu yapabilmesi, pragmatik öğesi nedeni ile sınırlı kalmaktadır; dilsel paradokslar, metaforlar vb. anlamlandırmada görecelilik özellikleri nesnel gerçekliğin doğru olarak nitelenen temsilini sorunlu hale getirmektedir.

Burada sorun, kısaca ifade etmek gerekirse, bir nesnel gerçekliğin nesnel gerçekliğe sahip olmayan bir süreç (dil) ile temsilinin mümkün olup olmayacağıdır. İşte postmodern düşünürler, bu noktanın altını çizerek, yani dilin taşıdığı özellikler nedeni ile doğruluk temsili yapmaya uygun olmadığını öne sürerek bilimin olabilirliğini sorgulamaktadırlar.

Bilimi bir dil olarak tanımlamak, epistemolojik darboğazların aşılmasına katkı sağlamış; örneğin genelleme yapabilme sorunu bir ölçüde çözülmüştür.

Genelleme, buna göre bir dilsel işlem olan soyutlamaya indirgenebilmektedir. Soyutlama bir kavramın içlemini (o kavram ile ilgili özellikler) daraltarak kaplam alanını genişletmektir.

Dil-bilim özdeşliği çözümlemesi içinde nedensellik bağıntısının da ortadan kalkacağı söylenebilmektedir. Zaten bilim alanındaki büyük sıçramalar nedensellik düşüncesinin yıkılmasını sağlamıştır.

Örneğin Einstein’ın belki de bütün zamanların en büyük bilim adamı sayılması, evrenin dinamizmini kuramlaştırması ve nedensellik yerine göreceliliği getirmesinden kaynaklanmış bulunmaktadır.

Gerçekten de fizik ve astro-fizik alanlarındaki çalışmalar evrenin dinamik özelliğini, yani sürekli hareket içinde olduğunu ve değiştiğini gösterebilmektedir. Galaksiler sürekli hareket halindedir ya da üzerinde insanların yaşadığı dünya gezegeninin parçası olduğu güneş sisteminin nasıl oluştuğu, geliştiği ve son bulacağı ortaya konabilmektedir.

Bütün bu göz kamaştırıcı bilimsel gelişme ışığı altında zaman ve uzay boyutlarından bağımsız bir mutlak gerçeklikten hiçbir biçimde söz edilemeyeceği açıktır.

Bu saptamayı temel alarak bilim dilleri dahil herhangi bir dil önermesinin doğruluk/yanlışlık betimlemesinin zaman ve uzay boyutlarına bağlı olacağı söylenebilmektedir. Bu, felsefi bir çözümleme değil bilimsel bir bulgu olarak düşünülmelidir.

Herhangi bir önermenin doğru/yanlış betimlemesinin zaman ve uzay ile sınırlı olması acaba ne demektir, bunun anlamı nedir?

1 - 2 - 3

Felsefe nedir, anlamı, konuları ve özellikleri - 1

1. Felsefenin Anlamı

Felsefe kelimesi Arapça olup Yunanca philosophia sözcüğünden gelmektedir. Philo sevgi anlamına gelirken, sophia bilgi veya bilgelik anlamına gelmektedir. Philosophia, bilgiyi veya bilgeliği sevmek, araştırmak ve peşinden koşmak anlamına gelmektedir. İlk olarak Pythagoras (M.Ö. 580-500) tarafından philosophia terimi kullanılmıştır. Bilginin sevilmesi ve istenmesi olarak felsefeyle uğraşanlara da filozof ya da bilge insan adı verildi. Delphi tapınağının kâhini tarafından en bilge insan olarak nitelenen Sokrates (M.Ö.469-3999)'e göre, "felsefe dostlar arasında özgür bir araştırma biçimi veya özgür insanların her konu hakkında yaptıkları her türden araştırma biçimidir." Bu terimler ve tanımlar, tam anlamıyla Platon (İslâm dünyasında Eflâtun olarak tanınır, M.Ö. 427-347) ve Aristoteles (M.Ö.384-322)'in hem kişiliklerinde hem de felsefelerinde değer kazanır.

Filozoflar insan yaşamıyla ilgili her şeyi akılları yardımıyla düşünerek, felsefeyi her şeyi araştıran bir bilgi alanı yapmışlardır. Bilginin ve bilgeliğin ne olduğu, felsefenin nasıl tanımlanacağı konusunda çok değişik görüşler mevcuttur.

Felsefe düşünmeyi öğreten sanattır.

Felsefî sorgulama, fikirler dünyasına bir çağrıdır.

Felsefe insanın aklını kullanarak, var olan hakkında soru sorup, yanıt arama etkinliğidir.

Felsefe ruh güzelliğini ve mutluluğu amaçlar; kısaca felsefe yaşama sanatını öğretir

Felsefe mutluluk için bir düşünme ve yaşama aracıdır.

Felsefe, evren, dünya, insan ve toplum hakkında soru sorup, varlığı ve yaşamı anlamlandırma çabasıdır.

"Felsefe, 'iletişimsel ussallık' ya da 'evrensel demokratik konuşma 'dır."

"Felsefe, kavram yaratma ve [düşünme] düzleminin çatılmasıdır. "

Yapılan tanımlardan anlaşılacağı gibi, felsefe gerçeği ve doğruluğu araştırma ve bilme etkinliğidir. O hâlde, öncelikle yapılması gereken bu bilme etkinliğini anlamaktır. Sonuç olarak felsefenin ne olup olmadığını tam olarak kavramak için, kaç tür bilgi bulunduğunu belirlemek gerekir.

2. Bilginin Tanımı

İnsan, içinde bulunduğu ve yaşadığı dünyada çeşitli nesnelerle (varlıklarla) karşılaşır, onları algılar ve bilmeye çalışır. Bilinçli ve akıllı varlık olarak insan sahip olduğu farklı bilgi türleriyle karşılaştığı nesneleri bilmek ister. İnsan bilme etkinliğinde bilen; yani özne; karşılaştığı nesneler ise bilinen; yani objedir. O hâlde, bilme etkinliği, özne (bilen) ve nesne (bilinen) arasında oluşan süreçtir. Böyle bir etkinliğin sonucunda çıkan ürüne de bilgi adı verilir.

Bilgi, özne ve nesne arasında kurulan bağdan oluştuğuna göre, bu bağlar ancak özne tarafından kurulabilir. Çünkü nesneye yönelen ve onu algılayan, anlayan ve açıklayan öznedir. Bu bağlar, bilgi aktları ve bu bilgi aktlarını kuran da etkin öznedir. Nesne (bilinen), öznenin yöneldiği pasif konumdaki bir olgu, olay veya varlıktır. Etkin özne, bilinçli ve akıllı varlık olarak ya kendisinin dışındaki bir varlığı bilmek ya da kendisini bilgi nesnesi yaparak kavramak ister. Nesnelere yönelen özne, onlar üzerine düşünerek, bir zihinsel etkinlik gerçekleştirir. Bu etkinlik sonucu kavramlara ve kavramlardan kalkarak önerme ve çıkarımlara varır. İşte, varılan son nokta bilgiyi verir.

Bilgi aktı, özneden objeye yönelen bilinç etkinliğidir. Bilinç etkinliği olarak bilgi aktları algılama, anlama (kavrama) ve açıklama türünde olabilir.

Örneğin, "Yanımda duran bu masa, kahverengidir." şeklindeki bir önermenin bilgisi, algılama aktı ile elde edilmiş bir bilgi türüdür. Algılama aktı ile elde edilen bilgiler, somut nesneler üzerine yaptığımız duyu deneyleri sonucu elde edilir.

Bilgi, yalnızca duyu verileri ile temellenen algı aktıyla sınırlanamaz. Anlama aktı ile, özne gerçekte olan varlığı kavrayabilir veya
anlayabilir. Anlama aktı, doğruyu bütünüyle kavramayı içerdiğinden, sezgisel ya da zihinsel içerikli olabilir. Örneğin; "Şu resimdeki gerçeği kavradım." ifadesiyle resimde verilen bir gerçekliği tüm açılardan anladığımı söylemek istemekteyim.

Açıklama aktı, öznenin nesne hakkında olan bilgileri, nedenleri, gerekçeleri veya kanıtları ile adım adım vermesini sağlar. Açıklama mantıksal bir bilgi türü olup, bir şey hakkında ilk bilgiden kalkarak adım adım son bilgiye doğru giden bir sıra içerir. Örneğin, yağmurun nasıl yağdığını açıklamak gibi.

3. Bilgi Türleri

İnsan, kendi dışındaki varlıkları ve kendini tanımaya ve bilmeye çalışan tek varlık türü olarak, bilgi nesneleriyle farklı tarzlarda ilişkiye girer ve farklı bilgiler elde eder. İlk çocukluk günlerinden beri bilme ve tanıma merakı içinde olduğunu psikoloji ve pedagoji; ilk toplumlardan itibaren çeşitli türde bilgi ürettiklerini tarih, sosyoloji ve antropoloji bilimleri ortaya koymuştur.

Bilinçli ve akıllı varlık olarak insanın en büyük özelliği, nesnelerle çok çeşitli türden ilişkilere girerek, tek tür bilgi değil de farklı bilgiler üreten olmasıdır. İnsanlığın geçmişine baktığımızda, nesneleri dinsel veya gündelik bilgi ile kavramaya çalışmıştır. Günümüz insanı ise çoğunlukla nesnelere, bilimsel açıdan yaklaşmaktadır. Görüldüğü gibi, öznenin nesneye yönelmesinde kullandığı yöntem veya ilişki türü, bilginin ne tür bilgi olduğunu da belirlemektedir.

Bilgi, taşıdığı özelliğe ve elde ediliş yöntemlerine göre farklı türlere ayrılır: a. Gündelik Bilgi, b. Dinsel Bilgi, c. Teknik Bilgi, d. Sanatsal Bilgi, e. Bilimsel Bilgi, f. Felsefî Bilgi.

a. Gündelik Bilgi

İnsan, doğal ve toplumsal olmak üzere iki dünyada yaşar; duyu ve algılarıyla her iki dünyadaki varlıklar hakkında bilgi edinir. Eğer bu bilgiler belli bir neden-sonuç ilişkisi ve yönteme dayanılmadan, doğrudan kişinin algılarına ve sezgilerine dayanılarak elde edilmişse, bu tür bilgilere gündelik bilgi denir. Gündelik bilgi, insanın günlük yaşamında kullandığı pratik bilgilerdir.

"Hava bulutlanmaya başladı, sanırım biraz sonra yağmur yağacak." şeklindeki bir bilgi, gündelik bilgidir. Böyle bir bilgi her ne kadar neden-sonuç ilişkisinden çıkarılmış gibi görünse de kişinin öznel algı ve yargılarına dayanmasının yanı sıra gerçek anlamda neden-sonuç ilişkisiyle ve bilimsel bir yöntemle elde edilmediği için genel-geçer bir bilgi değildir. O hâlde, gündelik bilgi öznel genellemeler sonucu elde edilmiş bilgi olduğu için bilimsel içerikli bir neden-sonuç ilişkisini ve genel-geçer olma özelliğini taşımaz.

Gündelik bilginin kendi ölçüleri içinde her ne kadar bir geçerliliği, doğruluğu ve hayatı kolaylaştıran bir yanı varsa da, tek tek olay ve olguların öznel algı ve sezgileri olması nedeniyle, bilimsel bilgi değildir. Gündelik bilgi, akıl ve deney temelli açıklamalar yapmaksızın varılan genellemelerdir. Sonuç olarak, deneme-yanılma sonucu bulunan gündelik bilgi, nesnel, gözlemsel, deneysel, neden-sonuç ilişkili ve genel-geçer değildir.

b. Dinsel Bilgi

Özne ve nesne arasındaki bağ, yüce bir varlık (Tanrı) tarafından belirlenen bir inanç sistemine dayanarak elde ediliyorsa, bu tür bilgiye dinsel bilgi denir. Dinsel bilgi, belli bir din temeli üzerinde evreni, insanı ve toplumu açıklayan değişmez ve kesin bilgidir. Dinî bilgi, inanca dayandığı ve kaynağı Tanrı olduğu için, mutlak ve bağlayıcıdır.

Dinin amacı, insanın anlamakta güçlük çektiği özellikle manevî yaşantılar ve yaratan hakkında inanca dayalı bilgi vermenin yanı sıra insanın bu bilgiler doğrultusunda yaşamını sürdürmesini sağlamaktır. Din, insanların ne yapıp ne yapamayacağını kutsal kitap ve peygamberin söz ve tutumlarıyla açıklar. İnsanların bunları kabul edip etmemeleri serbest bırakılmasına rağmen, yaşamlarını ve eylemlerini dine uygun şekilde yapmaları için zorlayıcı veya bağlayıcı önlemler de getirilmiştir. Sonuç olarak, dinî bilgi, diğer bilgi türlerinden farklı olarak inanç bağından kaynaklanan mutlak, değişmez, zorlayıcı ve kesin bilgidir.

c. Teknik Bilgi

İnsanlar diğer birçok hayvanlardan farklı olarak daha güçsüz olarak yaratılmışlardır. Fakat insanları diğer hayvanlardan ayıran en önemli özelliği, akıllı olmasıdır. Akıllı varlık olarak insan, karşılaştığı varlıkları ve olayları yalnızca tanıma ve bilmenin ötesinde onları kendi istekleri doğrultusunda kullanmak için değiştirme gücüne de sahiptir. Kısaca alet yapan varlık olarak insan, kendini diğer varlıklara karşı üstün ve güçlü yapar. Alet ve gereç yapma bilgisine teknik bilgi denir.

Yunanca "techne" sözcüğünden gelen teknik, beceri ve sanat anlamına gelir. Yunanlılara göre teknik, doğal olanın insanın becerisi ve sanatı sayesinde yaşamda kullanışlı ve yararlı bir alet ya da araca dönüştürülme işlemidir. Bu anlamıyla teknik, doğada olmayan fakat insanın kendi aklı sayesinde doğadan aldığı malzemeyi kendi hayatını kolaylaştıracak alete çevirmesi- dir. Görüldüğü gibi teknik, teorik bir bilgi olmaktan çok bir şeyin pratik kullanıma dönüştürülme bilgisidir.

Teknik bilgi, öznenin nesneyi pratik amaçları için değiştirme ve ondan alet yapma bilgisidir. Teknik bilgi, pratik bilgi olup, insana yarar ve kolaylık sağlayan bir işleve de sahiptir. İnsanlığın tarihine baktığımızda, ilkin alet yapma teknik bilgisi gelişmiştir. İlk insanlar doğa ile giriştikleri hayat mücadelesinde önce yaşamlarını kolaylaştıracak avcılık ve barınma için alet ve gereçlerini yapmışlardır.

1 - 2 - 3

Felsefe nedir, anlamı, konuları ve özellikleri - 2

Örneğin, ucu sert ve keskin olan bir mızrak ya da ok gibi. Daha sonraki dönemlerde insanlar makine teknik bilgisine erişerek, el gücü yerine, makine gücü kullanmaya başladılar. Örneğin, buharla ya da rüzgarla çalışan makineler gibi. Günümüzde insanoğlu, artık makine bilgisini aşarak otomasyon teknik bilgisini kullanmaya başlamıştır. İnsan, seri üretimde makinelerin birlikteliğine geçerek, kendisini denetleyen ve planlayan otomatik makineler yapmıştır.

Teknik bilgi ile bilimsel bilgi ilk günden itibaren birbirlerini desteklemelerine ya da birlikte varlıklarını sürdürmelerine rağmen, farklı bilgi türleridir. Eski Yunan'da teknik bilgi, bilimsel bilgiden önce gelmekteydi. Önce alet ve gereç yapılır; sonra da bunlara uygun olarak bilimsel bilgi gelişirdi. Fakat bu öncelik- sonralık ilişkisi günümüzde değişmiştir. Günümüz insanı tekniği ya da teknolojiyi, bilimsel bilginin bir ürünü olarak kabul etmektedir. Kısaca bilimsel bilgi, teorik bilgi olması nedeniyle teknik bilgiden; yani pratik üretimden önce gelmektedir. Teknik, bilimin sonucu ya da pratiğe uygulanışı olarak tanımlanmaktadır.

d. Sanatsal Bilgi

Teknik bilgi gibi, sanat bilgisi de beceri, yaratma ve üretim etkinliği olarak ortaya çıkar. Fakat sanat bilgisi yarar amacından ziyade, güzellik duygusuna hizmet eder. Sanat bilgisi, güzelliklerin ortaya konulması sırasında çıkan bilgidir. Sanatçı (özne), nesneye yönelerek onda gördüğü bir şeyi elindeki malzemede ifade etmeye çalışır. Sanatçı bu ifadesini müzikte, resimde, heykelde, edebiyatta, seramikte ve tiyatroda açığa çıkarabilir.

Sanatçının öznel becerisiyle yaptığı eser, hoşlanma, beğeni, güzellik ve haz alma duygusunu ortaya çıkarmak içindir. Bu anlamıyla sanat bilgisi, sübjektif (öznel) bilgi türüdür; çünkü aynı nesneyle ilişkiye giren iki sanatçı farklı sanat bilgileri ve eserleri ortaya koyabilirler. Sanat bilgisi, hayal gücünün, sezginin, yaratmanın ve becerinin bir ürünüdür.

Sanat bir tür yaratma sonucu yapılan üretim ise doğayla her zaman karşıtlık içindedir. Sanatçı kullandığı malzemeyi (örneğin bir mermer parçasını) doğadan almasına rağmen, çoğunlukla doğada olmayan bir niteliği veya güzelliği ona vererek, yeni bir eser yaratır. Kısaca sanatçı, doğadaki nesneleri kullanmasına karşılık, doğada olmayan bir güzelliği eserine koyar.

e. Bilimsel Bilgi

İnsan aklının belli bir konuya yönelerek elde ettiği yöntemli, sistemli, düzenli, tutarlı ve geçerli, kanıtlanabilir ve denenebilir nesnel (objektif) bilgisine, bilimsel bilgi denir.

Tanımdan anlaşılacağı gibi, bilimsel bilgi şu temel özellikleri içerir:

İnsanın aklını kullanması,
Bir alanı konu yapması,
Yöntem (deney ve gözlem) kullanması,
Sistemli ve düzenli olması,
Tutarlı ve geçerli olması,
Kanıtlanabilir ve denetlenebilir olması,
Nesnel; yani tarafsız bilgi olması.

Bilimsel bilgi yöntemleri, konuları ve amaçları bakımından üçe ayrılır: 1) Formel Bilimler 2) Doğa Bilimleri 3) İnsan Bilimleri

1) Formel Bilimler

Konusunu doğadan almayan; yani duyu deneyinden gelmeyen, buna karşılık duyular üstü ideal bir varlık alanını ele alan bilim dallarına formel bilimler denir. Duyular alanının ötesinde kalan düşünce alanını ya da tasarlanan varlık alanını incelediği için formel bilimlere ideal bilimler de denir. Matematik ve mantık bu tür bilimlerdir. Her iki bilimin incelediği varlık alanı düşünceye veya tasarıma aittir. Örneğin, matematiğin bir öğesi olan rakam "bir'M doğada bulmak olanaksızdır. Yine mantığın bir önermesini doğada değil, düşüncede veya zihinde bulmaktayız. Görüldüğü gibi, formel bilimler konusu bakımından hem doğa bilimlerinden hem de insan bilimlerinden farklıdır.

Formel bilimlerin incelediği alandaki varlıklar, doğa ve insan bilimlerinin varlık alanının aksine, zaman ve mekânda yer almazlar, örneğin; "2 + 2 = 4" gibi bir matematik ifadesi zaman ve mekâna bağlı değildir. Mantığın geçerli çıkarımları da zaman ve mekâna bağlı olmadan daima geçerlidirler. Çünkü hem matematik hem de mantık tümden gelimsel çıkarımları kullanırlar. Formel bilimlerin yöntemi, bir düşünme yöntemi olan tümden gelimdir. Buna karşılık doğa ve insan bilimleri çoğunlukla deney, gözlem ve tümevarım yöntemlerini kullanırlar.

Formel bilimler, sembolleri kullanarak kendilerini ifade ettikleri için aynı zamanda bir ideal; yani yapay bir anlatım biçimine de sahiptirler. Bu nedenle diğer bilimlere göre en nesnel bilgi türleridir. Günümüzde hem doğa bilimleri hem de insan bilimleri, formel bilimlerin ifade biçimleri olan sembolleri kullanmak suretiyle daha nesnel olmayı amaçlamaktadırlar.

2) Doğa Bilimleri

Formel bilimlerin tersine, reel dünyada var alan varlıkların bilgisini inceleyen bilim dalına doğa bilimleri denir. Konu alanı reel varlık alanı olan doğa bilimleri, kendi içinde fizik bilimleri, yer bilimleri ve yaşam bilimleri olarak üçe ayrılır.

Fizik bilimleri, doğa bilimleri içindeki varlıkları birçok açıdan ele alınarak, onlar hakkında olgusal, tümel ve doğru bilgiler verirler. Fizik, maddeyi, hareketi ve enerjiyi; kimya maddenin yapısını, bileşenlerini, özeliklerini ve değişimlerini; astronomi gezegenleri, yıldızları kısaca uzayı inceler. Yer bilimleri, jeoloji, meteoroloji ve oşinografi (deniz bilimleri), mineraloji ve paleontoloji (fosil bilimi); yaşam bilimleri, biyoloji ve tıp bilimidir.

Doğa bilimlerinin temel özelliği, olgusal ve deneysel oluşlarıdır. Bu özeliği bu bilimlerin reel varlık alanı hakkında bilgi vermelerinden kaynaklanır. Olgu veya olgular arası ilişkiyi neden-sonuç bağıntısı ilkesine göre açıklamaya çalışırlar. Nedensellik ilkesi doğa bilimlerinin genel, kesin, tümel ve doğru yasalara erişmesinin en önemli temelidir.

Doğa bilimleri, doğada egemen olan yasalara varmayı kendine amaç edinmiştir. Çünkü doğadaki varlıklar, bir düzen içinde aynı yasalara göre hareket etmekteler. Bu yasalar bulunur ve açıklanırsa doğadaki varlıkların ne olduğunu anlayabiliriz. Bu amaç doğrultusunda, doğa bilimcileri olgular üzerine deney ve gözlem yaparlar. Buldukları yargıları tüme varım yöntemiyle genelleyip, yasaları elde ederler.

3) İnsan Bilimleri

İnsanı değişik boyutlarıyla inceleyen bilgi türüne, insan bilimleri adı verilir. İnsan bilimleri, antropoloji, sosyoloji, psikoloji, siyaset bilimi, dilbilimi ve tarih gibi insanı kendisine konu yapan bilimlerden oluşur.

Tüm insan bilimleri insanı geçmişi, şimdisi veya geleceği bakımından ele alabildiği gibi, onu kültür yapan, toplum oluşturan, tarih yapan, siyaset yapan ve dil oluşturan varlık olarak ele alıp, inceleyebilir. Kısaca bu bilimler, insanın yapıp ettikleriyle ve ne yapacaklarıyla ilgilenirler.

İnsan bilimlerinin konusu insan olduğu için, doğa bilimlerinde olduğu gibi kesin yasalara varamazlar; çünkü insan doğadaki cansız varlıklarda bulunan sahil vc geııel yasalara bağlı hareket etmez. İnsan, cansız doğadan farklı olarak, özgür iradeye sahiptir. Nedensellik ve genel-geçer yasalar, insan bilimlerinde tam bir karşılık bulamazlar. Bu nedenle, insan bilimlerinin amacı genel-geçer yasalara varmak yerine, insanın yapıp ettiklerini anlamaktır. İnsan bilimleri, açıklama yöntemi yerine anlama yöntemini kullanırlar.

1 - 2 - 3

Felsefe nedir, anlamı, konuları ve özellikleri - 3

f. Felsefî Bilgi

Şu ana kadar açıklanan tüm bilgi türleri varlığı parçalıyor, onu belli bir açıdan ele alıyor ve bulduğu bilgileri doğru olarak kabul ediyor. Felsefî bilgi, diğer bilgi türlerinin aksine, evreni, varlığı, insanı ve toplumu parçalara veya konularına ayırmadan, bir bütün olarak anlamaya çalışır. Felsefî bilgi, merak eden ve soru soran varlık olarak insanın, evren, dünya, kendi ve toplum hakkında aklı ile ortaya koyduğu tümel düşüncelerdir.

Felsefe bilgisi, düşünen öznenin, nesneyi merak etmesi ve ona yönelerek, onu sorgulaması ve anlamasıyla ortaya çıkan tutarlı, ön yargısız, akılla temellendirilmiş düşüncelerden oluşan bilgi türüdür.

4. Felsefe Bilgisinin Özellikleri

Felsefî bilgi, araştırma ve incelemeye dayanarak eleştirel bir düşünmenin sonucunda ortaya çıkar. Çünkü felsefî tavır sahibi birisi her şeyi olduğu gibi kabul etmez; felsefî bilgi olaylar karşısında merak duyan insanın olaylara olduğundan farklı yaklaşmasını sağlar. Merak, olağan dışı olana karşıdır. Kısaca merak, olağan dışı olana ilgi duymaktır. İnsan, dünyadaki varlıkları farklı gördüğü zaman, onları bilmek ve anlamak ister.

Olayları anlamak isteyen özne, olayların bilgisini akıl temelli bir dizge veya sistem içinde yorumladığında felsefî bilgi üretmiş olur. O hâlde, felsefî bilgi, mantık ilkeleri çerçevesinde yürütülen akıl yürütmeler sonucu elde edilmiş dizgeli veya sistemli bilgilerdir. Felsefî bilgi soyut, kavramsal, ussal ve kuramsal bilgi olması nedeniyle evrenseldir. Çünkü problemlerinin genel olması nedeniyle bilgide de evrenselliği veya tümelliği aramaktadır.

Felsefî bilgi birikimsel olarak ilerleyen bilgidir. Her ne kadar felsefe karşı çıkışlarla beslense de filozoflar bir önceki filozofun düşüncelerine bir şeyler katarak veya eleştirerek daha farklı bilgilere varırlar. Filozoflar aynı problemleri farklı açıdan yanıtlarla yeniden yorumlarken, öncekilerin sonuçlarından da yararlanırlar. Fakat felsefe bilgisinin ilerlemesi, bilimsel bilgi gibi değildir. Felsefî bilgi, daha önceki bilgilerden ayrı düşünülemez. Felsefe tarihi bir bütündür ve göz ardı edilemez.

Felsefî bilgi, birleştirici ve bütünleyicidir. Filozof, tüm bilgiler üzerinde bir üst düşünme yaparak bütüncül bir açıklama yapar. Felsefî bilgi, insanı, varlığı ve yaşamı bir bütünlük içinde ele alır ve çeşitli kuramlar oluşturur.

Felsefî bilgi bilimsel bilgi gibi deneyle veya gözlemle kanıtlanamaz. Bu bakımdan doğruluğu açıkça saptanabilecek bir bilgi türü de değildir; çünkü felsefî bilgi sürekliliği ve yeni yorumları içerir. Felsefe sorularının yanıtları bitmiş ve tükenmiş değildir. Felsefî bilgi, çözülmemiş sorular üzerine yeniden düşünmektir.

Felsefî bilgi, filozofların (öznenin) kişisel düşünme yeteneklerine bağlı olmalarından dolayı özneldir. Fakat filozof kendi öznelliğinde evrensel yanıtları yakalamayı amaçlar.

5. Felsefenin Konuları

Felsefe, evreni, dünyayı, insanı ve toplumu kendisine konu yapması nedeniyle tüm var olanları sorgulayabilen tek evrensel bilgi türüdür. Bu nedenle felsefe, geniş bir alanı, çeşitli sorularla araştıran bir özelliğe sahiptir.

Felsefenin incelediği konuların başında varlık, bilgi, ahlâk, bilim, sanat, siyaset ve din gelir. İlk üç konu geleneksel felsefenin de (Platon'dan 20. yüzyılın başına kadar) temel konularıydı. Bu konular daha sonraki ünitelerde tek tek ele alınacağı için burada çok kısa tanımları yapılacaktır.

a. Varlık Felsefesi: Ontoloji olarak da adlandırılan varlık felsefesi genelde varlığı kendisine konu yaparak, var olmanın doğasını, kaynağını ve sınırlarını araştırır. Var olanın yapısının ne olduğu sorusu üzerinde durarak, var olma türlerini sorgular. Metafizikle yakın bir ilişki içinde olan varlık felsefesi uzun süre metafizik olarak anlaşılmışsa da, varlık felsefesi metafizikten yararlandığı gibi, bilgi felsefesinden de yararlanır. Değişmez ve kalıcı varlığın ne olduğunu araştırırken, varlığın ilk nedenini göstermeye çalışır.

b. Bilgi Kuramı (Epistemoloji): Bilginin doğasını, doğruluğunu ve kesinliğini inceler. Bazı noktalarda psikoloji de bilgi konusuna girse de epistemoloji bilgi objesiyle bilgi arasındaki ilişki problemini ele alır. "Bir dağ idesi ile dağm kendisi aynı mıdır?" gibi soruları kendine problem yapan bilgi felsefesi, bilginin kaynağını, sınırlarını, imkânını, doğruluğunu ve bilginin elde ediliş şekillerini araştırır. Zihinde bulunan bir şeyin idesiyle bilgi veren nesnenin kendisi aynı kapsamda mıdır? Gerçek ve aktüel dağ, birçok özelliği ile zihindeki bilgi idesinden daha fazladır. Zihindeki ide bir anlık süreçken, dağ yüz yıllardır yerinde çeşitli değişiklikleriyle durmaktadır. Nasıl olur da bilgi, nesnesini tam olarak yansıtır? Bilgi ve nesnesi arasında nasıl bir ilişki vardır? Bilgi kuramı, bilen öznenin bilinen nesne karşısındaki durumuna göre de çeşitli açılardan ele alınabilir. Böylece değişik bilgi kuramları ortaya çıkabilir.

c. Bilim Felsefesi: Bilimin doğasını tanımlamaya çalışır. Bu tanımlama çabasında bilgi kuramsal ve mantıksal sonuçların ön deyisini yapmaya çalışır. Bilim felsefesinin özelamacı, bilimlerin değişik alanlarda uygulanması sonucu doğan sonuçları ve bunların sınırlarını açıklamaktır. Böylece yeni oluşacak bilim anlayışlarına ve metafizik temellerine bir ön hazırlık yapmak suretiyle bilimlere ivme kazandırır. Bilim felsefesi özellikle bilimsel metotların değerlendirilmesi ve anlaşılmasıyla ilgilenerek, güvenilir gözlemler, sınıflamalar, genellemeler ve doğrulamalar için temel olanaklar hazırlar. Daha açıkça belirtmek gerekirse, bilim felsefesi deneyin doğasıyla, deneme-yanılma durumlarındaki olasılıkla, göreli değişmezlerle, zorunlu deneylerle ve bilimsel sonuçlarla ilgilenir

d. Ahlâk Felsefesi (Etik): İyi ve kötü olanı, ahlâklı ve ahlâksız olanı inceleyen felsefe disiplinine ahlâk felsefesi veya etik denir. Ahlâk felsefesi, insan davranışlarındaki ahlâkî değerleri araştırır. Sağduyu, dinî ve gündelik bilgi, ahlâkı emirler ile tanımlar. Tanrı şunu yap dedi, şunu ise yapma dedi gibi. Fakat hiçbir bilim ya da disiplin emretmeyi ya da öğütlemeyi içermez. Bu anlamdaki ahlâk tanımları yanlıştır. Çünkü bilim araştırır, inceler ve sorgular. Disiplin olarak etik (ya da ahlâk felsefesi) inceler ve doğru eylemin ne zaman kim tarafından belirlendiğini araştırır. "Yapmamız gereken nedir?" "Ödevimiz nedir?" "Sorumluluk nedir?" "Vicdan, adalet, mutluluk ve bilgelik nedir?" gibi soruları araştırır.

e. Sanat Felsefesi (Estetik): Genelde iki soru üzerinde durur: 1.Güzellik nedir? 2. Sanat nedir? Bu iki soru birbirine karıştırılmasına rağmen, aslında birbirinden ayrı iki sorudur. Çünkü bazı güzellikler doğanın güzelliğidir; yani sanatın değildir. Güzeli her alanda ele alıp inceleyen felsefe dalına estetik denir. Yalnızca sanatı ve sanattaki güzeli inceleyen felsefeye de sanat felsefesi denir. Bazı sanatlar da çirkindir, güzel değildir. Bir resim birine güzel, diğerine çirkin gelebilir. Güzellik nerededir? Bakanın veya izleyenin gözlerinde midir? Yoksa tuvalde midir? Ya da başka bir yerde midir? Bu soruları soran estetikçi aynı zamanda da şu sorulara da yanıt vermek zorundadır. Güzelliğin temel özellikleri nelerdir? Güzellik, müzikte, dansta, resimde, şiirde, heykelde, mimarlıkta, oyunda, geleneklerde, halk danslarında, folklorda, güneşin batımında ya da doğuşunda, kadında ve benzerlerinde bulunabilir. Tüm bunlarda ortak olan bir şey vardır. Güzel ve sanat nedir? Bunlardan başka, estetikçi sanatın zorunlu kalitesinin ne olduğunu bilmek ve anlamak ister. Sonuçta, estetikçi sanatla güzelliğe temel olan yargıları araştırır. Bu yargıların temel standartlarını bulmaya ve herkes için ortak olan sanat ve güzellik tanımlamaları yapmaya çalışır.

f. Siyaset Felsefesi: Siyasal yaşamı, devleti, yönetim biçimlerini ele alan ve sorgulayan felsefedir. Başlıca soruları şunlardır: "İktidar, gücünü nereden alır?", "Yasallığın veya meşruluğun özü nedir?", "Devlet-birey ilişkisi neye dayanmalıdır veya nasıl olmalıdır?", "Bireyin temel hakları nedir?", "Düzen nedir?", "Devlet tipleri nedir?" vb. gibi.

g. Din Felsefesi: Felsefenin bir dalı olarak dini inceler. Din felsefesi, bir din değildir, dini anlamaya çalışan bir disiplindir. Burada filozof din sorularıyla meşgul olur ve onları açıklamaya ve anlamaya çalışır. Birçok dinden bahsetmek olanaklıdır: İslâmiyet, Yahudilik, Hristiyanlık, Budizm, Konfüçyüsizm, Taoizm, Shintoizm. Eğer tüm bunlar birer din ise acaba aralarında ortak olan bir şey var mıdır? Dinin özü bunlarda bulunabilir mi? Dinin özü nedir? İyi yaşam nedir? Buna benzer sorularla dinler anlaşılmaya çalışılır."

KAYNAK:  Bilgi felsefesi - A.Kadir Çüçen

1 - 2 - 3

Egitim felsefe ilişkileri üzerine - 1

Mehmet A. K1SAKÜREK

Eğitimin çeşitli dayanakları vardır. Bunlar arasında felsefi olanlar önemli bir yer tutmaktadır. Hemen her ülkede eğitim sistemleri bunları yeni kuşaklara benimsetmekle görevlidir. Böylece, hayat felsefeleri eğitimin genel amaçlarına yansıtılmakta ve bu amaçlara uygun insanlar yetiştirilmesi planlanmaktadır.

Bu yazıda, bazı felsefelerin eğitime ne şekilde yansıdığı, başka bir deyişle, eğitimi ne şekilde ele aldığı ve açıkladığı üzerinde durulacaktır. Bunun sonucu olarak, ülkemizdeki eğitim uygulamalarına bu felsefelerin etkilerinin ne olduğu daha iyi anlaşılbilecektir.

Eğitim felsefeleri çeşitli amaçlara göre tasnif edilmektedir. 1940’larda Joseph Justman’ın yaptığı tasnifin 1950’lerde Brameld tarafından başka açıdan yapıldığı, daha sonraları Kneller’in kendi amaçlarına uygun tasnifler yaptığı bilinmektedir. Bir kısım tasniflerde ise, bu felsefeler, “geleneksel” ve “geleneksel olmayanlar” olarak ikiye ayrılmaktadır. Burada ise, herhangi bir tasnife dayalı olmaksızın, bazı felsefelerin eğitime bakış açılarını incelemeye çalışacağız.

İdealizm (Idealcilik), Realizm (Gerçekçilik), Rasyonalizm (Akılcılık) ve Pragmatizm (Uygulamacılık) batının düşünce yaşamında yer alan eski görüşlerdir. Bunlar bir bakıma, felsefenin eğitim alanına katkılarını gösteren görüşlerdir.

Idealcilik iyi, doğru ve güzelin bir toplumdan ötekine, bir kuşaktan öteki kuşağa özde değişmediğini kabul eden bir görüştür. Idealcilere göre, öğrencilere yaşayan değerler ve bu değerlerle nasıl yaşanılacağı öğretilmelidir (Brubacher, s. 325 - 329).

Gerçekçilere göre öğretmenler, iyi belirlenmiş belli değerleri ortaya koymalıdır. Çocuklara öğreteceğimiz temel ahlaksal ve estetik değerler geçici koşullardan etkilenmemelidir. Çocuk açık olarak doğru ve yanlışı ayırdedebilmelidir. Gerçekçilik iki alt grupta incelenebilir. Bunlar “akılcı gerçekçilik” ile “doğal ve bilimsel gerçekçilik”tir.

Akılcı gerçekçilik, klasik ve dinsel gerçekçilik olarak ikiye ayrılabilir. Dinsel gerçekçilik esas olarak “skolastisizm” adı altında Katolik Roma Kilisesinin resmi felsefesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Akılcı gerçekçilerin görüşleri, doğrudan doğruya Aristo’ya dayanmaktadır. Skolastikler ise, dolaylı olarak Aristo’nun görüşlerine dayanmakla birlikte, daha çok St. Thomas Aquinas'a dayanmaktadır. Aquinas’ın bu felsefesi ise, daha sonraları “Thomism” adını almıştır. Doğal ve bilimsel gerçekçilik ise, 15. ve 16. yüzyılda Avrupa’da bilimin gelişmesine paralel olarak ortaya çıkmıştır. Bu görüşün savunucuları arasında Francis Bacon, John Locke, David Hume ve J. Stuart Mili ile bu yüzyılda da Ralph Barton Perry, Alfred N. Whitehead ve Bertrand Russel bulunmaktadır (Kneller, s. 207, 227, Bru- bacher, s. 330-332).

Gerçekçiliğin eğitime bakış açısını özetle ifade etmek gerekirse; birey toplum içinde doğduğuna göre, topluma hakim olan değerlere uyum göstermelidir. Toplum değiştiğine göre, uyum mekanizması da değişmektedir. O halde birey, toplumu değiştirme görevine katılmalıdır (Alberty- Alberty, s. 43-44).

Akılcılık, büyük ölçüde Plato’nun idealciliğine dayanır. Bu görüş, hayata hazırlamanın ancak kavrama yeteneğinin geliştirilmesi ile olanaklı olacağını savunmaktadır. Akılcı anlayışa göre en iyi sosyal liderlik tipi, en iyiye göre yetişmiş olmakla sağlanabilir. Bu gelişme ise, ancak çok sayıda entellektüel çalışma ve disiplin yoluyla gerçekleştirilebilir. Toplumsal sorunları çözme yeteneği, ancak yüksek düzeyde nedenleri anlama, entellektüelce sonuçlar çıkarma ve uygulama yeteneğine sahip insanlarda gelişebilecektir.

Öğrencileri, halen bilinmeyen ve bugünden tahmin edilemeyen gelecekteki durum ve sorunlar için donatmak olanaksızdır. O halde öğrencilerin, karşılaşabilecekleri durumlara uyabilecekleri bir düşünce şekünde yetiştirilmesi gerekir. Mesleki eğitim, oldukça çeşitli, ve hızla değişen iş ve endüstrinin gereksinmeleri yüzünden, boşyere yapılan bir araştırmadan başka bir şey değildir. Bir meslek için en uygun yetişme, zekanın mantıksal yetilerinin geliştirilmesi ile olanaklıdır. Akılcı anlayış, dil ve matematiği entellektüel gelişmenin en iyi aracı saymaktadır. Zihinsel disiplin, öğrenmenin geçerli bir parçası kabul edilmiş, zekanın güçlendirilmesi ise, tüm eğitsel çabaların amacı olarak kabul edilmiştir (Beckner-Cornett, s. 59-61).

Uygulamacılık, “instrumentalism,” “fonksiyonalism” ve “experimentalism” gibi çeşitli isimler altında İncelenmektedir. Dewey, bunlardan deneyciliği (experimentalism) tercih etmiştir. Çünkü “instrumentalism” daha maddi bir anlam vermektedir.

Uygulamacılık, bireyin dinamik karekterine önem vererek, onun yapma gücüne olan güvenini vurgulamaktadır. Buna göre, bireyin en üst düzeyde gelişmesine olanak hazırlamak toplumun görevidir. Birey, bilimin yöntemlerinden yararlanmada, öteki bireylerle uyum içinde olurken, olumsuz koşullan ortadan kaldıracak araçları sürekli olarak araştırmalıdır. Geçmişin değerleri, bireylere asla son ve değişmez değerler olarak öğretilmemeli, fakat bunlar, günün anlaşılmasına yardımcı olmalıdır. Böylece iyi eğitim, bireyin tüm potansiyelini kullanarak kendi kendisini gerçekleştirmesine, bilimsel yöntemleri de kullanarak, yardımcı olacaktır. Bu şekilde eğitilen bireyler, insan gelişimine daha uygun bir toplumu yaratmada, öteki insanlarla işbirliği yapacaklardır (Alberty-Âlberty, s. 44).

Yukarıda değindiğimiz dört görüş, aslında felsefenin eğitim alanına katkılarını göstermektedir. Eğitimin esas dayanakları ise, bu alandaki belli ve aktüel uygulamaları ilgilendiren felsefelerdir. Bunlar arasında Prennialism, Progressivism, Essentialism, Reconstructionalism ve Existantialism bulunmaktadır.

Prennialism

Prennialism'in temelleri “klasik gerçekçilik” içinde atılmıştır. Bu görüşün önde gelen savunucuları arasında Robert M. Hutchins, Mortimer J. Adler ve Sir Richard Livingstone gibi isimler sayılabilir.

Prennialistler, eğitimin üniversal nitelikteki belli gerçeklere dayanması gerektiğini savunmaktadır. Onlara göre, insan tabiatı, iyi yaşam koşulları ve ahlaksal prensipler değişmemektedir. Çünkü insanlık tarihi boyunca insan tabiatı esas olarak aynı kalmıştır. Hutchins bu görüşü şu şekilde belirtmektedir: (Kneller, s. 232 - 234)

“Eğitim öğretimi gerektirir. Öğretim bilgiyi gerektirir. Bilgi gerçeğin kendisidir. Gerçek heryerde aynı olmalıdır”.

Kneller, prennialismi özetleyen altı ilkeyi şöyle belirtmiştir: (Beekner-Cornett, s. 59-61, Kneller, s. 232-234)

1.İnsan tabiatı sabit olduğuna göre, eğitimin niteliği de sabittir.

2.İnsanın en belirgin özelliği düşünme yeteneği olduğuna göre, eğitim zekanın geliştirilmesine çalışmalıdır.

3.Eğitim, üniversal ve değişmez olan gerçeğe uyum sağlamaya yardım etmelidir.

4.Eğitim, hayatın tam bir kopyası değil fakat ona hazırlıktır.

1 - 2 - 3

Egitim felsefe ilişkileri üzerine - 2

5.Çocuklara, dünyanın hem ruhsal, hem de fiziksel gerçeklerini tamtacak temel gerçekler öğretilmelidir.

6.Bu gerçekler en iyi şekilde prennialistlerin “büyük kitaplar” dediklerinden öğrenilebilir.

Kısaca belirtmek gerekirse, prennialisme göre, kusursuz ve sağlıklı bir eğitim, ortaçağların eğitim anlayışının ruhuna ve ideallerine uygun olmalıdır. Brameld’in de belirtiği gibi, prennialistlere göre eğitimin ana amacı, sezgi yeteneğine sahip, parlak entellektüel liderler yetiştirmektir (Alberty-Alberty, s. 45). Dikkat edileceği gibi prennializm ve rasyonalizmin birçok ortak yönleri vardır. Bu nedenle her iki ekol, eğitim kuram ve uygulamalarına ilişkin tartışmalarda birleşmektedir.

“Prennialistler bir entellektüeller aristokrasisi”ni destekleme ve öğretimi “büyük kitaplar”ın klasik geleneği ile sınırlandırmaları açısından eleştirilmektedir.

Essentialism

Essentialismin herhangi bir geleneksel felsefe ile bağlantısını kurmak güçtür. Bununla birlikte, çeşitli felsefelerle uyum halindedir. Bir kısım felsefelerle ise, uyuşmamaktadır. Örneğin progressivismin aşırılıklarına karşıdır. Günümüzde genel olarak kabul edilen eğitim uygulamalarının çoğu essentialist görüşle ilgilidir. 1930’larda kurulan essentialismin savunucuları arasında William C. Bagley, Thomas Briggs, Frederick Breed, İsaac L. Kândel ve Herman H. Horne gibi isimler yer almaktadır.

Bu görüşe göre eğitim, insanlığın mirası olan organize bilgi, beceri ve olgulara dayandırılmalıdır (Âlberty-Alberty, s. 44). Çünkü her neslin bunları kendi kendine keşfetmesi olanaksızdır. İnsanlık bunları keşfetmek için yüzyıllar harcamıştır. Geçmişte öğrenilenlerin önemli yanları korunduğu ve yeni kuşaklara aktarıldığı sürece, yeni kuşaklar geçmişin başarıları üzerine daha iyi bir uygarlık kurabilirler. Eğitimin en önemli amacının, insanlığın bilgi birikiminin korunması ve yeni kuşaklara iletilmesi olduğu kabul edildiğinde, "tutucu” terimi essentialism için de düşünülebilir (Beckner-Cornett, s. 59-61).

Essentialism bütün çabasını programa ilişkin konuları yeniden değerlendirme, okul programlarında temel olan ve olmayanı ayırma ve öğretmenin sınıf içindeki otoritesini yeniden kurmaya yöneltmişlerdir. Bu görüşün üzerinde birleştiği dört temel ilke şunlardır: (Kneller, s. 243-245)

1.Öğrenmenin özünde çok çalışma ve çoğu kere isteksiz uygulamalar vardır. Disiplinler çok önemlidir. Başlangıçta, bir takım şeylerin öğrenilmesi öğrenciye zor gelebilir. Başlangıçtaki bu güçlük aşıldığında öğrenme kolaylaşacaktır. Tıpkı bir Fransız atasözünde olduğu gibi “iştah yerken açılır”.

2.Eğitimde insiyatif öğrenciden çok öğretmende olmalıdır. Öğretmenin rolü, çocuğun dünyası ile yetişkinin dünyasını uyumlu hale getirmektir. Öğretmen bu görev için yetiştirilmelidir. Bu nedenle essentialist öğretmen, progressivist meslekdaşından daha fazla yetki kullanmaktadır.

3.Eğitim sürecinin kalbi, belirlenen derslerin özümsenmesidir. Essentialistler, geçmiş tecrübelerin bireyin tecrübeleri üzerine etkisine önem verirler. Bu geçmiş tecrübelerin tarihin süzgecinden geçtiğini, bu nedenle çocuğun herhangi bir süzgeçten geçmemiş tecrübelerinden çok daha güvenilir olduğunu savunmaktadır. Essentialisme göre, insanlığın bilgi birikimi, geleneksel programlardaki temel derslerde yer almaktadır. Bu dersler arasında tarih, matematik, fen ve yabancı dil yer almakta, bunlar aynı zamanda da eğitimin çekirdeğini oluşturmaktadır (Beckner-Cornett, s. 59-61).

4.Okul, zihinsel disiplinin geleneksel yöntemlerini kullanmalıdır. Progressivist yaklaşımın belli yararları olduğu doğrudur. Fakat “sorun çözme” tüm öğrenme sürecine uygulanamaz. “Yaparak öğrenme” belli koşullarda belli çocuklara uygun olabilir. Bu nedenle genelleştirilmemelidir.

Progressivism

Progressivismin köklerini eğitim tarihinin eskilerine kadar götürmek olanaklıdır. Örneğin Aristo, doğrudan tecrübe ile öğrenmenin ve çocuğun gelişim özelliklerini izlemenin önemi üzerinde durmuştur. Dikkat edileceği gibi, bunların herikisi de progressivist ilkelerdir. Quintilian, Froebel, Pestallozzi, Rousseauve Herbart bu görüşün gelişmesine katkıda bulunmuş eğitimcilerdir. Ancak, onların bu katkıları Dewey ve takipçileri tarafından biraraya getirilmiş ve geliştirilmiştir.

Progressivizm esas olarak, pragmatizmin eğitime uygulanmasıdır. Gerçekten de, pragmatik felsefenin geniş ölçüde eğitimde denendiği görülmektedir. Bu görüşe göre “değişme” insan tabiatının değişmez bir öğesidir. Bu nedenle, eğitimin sürekli bir değişme Ve gelişme içinde olması gerektiği kabul edilir. Progressivismde eğitim, toplum, dış dünyaya ve değişmez gerçeklere uyumdan çok, değişiklikleri ve günlük yaşantıdaki çeşitlilikleri daha iyi anlamamıza yardım etmelidir. Böylece, geçmişteki tecrübeler gelecekteki davranışlarımızı doğru şekilde yapmamıza yardım edecektir. Progressivist eğitimin belli 'başlı ilkeleri şöyle açıklanabilir: (Backner-Cornett, s. 61- 65, Kneller, s. 237-240)

1.Çocuklar arasında farklar olduğu dikkate alınmalıdır.

2.Öğrenme, çocuğun ilgileri ile doğrudan ilişkili olmalıdır. En iyi öğrenme yaparak gerçekleşir.

3.Öğrenmede sorun çözmeye ağırlık verilmelidir.

4.Yalnızca demokrasi fikir ve kişiliklerin birbirlerini özgürce etkilemelerine izin verir. Bu ise, gelişmenin gerekli bir koşuludur. O halde, sınıf (dersane) demokrasi için laboratuvar olmalıdır.

5.Sosyal amaçlar, entellektüel amaçlar kadar önemlidir. Okul, rekabetten çok işbirliğini teşvik etmelidir.

6.Öğretmenin rolü, yöneltmek değil, fakat tavsiye etmektir. Çocuğa körü körüne itaat etme yerine, eleştirici bir şekilde düşünme öğretilmelidir.

Progressivism, öğrenmenin pasif bir özümseme olmadığını, fakat tecrübenin bilimsel yöntemler uygulanarak geliştirilebilecek bir süreç olduğu ileri sürmektedir. Bu açıdan okul, birey ve grup sorunlarına, hipotezlerin denenerek ve formüle edilerek cevaplar bulunulmasına çalışan bir kurum olma durumundadır (Alberty-Alberty, s. 44-45)

Dewey ve öteki progressivistler geçmiş eğitim uygulamalarının dikkate alınmamasını söylemez. Aksine, geçmişin değerlerinin ve geçmişten çıkarılan derslerin, günümüz sorunlarının çözümünde kullanılması gerektiğine inanır. Fakat bunların bir takım soyut şeyleri dikte ettirmemesi, yeni fikir ve uygulamaların gelişmesine engel olmaması gerekir (Beckner-Cornett, s. 61-65).

1 - 2 - 3

Egitim felsefe ilişkileri üzerine - 3

Reconstructionism

Reconstructionism” ilk olarak 1920’lerde Dewey’nin “Felsefede Yeniden İnşa” adlı kitabının başlığında kullanılmıştır. Aslında reconstructionism kaynağını 1930 Amerikasının kargaşa ve hoşnutsuzluğundan almakta, çeşitli felsefelerle uygulamacılığı birleştirmektedir. Bu görüşe göre eğitimin ana amacı toplumu yeniden düzenlemek olarak kabul edilmektedir. Batı medeniyetinin temel değerleri, bilimsel bulguların ışığında, eğitimin gerçek amacım ortaya çıkarmak için kullanılmalıdır (Pounds-Garretson, s. 144, Brubacher, s. 317-318).

Reconstructionismin özünden gelen iki soru eğitimcileri uzun süre meşgul etmiştir. Bunlar; (Beckner-Cornett, s. 61-65). Eğitsel uğraşlar kültürün mü, yoksa bireyin mi ilgi ve özelliklerine ağırlık vermelidir?

Örgün eğitim kurumları, ister statik, ister değişken olsun, toplumun değerlerini yansıtmaya mı hizmet etmelidir ? Yoksa değerlerin, sosyal kavramların ve uygulamaların değişmesinde aktif olarak rol mü oynamalıdır?

Reconstructionist görüş, ikinci soru ile ilgili olarak, öğretmenlerin değişen toplumda okullar yolu ile aktif ve olumlu bir rol oynamaları gerektiğini savunmaktadır. Böylece okul; “sosyal eleştirinin yapıldığı ve inşa edildiği bir merkezi forum halinde, sosyal reformun ve yeniden inşanın yapıldığı bir kurum haline getirilmektedir” (Morris, 1963, s. 80).

Bu görüşü savunanların önde gelen isimlerinden Theodore Brameld, şu görüşleri ileri sürmektedir (Kneller, s. 248-250). Pounds-Garretson, s. 144,146).

1.Eğitim, modern dünyanın sosyal ve ekonomik güçleri ile kültürün temel değerlerini gerçekleştirecek yeni bir sosyal yapıyı uyumlu hale getirmelidir.

2.Yeni toplum, ana kurumları ve kaynakları toplumun kendisi tarafından kontrol edilen gerçek bir demokrasi olmalıdır.

3.Çocuk, okul ve eğitimin kendisi sosyal ve kültürel faktörler tarafından koşullandırılmalıdır!

4.Öğretmen, reconstructionist çözümün öncelik ve geçerliliğine öğrencileri inandırmalıdır. Böyle yaparken de demokratik kurallara titizlikle uymalıdır.

5.Eğitimin amaç ve sonuçları, davranış bilimlerinin bulguları ile uyumlu ve mevcut kültürel krizin taleplerini karşılamak için tamamen yeniden düzenlenmelidir.

Reconstructionism, heyecanlandırıcı bir şekilde ortaya konmuş bir görüştür. Çekiciliği ise, davranış bilimlerinin verilerine dayanmak istemesinden ileri gelmektedir.

Structuralism

Structuralist görüş, uygulamacılık ile yakından ilgilidir. Bu görüş, uygulamacılıktan türeyen çeşitli görüşler içinde “ders konuları” na belki de en fazla ağırlık veren görüştür.

Existantialism

Existantialism, öteki eğitim felsefeleri ile özellikle uygulamacılıkla bazı ortak yanları olmasına karşın, onlardan kesin olarak ayrılmaktadır. Bu görüşe göre eğitimin amacı, bireysel özgürlüklerin artırılmasıdır. Her öğrencinin kendi değerler sistemini özgürce ve yetişkinlerin zorlaması olmaksızın geliştirmesine izin verilmeli ve yardımcı olunmalıdır, öğretmen, inançlarının dayanağı olan ilkelerden söz etmeli fakat, öğrenciyi bunları benimsemesi veya reddetmesi konusunda özgür bırakmalıdır. Ahlâksal çöküntüyü önlemek için, öğrencinin inanç ve hareketlerinde kaçamayacağı gerçeklere inandırılmış olması gerekmektedir. Öğretmenin rolü, rekabet edilmesi gereken bir kişilik olarak hizmet etmek (idealcilik), bilgi vermek (gerçekçilik) , veya sorun yaratan durumlarda danışman olarak hizmet etmek (uygulamacılık) değildir. Öğretmen, yardıma gereksinme duyan, öğrencinin yardımına koşan ve kişiliğini geliştirmesine yardım etmek zorunda olan bir kişidir (Beckner  Comnett, s. 61-65). Brubacher, s. 320-322).

Yukarıda değinilen yaklaşımlar genellikle iki gurupta toplanmaktadır. Bunlardan bir kısmı derslere ağırlık verirken, bir kısmı da öğrenciye ağırlık vermektedir. Öğrenciye ağırlık veren yaklaşımlarda, derslerin ya da konuların daha az önemli olduğu anlamı çıkarılmamalıdır. Bu yaklaşımlarda da dersler, eğitimin hayati bir parçası olarak kabul edilmekte, fakat eğitim amaçlarının gerçekleşmesinde uygun bir konumda tutulmak istenmektedir.

KAYNAKÇA:

Harold B. Alberty-Elsie J. Alberty, Reorganizing The High-School Curriculum, The MacMillan Co., New York, 1962,

George F. Kneller (Ed), Foundations of Educatioıı, John Wiley, New York, 1971,

Weldon Beckner-Joe D. Cornett, The Secondary School Curriculum, Intext Educational Puslications, Seranton, 1972.

Robert M. Hutchins, The Higher Learning in America, New Haven, 1963. Ralph L. Pounds-Robert L. Garretson, Principles of Modern Education, The Macmillan Co., New York, 1962,

Van Cleve Morris, Becoming An Educator, Boston, 1963.

John S. Brubacher, Modern Philosophies of Education McGraw-Hill, New Yorlc, 1962.

1 - 2 - 3









Karma felsefi ve düşündüren yazılar

1- Yeni Put Üstüne

2- Tanrı paradoksu

3- Dâhinin bir filozof olarak portresi Ludwig Wittgenstein

4- Michael Albert ile Anarşizm üzerine

5- Dinle Küçük Adam

6- Etik Üzerine

7- Felsefe'nin Doğuşu Ve Anadolu Medeniyetlerinin Bu Gelişimdeki Etkileri

8- Çözümlenememiş Bir Tarih Sorunu: Şeyh Bedreddin

9- Yol ve Erdem

10- Croce'nin Hegelci İdealizmi Üzerine

11- Anarşist Komünizm

12- Adaletin Esasları

13- Kendini Altetme Üstüne

14- Saglıklı olmanın tehlikeleri

15- Tanrı ve Kötülük Problemi Üzerine

16- Anarşizme dair yanlış fikirler

17- Kierkegaard Felsefesi ve İnsan Olmanın Erdemi

18- Korku - Hiçlik ve Ölüm

19- Bir Hegel'e giriş yazısı

20- Modern Bilimlerin Işığında Atomcu ve Stoacı Alan Modelleri

21- Ortaçağ Felsefesi ile Kültürünün Özellikleri

22- Albert Einsten ve enteresan hayatı

23- Terör, Din, ve Yeni Politika

24- Nihilizm Üzerine

25- Nietzsche'den Seçilmiş Düşünceler

26- Kurmaca Duygular

27- Anarşist politika ve şiddet

28- Felsefenin Konusu nedir ?

29- Platon'un Ütopyası: Devlet

30- Metafizik Kavramı, anlamı ve içerigi üzerine - Bölüm A

31- Din'in Teolojik, Ahlaki, Felsefi, Psikolojik, Sosyolojik Tanımları

32- Demokrasi Kavramı Üzerine Hayli Spekülatif Bir İrdeleme

33- Adorno ve Tanrının Adı

34- Ahlakın Ahlaksızlığı Üzerine

35- Felsefenin Yararı nedir?

36- Varoluşa Dogru

37- Osmanlıda Pozitivizmin ve Materyalizmin Yaygınlaşması

38- Walter Benjamin : Bir “ecce homo”

39- İnsana Bir Yaklaşım

40- Maurice Blondel'den alıntılarla Düşünmek Üzerine

41- Bertrand Russell ile din üzerine söyleyişi

42- Hedonizm (hazcılık)

43- Toplumsal Teori Olarak Postmodernizm

44- Siyaset felsefesi ve etik açısından neo-liberalizm ve değerleri

45- Marquis De Sade'in Ahlak Felsefesi

46- İlkçağ Cumhuriyeti'ne geri dönüş

47- İyonyada İlk Materyalist Fikirlerin Ortaya Çıkışı

48- Şeytana Sempati

49- Görüntü ve Bilmece Üstüne

50- Hayatın anlamı, mutluluk ve demokrasi

51- Bilginler Üstüne

52- Felsefe ve Mitler

53- Pragmatizm ve pragmatizm çeşitleri

54- Felsefe’nin Sonu mu Geldi ?

55- Altrüizm, Kant ve Rasyonelizasyon

56- Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken

57- Metod Kavramı Diyalektik ve Metafizik

58- Toplumsal sözleşme, düzen ve ahlak

59- Felsefe yaşamın neresindedir?

60- Erdem Kürsüleri Üzerine

61- Max Stirner'den alıntılar

62- Felsefe Bağlamında Düşünmenin Serüveni

63- Gazali - Filozofların Tutarsızlığı - Dördüncü Mukaddime

64- Üç Değişme Üzerine

65- Sonsuzluk, Görelilik ve Zenon Paradoksları

66- Felsefe ve Din

67- Hürriyet Sorununa Bakış

68- Aristoteles ve Özgürlük

69- Ahmet İnam’la felsefe eğitimi üzerine söyleşi

70- Öyle olsaydı söylerdi degil mi?

71- Bilimsel Yetkenin Dayanagı

72- Jean Paul Sartre: Varlık Ve Hiç'likten

73- Hallac-ı Mansur'un Tanrılaşma ve Şeytanlaşma serüveni

74- Sorumluluk nedir?

75- İyi bir felsefe eğitiminin ön koşulları

76- Spinoza’nın 11. Tezi

77- Bilimi anlamanın önemi nedir?

78- İnsan nereye?

79- Descartes

80- Kant Felsefesinde Metafiziğin Yeri

81- Felsefe, metafizik ve bilim

82- Büklümlü düşünce

83- Fikir tarihi nasıl tetkik edilmelidir ?

84- Filozof Diyojen, Büyük İskender ve insan hakları

85- Miletliler'in Teorileri

86- Bilmek, düşünmek ve hayal etmek üzerine

87- Halil Cibran'dan seçme aforizmalar

88- Bilgi nedir ve nasıl oluşur?

89- Lyotard ve Postmodern Durum

90- Felsefeye övgü

91- Bilime dayanan kültür

92- Bir Türk felsefesi için genel çizgiler

93- Parmenides'in Varlık çözümlemesinin eleştirisi

94- Hakaret, Öfke, Sevginin Dalında

95- Filozof Tanrı misafiridir

96- Bertrand Russell üzerine

97- Fenomenoloji ve Hermeneutik

98- Felsefe ve Toplum bilimlerin değeri

99- Pratik ahlakın tenkidi ve ahlak

100- Jurgen Habermas ile bir söyleyişi

101- Schelling felsefesi üzerine

102- Post modern çağda anarşist ahlak

103- Bir Giriş: Adorno Yüz Yaşında

104- Bağnazlık ya da Fanatizm

105- Evrimci Düşüncenin Gelişmesi: Charles Robert Darwin

106- İktidar Güdüsü

107- Schelling'in Eserlerinden Seçmeler

108- Soru Soran Adam Sokrates ve Platon

109- Bilim felsefesi nedir?

110- Nietzscheci Anarşizm ve Siyasal Kültür İhtimali

111- Proudhon'un Liberter Düşüncesi ve Anarşist Hareket

112- Felsefe Öncesi Felsefe

113- Kızılderililerin birtakım hakları vardır ve onlar doğa gereği köle değillerdir

114- Saf, Çocuksu Materyalizm ve Herakleitosun Diyalektiği

115- Epikür'ün Menoikeus'a Mektubu

116- Panteizm Üzerine

117- Bertrand Russell'in Din İle Bilim adlı eserine önsöz

118- Tiranlara Karşı Özgürlük

119- Zerdüşt'ün Evrenbilimi ve İnsanın Yaradılışı

120- Siyaset Felsefesi

121- Montaigne Üzerine Kimi Filozofların Düşünceleri

122- Kavram Olarak Güzelliğin Belirlenmesi

123- Pythagoras'ta Ahlak

124- John Locke (1632 - 1704)

125- Dinsel Bilgi

126- Anarşizm; ideoloji mi metodoloji mi?

127- Mevlana ve Bergson'da Ruh Kavramı

128- Nietzsche ve Postmodernizm

129- İnsanın Başkaldırması

130- Diyojen'den Bilgelik Hikayeleri - 1

131- Geleneğe Karşı Olan Hint Felsefesi

132- Felsefe ve Felsefe Tarihi Üzerine

133- Determinizm ve Hürriyet Üzerine Düşünceler

134- Platon'un Düşünler (İdealar) Kuramı

135- Felsefi Dünya Görüşü

136- Mantık Hataları

137- Matematiğin Ontolojisi Bakımından Kant ile Frege Karşılaştırması

138- Tarih Felsefesi Nedir?

139- Ahlâk İlminin Tarifi ve Bölümlenmesi

140- Pierre Joseph Proudhon ve Düşünceleri

141- Herakleitos ve düşünceleri

142- Rönesans Ruhu

143- İnsan Doğası